Hap kitaplar...

Dostoyevski'nin ünlü "Suç ve Ceza" romanı...
Bu kitabı herkes bilir, dünya edebiyatının en iyi on romanından biri sayılır. Konusu, kahramanlarının adları, metafor olarak falan kullanılır, ama benim bir türlü zaman ayırıp okumadığım önemli kitaplardan biridir. İşte bu "eziklik" duygusuyla Pandora'da görür görmez aldım kitabı. Çok iyi resimlendirilmiş ve yeniden anlatