Beijing Hutong'larında sabah...

Mavi Karıncalar. Eskiden onlara böyle diyorlardı. Bugün kendime, onların giydiği takımlardan yaptırmayı düşünüyorum. Birazdan, on metrekarelik bir dükkanda yaşlı terzi ölçülerimi alacak ve iki gün sonra teslim edecek. Mahallenin, yani çevredeki Hutong'ların en iyi terzisiymiş.
Çin'in başkenti Beijing (Pekin), "Bei" (Kuzey) ve "Jing" (Şehir) işaretlerinden oluşuyor. Burada otomobil plakalarında sadece "Jing" işareti var. Yani Amerikalıların New York'a kestirmeden "City" demeleri gibi, v tabii bizim "İstanbul" dememiz gibi ("Stinpoli", yani "Şehre doğru" anlamında), Çinliler de buraya kısaca "Şehir" diyorlar. Beijing, "Kuzey Başkenti" demek aslında. Bir de "Güney Başkenti" Nanjing var ve Çin Halk Cumhuriyeti 1949'da kuruluncaya kadar, Çin'in Başkenti Nanjing'di.
Beijing'in Başkent oluşu, Mao Zedung'un Yasak Şehrin girişindeki Wu Men kapısında yaptığı konuşmayla başlar. Dünyanın en büyük meydanı Tianan'men'e bakan bu kapı, bir büyük bina şeklinde inşa edilmiştir ve burayı yaptıran üçüncü Ming İmparatoru Yong Le de şehrin 45 kilometre dışındaki Ming Hanedanlığı mezarlığında yatar...
Doğru dürüst suyun olmadığı, nehrin olmadığı, çölün hemen kıyısında (1410'lü yılların başından itibaren) neden Başkent inşa edilir? Bunu Yong Le'ye sormak isterdim doğrusu, ama yanıtını dolaylı yoldan alıyoruz:
Burası, beşbin kilometre uzunluğundaki ünlü Çin Duvarına çok yakın. Steplerden yeni bir Türk veya Moğol akını geldiğinde, onların peşine düşülebilecek en müsait yer de burası. Kubilay Kağan'ın kurduğu Moğol Yüan hanedana son öldürücü darbeyi indiren Yong Le, işte tam buraya bir İmparator şehri inşa ettirmiş. Bu şehir, bir İmparator şehridir, İmparatorluk şehri değil. Burada sadece İmparator, ailesi, yakın adamları, yöneticileri ve hizmetkarları yaşar. Yasak Şehrin yanında bizim Topkapı kulübe kalır. Hatta Ayasofya, Sultanahmet'i falan bir arada düşünün, oradan bile büyük bir saraylar kompleksidir ve inanılmaz titiz bir Yin-Yang harmonisi içerir. Kapıların üzerindeki pirinç çivi başları 81 adet. Tüm Yasak Şehir'deki binaların toplam oda sayısı 9999. Bunlar gibi birçok sayısal özelliğin hepsi, Yin-Yang ile ifade edilen, mistik sayılardır ve buranın her köşesi, böyle ilginç kesinliklere sahiptir...
Hutong denen daracık uzun sokaklar, Yasak Şehrin etrafında son dörtyüz yıl içinde kendiliğinden ortaya çıkan dar sokaklı eski şehir dokusunu oluşturuyor. Dün gece katıldığım bir defilede, Çin'in modern yüzünü de gördüm. Henüz en fazla beş yıllık bir tarihe sahip Sanli Tun semti, Avrupa'nın büyük metropollerinden farksız -hatta onlardan daha iyi. biraz Nişantaşı'na benziyor. İşte Hutong, bu modern Çin'in zıddı bir yaşam alanı. "Kentsel dönüşüm"e benzer bir şey burada da var. şehrin merkezindeki eski yerleşim birimleri yıkıp, pahalı binalar yapıyorlar. hutong'lardaki Evler tek veya iki katlı. Grimavi renkteler, çatılar da gri tonda. Ama daracık saokaklar kımıl kımıl. Sokakta, evlerin önünde oturup çay içen yaşlılar, koşuşturan çocuklar, tasmalı ev köpekleri (hiç kedi yok), bisikletler bisikletler bisikletler, üç tekerlekli üstü kapalı elektrikli mororsikletler, daima birşeyler taşıyan üç tekerlekli bisikletler, budanmış ağaçların yerde duran dalları, aradan geçmeye çalışan tek tük otomobiller. Eski stil giyimli yaşlılar ve ultra minili kızlar, hepsi buradalar. Ağsız pantolonlu minicik çocuklar da. Çok küçük çocuklara bez bağlamıyorlar burada. Yirmi dakikada bir anneleri ıslık çalıyor, çocuklar da çişleri gelmişse, ıslığı duyunca, onları havada tutan annelerini dinleyip yol ortasında hacet gideriyorlar, yürüyebiliyorlarsa çömelip hemen oraya yapıyorlar! Çok pratik ama pis bir metod. Hutong'da neredeyse her iki binadan biri dükkan. Ama Türkiye'deki kasaba (hatta köy) bakkalları gibiler. Aklınıza ne gelirse satıyorlar. Ve fiyatlar, Türkiye'dekinden çok daha ucuz.
Burada kendime kızıl yıldızlı bir Mao kasketi bulup aldım. Şimdi tüm bakkallar sabah turumda bana selam veriyorlar, çocuklarla zaten tanıştım. Bildiğim yirmi Çince söz ve cümle ile herkesle Tarzanca muhabbet mümkün. İnsanlar çok cana yakın. mutlaka laf atıyorla -en azından yüzleri gülüyor. Mahallede boydan boya bir tur atınca yirmi kişiyle selamlaşıyorum. Artık Balıkçı, manav, Müslüman şişkebapçı, berber, masör, bisiklet tamircisi, lokantacı, diğer lokantacı, köpek eti yemk yapan lokantacı, ördek başı yemeği de satan bir başka lokantacı, diğer Müslüman bakkal...
Ve burası çok sesli. Herkes bağıra bağıra konuşuyor.
Sabahları böğreğe benzer acılı hamurlu çörekler yapıp satan mini dükkan favorim. Burada satılan ne Amerikan ne Fransız kahvaltısını arıyorsunuz. Sabah tüm lokantalar kapalı. Bizim bildiğimiz anlamda kahvaltı kültürü yok. Çorba işiyorlar veya güne yemekle başlıyorlar. Kepenkler geç açılıyor. Açılsa da temizlik yapıyorlar. Sabahın en güzel yanı, daracık Hutong'larda yarış eden bisikletliler...
Yasak Şehir'le komşu olmak böyle birşey...

Yaphet Kotto ve Bond...

Ben bu adamı 'Siyah Karizma İkonu' diye adlandırmak isterim. Üne kavuştuğu James Bond filmi "Live and Let Die", Roger Moore'un düşük performansına rağmen birçok bakımdan akılda kalıcıdır. Ve tabii Yaphet Kotto...
Açıcası ben bu filmi, 1973 yılında Amerikan sokaklarında gezen arabaların zevksizliği, kahverenginin "moda" olduğu yıllardaki garip zevksizlik yüzünden, bir tür tarih filmi gibi izliyorum. O dönemin filmlerini yeniden izlerken, oyuncuları değil fonları izlemeyi tercih eden biri olarak, bu kadar berbat rengin, favorinin, saçın, ispanyol paça pantolonun ve köpek yakalı gömleğin arz-ı endam edişine hep gülerim. Ve bana çocukluğumu hatırlatıyor. O arabalara ben de bindim. Haldır-huldur giden eşşek kadar kuyruklu arabalar, kafalıksız arka koltuklar, varille yakıt alan arabalar... Bizim de bunlara benzer bir arabamız oldu!
Guy Hamilton'un çektiği "Live and Let Die" filminin en güzel yanı, filmin bu adlı taşıyan şarkısıdır. Filmde şarkıyı söyleyen siyah kadın B.J. Arnau'yu daha önce ve sonra hiç görmedim ve duymadım ama şarkıyı besteleyen John Barry, ünlü Beatles grubunun manejeri. Şarkıyı da Beatles bas-gitaristi Paul McCartney ve karısı Linda seslendiriyorlar, sözlerini de onlar yazmış. Şarkı, bu film namına benim aklımda ve gönlümde günümüze kadar kalan tek şey. 1973'de -o zamanlar dikkatle takip ettiğim dünya pop listelerinde- Amerika'da iki numara, İngiltere'de ilk on arasındaydı.
Jamaika'da geçen, açıkçası pek de tutmadığım, çakma Voodoo ayinleri gösteren, Tarot kartlarıyla fal bakan Solitare rolündeki Jane Seymour'un orada ne aradığını sorup durduğunuz silik bir filmdir. Harlem'den uyuşturucu dünyasını tekeline almaya çalışan Kananga figürünü oynayan Yaphet Kotto'dur. O da aklımda kalmadı. Ta ki onu başka filmde yeniden görünceye kadar...
"Live and Let Die" filmininde Kotto'nun sağ kolu rolündeki iri kıyım Tee Hee çok daha ilgi çekici. Kolunu timsahlara kaptırmış, onun yerine metal mekanik bir protez taşıyan, bu protezi hareketli ve tehlikeli bir kanca gibi kullanan biri Tee Hee. Filmin günümüze sarkan klişelerinden biri, Bond'un timsahları basamak olarak kullanıp onların üzerine basıp sıçrayarak onlara yem olmaktan kurtulmasıdır. Son Bold filmi "Skyfall"da da benzer bir sahne vardır. Bond rolündeki Daniel Craig Makao'da bir Komodo ejderinin üzerine basarak düştüğü çukurdan çıkar.
Yaphet Kotto'ya ben çok sonra, yeniden bir filmde rastladım ve büyüklüğü asıl o zaman dikkatimi çekti. Robert De Niro'nun Charles Grodin ile baş rolleri paylaştığı "Midnigt Run", bir kaçma-kovalama filmi. Özellikle Grodin'in performansına diyecek yok, ama orada polis şefini oynayan Yaphet Kotto bir fenomen! Kendi adamlarının it gibi korktuğu bir siyah polis şefi ve film boyunca sürekli aptal durumuna düşüyor ve buna rağmen saygınlığını yitirmiyor. 1988 yapımı filmi ben çok sonra seyrettim ve Kotto'yu hemen tanıdım. Artık iyice şişmandı, ama müthişti.
1939'da Kamerun'da doğmuş olan bu adam, belki de bu filmle yeniden keşfedildi ve 1993-1999 arası "Homicide" adlı bir polisiye dizide oynadı, dizinin yüze yakın filminde göründü ve bu sü re zarfında tam dört kez "Image Award"a aday gösterildi. Bir tür karizma ödülü. National Association for the Advancement of Colored People tarafından her yıl verilir. Oscar, Grammy ödülü gibi bir şey.
"Live and Let Die." Bu tatsız Bond filminin unutulmaz iki ilginç tipi, Bond filmlerinde ilk kez görünen Amerikalı Şerif J. W. Pepper rolündeki muhteşem Clifton James ve Voodoo rahibi Baron Samedi'yi oynayan müthiş Geoffrey Holder'dir.
Yaphet Kotto, ilk filmini 1963'de çevirmiş. Türkiye'de de ünlenen "Kökler" (Roots) dizisinde rol almıştı. ünlü "Alien" filminde de oynadı. En son 2008'de "Wittless Protection" adlı komedi filminde küçük bir rolü vardı. Kotto, 1998'de evlendiği üçüncü eşi Tessie Sinahon ile birlikte Baltimore'da yaşıyor. Onu İstanbul'dan selamlıyoruz.

Güncel misiniz?!..

Orta yaş üstü kadın bir taraftan telefonla konuşuyor, bir taraftan da -didik didik edilmiş- buruşuk bir Hürriyet gazetesini yan masadaki adama uzatıp, tüm şirretliği ve emir kipleriyle yüklü boru tipi sesiyle, "Ayyy, otuzsekizinci sayfa ner'de bul şunu" diyor -Allah'tan bana demiyor!

Genç adam kibarca yerinden kalkıp gazeteyi aldı ve bir iki sayfa çevirip, gazetenin bir haberine takılıp kaldı. Bilemedin altıncı, hadi sekizinci sayfa olsun. Adamın protesto tarzına bittim.

Benim bildiğim kadarıyla o gazetenin o kadar çok sayfası yok, ama ne gam. Kadın telefonda duyduğuna inanmış bir kere. O bir taraftan şamandıra büyüklüğündeki pahalı cep telefonuna bağırıken, genç adam da ona inat sessiz sakin gazete okuyor...

"Tabii... tabii... Bugünkü gazetede... Güncel..."

Bu yazı, şahit olduğum bu absürd monologdan hemen sonra yazılıyor. (Siz siz olun, güncel olun!..)

1995 baharında Bitlis'in Hizan ilçesindeki tek Süpermarkette (iri bir bakkaldı) bulduğum en taze gazete bir haftalıktı ve bunu dert eden de yoktu. Çocukluğumda eski otobüslerle köylük yerlerden lambur-lumbur geçerken, yol kenarında çocuklar "Gasteee" diye bağırınca, otobüsün sürgülü üst camından gazete atmak gibi bir işim vardı. Bizim eve hergün Cumhuriyet, Milliyet ve Akşam alınırdı, bunların bir-iki günlük eskilerini de yanımıza alırdık pencereden atmak için. Güncellik denen şeyin sınırları daha geniş tutulurdu. (Şimdi internet diye bir şey var.)

Gazetecilerin konu hakkında kullandığı en vurucu terim, "Deadline" adlı sözcüktür, bu laf "Güncellik"in de babasıdır. Latince "actualitas" menşeyli tüm "aktüel" terimler de buradan fırlamıştır. Mesela gazeteye son haber, Türkiye saatiyle altıya kadar yetiştirilecekse, o saate "Deadline" denir. Gazete haberinin ölüm çizgisidir. Ondan sonrası kesiktir, gazete baskıya girer.

Amerikan iç savaşında Kuzeylilerle Güneyliler birbirini yerken Georgia'daki Andersonville'de savaş esirlerine açık alanda sanal bir çizgi göstermişler: "Bakın, bu çizgiyi aşan vurulacaktır" demişler -ve bu da haber olmuş. Gazetecilerin işte tam da bu lafı kendi mesleklerine kavram yapıp sokacak kadar sevmiş olmaları zaten psikolojik bir vak'a... Ama mekansal bir sınırdan, zamansal bir sınır devşirmeleri, daha da bir "vak'a"dır!..

Güncellik, gazetecilik tarafından icad edilmişse. Gazetecilik de Johannes Carolus tarafından 1605 yılında Strassburg'da icad edilmiştir. Yatırım yapmak isteyen, ticaret yapmak isteyen iş adamları, bir ticaret kavşağı olan Strassburg'da neler olup bittiğini, hangi işlere talep olduğunu merak ettikleri için, kurnaz tavşan Carolus, olanı biteni anlatan haftalık büyük sayfalar yazdırmaya başlamış, adını da Relation koymuş. Evet yanlış okumadınız: Her hafta 150 gazete elle yazılıyormuş. (Berlin'de talebeyken benim de kullandığım bir yöntem. Elle yazıp fotokopiyle çoğaltmaca!)

İlk gazete, tamamen "duygusal" bir girişimcilik olayı...

Eskiden sabah ezanıyla kalkılır, namazdan sonratarlaya gidilirmiş -babam anlatırdı. Avrupa'da da sabah papazın takdisiyle başlarmış -bunu da yaşlı bir Bavyeralı anlatmıştı. Bunlar unutulmuş, şimdi onun yerine gazete okunuyor. Şöyle:

"Sabahları gazete okumak, realist bir sabah duası gibi."Bunu söyleyen, büyük düşünürGeorg Friedrich Wilhelm Hegel. Eskiden kendini Tanrı'ya endekslemek için (kutsal kitaptan alınma) dua rısaleleri okuyanların, şimdi hızlı dünya düzenine biraz olsun adapte olabilmek için okudukları sabah rısalelerine "Gaste" diyoruz (pardon "Gazete" olacak). Bir günlük süre/interval içinde "cereyan eden" olayları yazan gazete, insanların ortak algılama türü yaratıp birbirlerine benzer hale gelmelerine de katkıda bulunuyor ve -mesela- Millet denen, Ulus denen yapıların kurulmasını farketmeden farkettirmeden araç oluyor. Böyle bir işlevi var.

İyice hızlanan dünyada güncellik denen şeyin öznesi haberlerin ölümcül sınırlarının (bayatlamasının) saniyelere kadar düşüşüne bakıp, ne absürd cümleler kurabiliriz bir bilseniz. Güncelliğin krizinden bahsetmek bile mümkün.

Yazı bu kadar...

Breaking News...

"Dünyada olup biten herşey, gazetelerin sayfalarına sığdığı kadardır."

Gazetecilerin kendi aralarında geçtikleri dalgalardan biridir bu vecize!..

Genç adam Hürriyet'te o haberi bulamadı -cidden aramadı zaten.

Bağıra çağıra konuşmaya devam eden kadına, "Böyle bir haber gerçek olsaydı, Hürriyet gazetesinde yazardı, hatta üşenmeyip sizin için otuzsekiz sayfalık bir gazete bile çıkarırlardı" demek isterdim!..

Buz ve ateş...

Hava dellenince İzlandalılar kriminal roman yazarlar! Herhalde böyle birşey, çünkü çok iyiler. Mesela Ragnar Jonasson onlardan biri. Burada yılın yarısı hem kış hem gece malumunuz -oturup "kimi nasıl öldürsek" diye mi düşünüyorlardır nedir, heyecanlı ve sürükleyici romanlar yazıyorlar. Hatta bu ülkenin dünyaya ihraç listesinde, "Kriminal roman" da var. Konumuz "kurmaca" olunca, elbette önce romanlar ve filmler geliyor aklımıza.
Bir de kurmaca teoriler var...
Biliyorum, cümle saçma oldu, zira "teori" demek esasen "kurmaca" demek, ama kurmacadan kurmacaya fark var. Mesela Charles Darwin'in evrim teorisi de bir kurmaca, Albert Einstein'ın izafiyet teorisi de bir teori, Hanns Hörbiger'in buz teorisi de bir teori. Bunlardan ilk ikisini mutlaka duymuşsunuzdur. Birincisi hakkında hala ufak-tefek bazı kuşkular olmakla birlikte, ikincisi doğru sayılıyor, çünkü çok büyük oranda kanıtlandı.
Madem kurmacadan bahsediyoruz, ben bugün şöyle bir soru sormaktan yanayım:
Teoriler mi gerçeklerden çıkıyor yoksa gerçekler mi teoriden? Bir yumurta-tavuk sorusu.
Bir gerçeği algılamak için önce bir teori uydurmak gerekiyor olmasın? Tabii teorinin nasıl, hangi şartlar altında uydurulduğu da önemli. Ve her teori doğru çıkacak diye bir kural yok. Günümüz dünyasında tam da bu unutulmuş gibi. İnsanlar aşırı "dikkatli", kendilerini gerçeğe fazla uydurup fazla kasıyorlar ve fantastik şeyler duyamıyoruz, şaşıramıyoruz, şöyle ağız tadıyla çürütemiyoruz veya savunamıyoruz.
Bir teorinin doğuş, serpiliş ve ölüşünün en güzel hikayelerinden birini -teoriyle birlikte- Avusturyalı makina mühendisi Hörbiger yazmış.
Sırf "içine doğduğu için" oturup, evreni açıklamış ve 1894'de aldığı ilhamla, bu işin buz ve ateş ilişkisiyle ilgili olduğunu atmış ortaya. "Fire and Ice" filmini gördünüz mü? 1983 yapımı bu animasyonu, Berlin'de bir Program-sinemasında görmüştüm, piyasa mantığına aykırı filmleri gösteren sinemalardır (Beyoğlu'nda da Alkazar vardı, 2010'da kapandı. Bir tek Beyoğlu sineması kaldı benim bildiğim). Ralph Bakshi'nin yetişkinler için çektiği ilk adam gibi çizgi filmdir bence. Yukarıdaki İllüstrasyon da, film için efsanevi çizgi roman çizeri Frank Frazetta tarafından çizilmiştir. Bu adam, benim çok tuttuğum pervers kedi "Fritz the Cat" çizgi romanını da (Underground-Comic) başarıyla animasyon film haline getirmiştir ve ilk "Yüzüklerin Efendisi" animasyonunun da rejisörüdür (1982). Dünyayı buzla kaplayan kötülerle savaşanların hikayesini anlatan Bakshi' filmini Hörbiger'in teorisi üzerine kurmuş gibidir. 1913'te açıklanan buz teorisine göre, evren, Güneş gibi sıcak yıldızlarla onlara uzak soğuk uzaydaki buzun zıtlığı üzerine kuruludur. Ve bu teori tutmuş!
İkinci Dünya Savaşı'na kadar, evreni bu teoriye göre açıklayan birçok bilim adamı, bu teori temeli üzerinde araştırma yapan çok sayıda bilim adamı var. Bu teoriye inananlardan biri de Adolf Hitler, "Ben de kendimi, Hörbiger'in dünya buz teorisine yakın hissediyorum" diye bir vecizesi var. Teori 1940'larda ilk sarsıntısını yaşamış. "Bu doğru değil" diyenler olmuş, ama "kanıtla" diye diklenmiş buz teorisyenleri. Ay'ı gösterip, "İşte kanıt. Orası buzla kaplı" diyorlarmış (tıpkı Bakshi'nin Fantasy-filmindeki gibi).
Eh 1969'da Ay'a giden Astronotlar, teoriyi kesin bir şekilde çürüttü ve savunucusu da zaten kalmamış bir teoriydi, teoriler tarihi midir tarihin tozlu rafları mıdır -işte oralarda bir yerlerde duruyor olmalı. Ama ne kadar muhteşem bir macera, ne kadar güzel bir inat, ne kadar şaşırtıcı bir fantazi olduğunu da itiraf etmeli...
Bir makina mühendisinin sırf "içime doğdu" lafıyla başlayıp binlerce bilimciyi mobilize edebilmesi, konu hakkında çok sayıda kitabın yazılması... Güzel bir macera. Eğer absürd ise, daha absürdlerini de biliyoruz. (Eski sosyalist doğu bloku ülkelerinde -mesela Brejnev döneminde- yazılan teorik "Bilimsel Sosyalizm" kitapları ve yazarları nerede?)
Soğuktan ve buzdan nefret eden sıcak güzel bir kadına buz teorisini kabul ettirmek belki eskiden de kesinlikle imkansızdı, belki de bu teoriye sadece soğuk mekanik bilim adamları inanmışlardır (bilim kadınları değil!) ama gene de ortaya bir teori atmak, en kral roman kurgusundan daha heyecanlı (yoksa onca bilimci, buz teorisi kitabı yazmazdı). İzlanda'nın aktif yanardağı Hekla da böyle bir teorinin sahibi...
İzlanda'nın en ürkütücü yanardağı kaynıyor. Her an patlaması bekleniyor. Ve bu dağ, Flaman kartoğraf (haritacı) Abraham Ortelius'un harita üzerinde de gösterip üzerine yazdığı üzere, "Cehenneme açılan kapı"dır. Bu da bir Teori.
Dağ sallanmaya başlamış. Lav püskürtecek, açılacak açılmasına da, acaba Ortelius'un 1585'den kalma teorisi doğru mu?!..
Benim merak ettiğim başka birşey şu: Ateş ve Buz teorisinin sahibi Avusturyalı Hörbiger, baba tarafından İzlandalı mı -veya anne tarafından?!..

Gök Tanrı dininin Bulgaristan'daki kutsal dağı...

Bir arkadaşımla İsviçre'de bir dağın zirvesine tırmandık. O dağcıydı, ben ilk kez tırmanıyordum ve hiç teçhizatımız yoktu. Dağın en tepesinde bir haç bulduk, ortasında da paslanıp yamulmuş metal bir kutu vardı. Açtık (o açtı!). Arkadaşım oraya adımı yazdı ve bana, "Bu defterde adı yazan tek Türk sensin" dedi. Olayı o kadar "önemsemiş" olmalıyım ki, dağın adını tamamen unuttum! Tehlikeli, bir işti bizimki ama çok gülmüş çok eğlenmiştik. Dağlarla aram iyidir.
O arkadaşım kayıp, galiba Güney Amerika'da biryerlerde yaşıyor -yirmi yıldır görmedim.
Dağdan indiğimizde bana, "O naylon Türklerden olmadığını gösterdin" demişti -işte bunu unutmadım. Yani naylon Türklerden olsaymışım, mesela duvar gibi dik bir geçitte, aşağıdaki bulutların üzerine düşebilirmişim. (Böyle bir arkadaşım da oldu!)
Bir de adını unutmadığım dağlar var. Bunlardan biri, Babamın memleketi Bulgaristan'daki "Tengri Dağı." Sofya yakınlarında. Bulgaristan'ın en yüksek dağı. Orada Bulgarlar ve Türkler, Vitoşa suyunu överler. O suyu içmek bile bir ayrıcalık gibi anlatılır yaşlılar tarafından. Meriç Nehri, işte bu Tanrı Dağ'ından doğar. Hunlar devrinden beri, adı Tektanrılı dinlerin bu coğrafyada zuhuru öncesinden gelen tek Tanrı'nın kutsal dağdır Tengri. Zirvesine çıkıp Tanrı'ya saygılarını sunanlar arasında adını bildiğim, (dağın zirvesine bir defter konsaydı ilk sayfada başta onun adı yazardı) ilk şahıs, Makedonyanın büyük oğlu Büyük İskender'in babası II. Filip'dir. Dağın zirvesine kadar tırmanmış...
Bu yazı, Macaristan'dan Japonya'ya kadar uzanan ve günümüzde (Kazakistan, Kırgızistan ve özellikle Japonya'da) yeniden popüler olan Tengri diniyle ilgili değil. Ama ölümsüzlükle ilgili olabilir! Tanrı Dağı, Bursa'daki Olimpos Misios (Uludağ) gibi kutsal bir dağ. İskitler, Hunlar, Avarlar ve Çingis Han'ın orduları tarafından Avrupa'ya kadar taşınan Tanrı Dini ve kadim göçebe kültürünün, onlarla birlikte Prototürk halkların da -özellikle Balkanlardaki- eski tarihinin bir işareti. Türklerin buralardaki binlerce yıllık Anayurdunun üzerinde. Tengri dininin mensubu Bulgarlar 9'uncu Yüzyılda Ortodoks Hristiyanlığı kabul etmelerine rağmen, kutsal dağın adını değiştirmemişler -ta ki Osmanlılar gelene kadar. Dağın adını Osmanlılar değiştirmiş! 15'inci Yüzyılda Bulgaristan fethedilince, dağın adını "Maşallah Dağı" koymuşlar. Tanrı'nın Dağının adını hangi Osmanlı paşasının değiştirdiğini kimse bilmiyor ve bilmeyecek, ama bugünkü adıyla "Masala Dağı"nın Gök Tanrı'nın Avrupa'daki tek kutsal dağı olduğunu Bulgarlar hâlâ biliyor, çocuklarına okulda öğretiyorlar -artık Türkler de öğrenecek, hatırlayacaklar...

İki kere bak...

Bazı şeylere iki kere bakmak gerekir...
Çünkü ikincisinde bambaşka birşey görebilirsiniz. Hatta milyonuncu bakışta bile göremeyeceğiniz önemli şeyler vardır. İşte bunlardan birini, çok yakında Ayasofya hakkında duyacaksınız ve gazetelerde okuyacaksınız, yabancı basın günlerce bunu gösterecek, hatta sırf bu yüzden Ayasofya'ya yeniden gideceksiniz. Milyonbirinci bakışta görülen bir sır, yakında günyüzüne çıkacak.
İkinci bakış, umduğunuzdan da önemli olabilir ve mutlaka yanıldığınızı değil, birşeyi -önemli bir şeyi- gözden kaçırdığınızı gösterebilir.
En ilginç tesadüfler, ikinci bakışla gelir...
(Bu kurala ben de dikkat ederim ve mesela önemli saydığım yazıları genellikle ikinci kez yazarım. Birincisinde yazıp bir kenera kaldırırım, aradan zaman geçer, sonra açıp yeniden okurum.
(Ya, yazıyı yazarken önemsemediğim bir cümlenin aklıma yepyeni fikirler getirmesi nedeniyle şaşırırım, ya konuyu bambaşka türlü anlatmanın daha doğru olacağını anlamam nedeniyle, ya da "bunlar benim aklıma nereden gelmiş?" diye sorarak!)
Bence en güzel keşifler, bildiğiniz bir şeye ikinci kez baktığınızda, onun hiç bilmediğiniz bir yanını keşfederek, onun deryalara açılan bir kapı olduğunu anladığınızda gerçekleşir. Güzeldir, çünkü o kapı size tanıdık-bildiktir, güvenirsiniz. (Ama eski Göçebe öğretisinin, "bilinmeyene doğru açılırken savaşçı duruşuna sahip ol" öğüdünü de unutmazsınız)
1936 yılında, ünlü bilimci Isaac Newton'un el yazması not defterleri, Londra'da açık artırmaya çıkınca, defterlere ilk ilgi gösterenler bilim adamları olmuştur elbette. Newton, başına elma düşüp, yer çekimi kanununu bulan, klasik mekaniğin hareket kurallarını yazan, Fizik ve Matematiğin en önemli dahilerinden biridir. Bizim birinci bakışta tanıdığımız, tüm ders kitaplarında okutulan Newton, Fransız İhtilalinden sonra rasyonel düşüncenin ve bilimselliğin bayrağı olmuş en önemli bilim adamlarından biridir. 4 Ocak 1643'de Lincolnshile'da doğmuş, 84 yaşında hayata veda etmiş.
Newton'un defterlerine Cambridge Üniversitesi adına göz atan profesörlerin ortak kanısı şu olmuş: "Bu defterlerin bilimsel bir değeri yok, satın almaya değmez." Ve defterlerin fiyatı bir anda düşünce, onları merak edip John Maynard Keynes adında bir Cambridge profesörü, kendisi için satın almış. (Ekonomiyle ilgilenen herkesin tanıdığı bu adam, o yıllarda henüz ünlü değildi tabii)
Keynes, İkinci Dünya Savaşının en cıvcıvlı 1942 yılında Londra'da Royal Society Klübünde Isaac Newton hakkında bir sunum yaptığında, Newton'un tüm defterlerini satır satır okumuş bitirmişti ve anlattığı Newton, bambaşka biriydi. Şimdi sözü Keynes'e bırakalım:
"18'inci Yüzyıldan beri Newton, bize katı ve soğuk rasyonel akılla düşünmenin prensiplerini öğreten, yeni çağımızın en önemli ve en büyük bilim adamı sayılır. Ben onu bambaşka bir ışığın altında gördüm. Onun 1696'da Cambridge'i terkederken bıraktığı not defterlerini ve el yazmalarını okuyup araştıran herhangi bir kişi de, onu farklı değerlendirirdi. 
Newton, rasyonel akıl çağının ilk Aydınlanmacısı kesinlikle değildi. O, yaşayan son büyücüydü, son Babilonlu, son Sümerliydi, görünen dünyayı ve görünmeyen ruhani dünyayı aynı tek bakışla değerlendirebilen son ruh, son büyük ruhtu, tıpkı bundan on bin yıl önce bizim, insanlığın, ilk ruhsal mirasımızı oluşturanlar gibi. Newton, uzun yıllarını, gizli gizli bilgelik taşını arayarak geçirdi. Uzun süre, Eski ve Yeni Ahit'in kronolojisi üzerinde çalıştı, çünkü buradan, Kıyamet'le ilgili çıkarımlarda bulunulabileceğini düşünüyordu. Gül-Haç tarikatı, Astroloji, Nümeroloji onu cezbediyordu. Hz. Musa ve Kopernik'in de, yer çekimi kanununu bildiklerini düşünüyordu. Ünlü 'Principia Mathematica' eserini yayımladıktan sonra Newton, Süleyman'ın Mabedinin kesin planını ortaya çıkarmakla uğraştı, çünkü 'Gökteki Cennetin topografisine götüren en önemli kılavuz' olduğunu düşünüyordu. Newton, yoğun bir şekilde Alşemi ile uğraşmasaydı, belki de o büyük keşiflerini asla yapamayacaktı."
O ikinci bakışın şoku o kadar büyüktü ki, bugün bile Keynes'in Newton hakkında anlattıklarını -meraklısı dışında- kimse bilmez. Newton'un yaşayarak gösterdiği şey şudur:
"'Rasyonel Akıl' denen şey, ancak 'İrrasyonel Akıl' ile desteklendiği takdirde çok büyük olur" Bugün bile kimselerin anlamadığı, anlamak istemediği bir şey.
Kısacası...
Şaşırmak güzeldir. Şaşırmaya alışın, -ilk bakışta olmazsa ikinci bakışta. Ama mutlaka...

Cin fikirli adalar...

Kristof Kolomb, Küba'nın güneyinde uzaktan görüp 1503'de haritasına işlediği kayalıklara "Los Tortugas" adını takmış. Şimdi bu adalara -sadece üç ada- "Cayman Adaları" deniyor ve Büyük Britanya Kraliçesine bağlılar, bayraklarında kocaman bir taç resmi var. Bildiğim kadarıyla buraya gidenler genellikle zengin kişiler veya zengin olmak isteyenler...
Ama oraya gelmeden, birkaç ilginç bilgiyi paylaşmalıyım. Adaların nüfusu resmen sadece beşbin. Ama turist ve dışarıdan gelenlerin yanında son Mohikanlar kadar azlar! Buradanın vatandaşlarının sayısı bu kadar, ama merkezi bu ada olan doksan bin firma var. Caymanlıların her birinin başına kaç firma düştüğünü hesaplamadım. Olay yeterince absürd zaten. Adresi Cayman adasında olan firmaların bir çoğu, sadece bir posta kutusundan, hatta sadece bir eMail adresinden ibaret. Neoliberal dönemde "sıcak para" diye ünlenen şeyin tüccarlarının, yani "Hadge Fond" denen yatırım fonlarından yarısının adresi Cayman adalarında. Adanın hikayesini duysanız, kulaklarınıza inanamazsınız...
Kolomb buraya, dev kaplumbağalar "Los Tortugas" adını veriyor ama bu ıssız adaya gelenler gidenler kaplumbağaları yiyor ve neslini tüketiyor, geriye şimdi Honduras'daki bir kaplumbağa çiftliğinden başka birşey kalmıyor. Uzatmadan, bu yazının yazılma nedenine gelelim: Araya giren plan dşı bin türlü iş nedeniyle bir türlü bitiremediğim "Fikir tarihi" yazısıyla ilgilenirken dikkatimi çekti...
Cayman adaları bu adı, 1540 yılında almış almasına ama burada ancak 1666 yılından itibaren insanlar yaşamaya başlamış, Jamaika'dan gelmişler, daha önce korsan gemilerinin uğradığı ıssız adalardan. Ama orada oturanlar her hafta bir başka korsan gemisi tarafından soyulunca burayı terkediyorlar ve 1670'de İspanyolların deniz imparatorluğu burayı İngilizlere bırakıyor, ama sahibi Jamaika. 1734'de insanlar gene geliyorlar ve 1832'de kendi kendilerini yönetmeye başlıyorlar. Ama komşu adalar "bağımsızlık" sloganlarıyla yıkılırken, bunlar gidip Britanya sömürgesi oluyorlar. Cin gibi bir fikir...
Burada duralım. "Aykırı fikirler" derken, genellikle "ilerici, özgürlükçü" fikirler düşünülür. Hayır burada bir toplumsal korsanlık mantığı işliyor ve Cayman adaları 1962'de bu "emeline" ulaşıp Büyük Britanya'ya dahil oluyor. İç işlerinde bağımsız, dış işlerinde bağımlı. Dünya para diliyle söyleyecek olursak, burası bir "Tax haven" yani "vergi cenneti"dir. Cayman Adaları'nda kimse vergi vermez. Ülke kendini, ithalden alınan yüzde yirmi gümrük ücretiyle finanse eder. Dünyanın en lüks malzemesinin ithal edildiği bir yer olduğu için, gelir konusunda bir sorunları yok, ama OECD'nin ekonomik korsanlık yapan yerler listesinde yer alıyor. Dünyanın dört bir yanında kaçırılan vergilerin sorumlusu Cayman adalarıdır. Neoliberalizmin zirve yaptığı yıllarda, 2004'de, hiç ummadığı bir felaketle karşılaştı. Muazzam bir fırtına, başkasaba George Town'ı ve diğer lüks köyleri yoketti. Buralarda Bolşeviklere ve onların kızıl ideolojisine inanan kimse olduğunu sanmıyorum. Ama adadaki yerleşim birimlerinin neredeyse tamamını bir anda denize süpüren tayfuna, "İvan" adını verdiler...
Eh o da bir fikir!

Anadan doğma çocuk ahlakı...

Çocukların hayvanlarla nasıl dostluk kurduklarını, nasıl arkadaşlık yaptıklarını gördünüz mü? Mutlaka görmüşsünüzdür.
Konu biraz zor aslında...
Biz bir tür ahlak koduyla mı doğuyoruz? Buna dikkatli bir "Evet" diyorum. Çocukluğu ve çocukları da yetişkinlerden çok daha fazla önemsediğimi buraya kocaman yazıyorum. En yakın arkadaşlarım da, biri yedi diğeri beş yaşındaki iki tıfıl cengaver. Eski bilgelerin çocukları kendilerine örnek almaları, onlardan öğrenmeleri (mesela Daoculukta bu çok böyledir) yerinde ve doğru birşeydir deniyorsa, bu boşuna olmasa gerek. Ruhaniliğin en eski biçimi ile yeniden ilgilenirken bunu yeniden görünce bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Çocuklar hayvanları, kendileriyle eş değerde canlılar olarak görürler, onları kendileri gibi (insanmışlar gibi) değerlendirirler. Bir böceğin üşüdüğünü, üzüldüğünü, hatta ağladığını, çocuklardan duyabilirsiniz.
Peki civciv sevmiş pıtırcık bir kız çocuğuna, "yemeğinde o civcivin eti var" demeyi denediniz mi?
Ya da şöyle: Çocuklar hayatlarının bir gününde, sevdikleri hayvanları yediklerini öğrenirler (bunu öğrenmelerinin bence en insafsız biçimi, çocuklara Kurban Bayramında hayvanların boğazlanmasını izletmektir. Bunu yapan yetişkinleri asla affetmemek gerekir)
Şunca bin yıllık insanlık tarihinde çocukların o sevdikleri hayvanları yemeyi düşündükleri hiç görülmemiştir. Onlar çocukların arkadaşlarıdır. Çocuklar böcekleri falan da sadece meraktan öldürürler, "deney" yaparlar. Mesela benim bir yakınım çocukluğumuzda sineklerin kanatlarını koparıp kibrit kutusuna hapsederdi. Çok garibime giden ve hâlâ unutamadığım bir şeydir. Ama en ufak bir kötülük düşünmeden, meraktan, oyun olsun diye yapardı.
Çocukken et yemediğim için çok zılgıt yemiş biri olarak, vejeteryenlerle ilgili bir yazı okurken dikkatimi çekti: Bilimin bir türlü açıklayamadığı bir yeni durum var. Amerika'da vejeteryen çocukların oranı 2005'te yüzde 5'ken, 2010'da yüzde ona çıkmış. Olaya bir "anlam" veremeyen "Bilim" dallamaları, bu çocuklara güzel de bir isim bulmuşlar... Onlara "Idependent Vegetarians" diyorlar! Bu çocuklar, et yemeyi reddeden tipler.
Günümüz dünyasında çocukların ille de et yemesinin şart olmadığını biliyoruz, yeter ki anneler babablar çocukların et yerine ne yemesi gerektiğni bilsinler. -Eskiden et yemek nedense çok önemsenirdi.. Evcil hayvanları olan çocuklarda "kendi başına buyruk vejeteryenliğe" daha sık rastlanıyor.
Bu isyankar tıfıllar arasında yapılan bir ankette, "neden et yemiyorsunuz?" diye sormuşlar. Ortak yanıtları şu:
"Biz arkadaşlarımızı nasıl yiyelim?!.."
Eh başka sözüm yok...

Yüz ve maske...

"Yüz..."  Bu sözcüğün gençler arasında "Surat"a çevrilmesi artık sıklıkla bu halde kullanılması ne hazin, tıpkı "Baş"ın "Kafa" yapılması gibi. Konumuz yüz ve portre kültürü...
Afrika maskeleri kolleksiyonu yapan bir sanatçı tanıyorum. Kendi yaptığı kâğıt maskelerle bir de sergi açtı. Maske, kendini bir süreliğine başka biri veya başka bir şey hissetmekle ilgili bir şeydir. Maske, takan biri olmadığı sürece anlamsızdır, ona, maskeyi takan can verir. Maskeler konusuna sanatçı arkadaşı kadar hakim kızkardeşim, en değerli Afrika maskelerinin hangi kabileye ait olduğunu, hangi tip maskelerin ne için kullanıldığını, fiyatlarını falan biliyor. Bana bunları anlattığında çok şaşırmıştım, çünkü bambaşka sihirli bir dünya maskeler. Eski Yunan tiyatrosunda Anadolu'da kullanıldıklarını biliyoruz. Ben japon Kobuki tiyatrosundan ve eski Çin operasından da biliyorum bunların nasıl kullanıldıklarını ama şunu merak ediyorum: Portre kültürüyle eski maske kültürü akraba mıdır?
Evet!..
Bu yanıtı veren sanat tarihçisi Hans Betting. Yazdığı "Faces" adlı kitapta, adeta "yüzün tarihi" gibi birşey yapıyor. Şimdi tarih bir yana, İstanbul'un sokaklarını şöyle bir dolaşın, kaç tane afiş ve plakat ve resim görüyorsunuz farkında mısınız? Hepsi de bir tek şeye odaklılar: Yüze...
Darp edilmiş kadınlara dikkat çekmek isteyen Hülya Avşar, sinema afişlerinde yerli-yabancı oyuncuların manalı manalı bakan yüzleri, kayıp insanların A4 bilgisayar çıktısı fotorafları. Bunların hepsi, bir beden sahibi olan kişilerin bir anını dondurmuş görüntüler. Bazıları feci bir Fotoshop'tan geçirilmiş, diğerleri abartılı gölgelerle korkunçlaştırılmış, hatta bedensiz yüzler. Bunların adlarını saymaya başlayacaksak, Miki Fare'den başlayıp Yuki'ye, oradan Luc Beson'un Minimoylarına kadar uzanabiliriz.
Beni en etkileyen portre, Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sı değildir. Onun eşsiz gülümsemesini görmezden gelmek imkansız olmasına rağmen...
Beni en etkileyen portre, Albrecht Dürer'in, 1500 yılında yaptığı otoportresidir. Yukarıda bu portreyi görüyorsunuz. Resim Mühih'te bulunuyor. Dürer'in diğer resimlerini, memleketi Nürnberg'de görmüştüm. Bir zamanlar grafikerlik ve çizerlik yapmış enim gibi biri için altın vuruş gibi birşeydi! O renklerin, o güzelliklerin, kanat resminin ünlü tavşanının 1500'lü yıllarda yapıldığını bilmek ve orijinalini görmek, eminim büyük sanat dostu Sultan II. Mehmet'i de heyecanlandırırdı. Ama portreler, Fatih'in de bir tane yaptırdığı gibi, maskelerin ortaçağ temsilcisidir. Çünkü o zamanın portreleri birer statü maskesidir. Eski portrelerden bize bakanlar, "en güzel" halleriyle, titrlerini konuşturarak ölümsüz olmak isterler. Kalıcı olmak isteyen maskelerdir onlar. Evlerinde ayaklarını uzatıp oturdukları anları değil, statü sembolü elbiseleriyle bakarlar. Bu ortaçağ maskeleri, Afrika maskelerinden ve eski şamanların kullandıklarından farklıdır. Eski şamanlar, yaptıkları maskeye bir can ve karakter kazandırıp ruhlarla ve Tanrı'yla yakınlaştıktan sonra maskeyi yakarlar veya kurban ederler. Maskenin işi bitmiştir. Şaman gerçek ölümlü/değişken yüzüne dönmüştür. Portreler gerçek hallerine dönmezler, hep aynı ifadeyle bakarlar. Mona Lisa'nın değil mezarının yeri, kim olduğu bile tartışmalıdır. İnsanlar, vazgeçemedikleri yüz sembolünü, fotorafla trivialleştirdiler. Fotoraf insan neyse onu österiyor -ama aydınlanmacı ilk filozofların sunduğu gibi "yüz, kişiliğin aynası" mıdır, oksa arkaik maske kültürünün modernizme uyarlanmış hali midir, tartışılır. Bence allı-pullu porteler, Andy Warhol'un o ünlü Marilyn Monroe ve Mao fotorafı uyarlamaları, portre kültürünün gelip dayandığı son absürd yerdir. (Tabii bilgisayarların konuşması için yapılan yüz animasyonlarını tamamen ayrı, yüz kat daha absürd örnekler olarak değerlendiriyorum) bunun galiba en kesin kanıtı, gene Warhol'un ünlü "Konserve domates kutuları" resmidir, Monroe ve Mao resimleriyle tamamen aynı stilde yapılmışlardır ve bence sıradan bir tüketim objesiyle yüzlerin aynı "değer"de buluşmasını gösterir: Her süpermarketten alabileceğiniz sıradan bir meta. Eski arkaik maskelerin ölçümü imkansız değerlerinden uzak, ama aynı cinsten. Tıpkı timsahın dinazorlar soyundan gelmesi ama artık onlarla hiç alakasının olmaması gibi birşey. Bugün biraz portre "çalışmak" isteyince böyle abuk bir yazı çıktı ortaya. Kimin portresini mi çiziyorum?!..
Red Kit'in!..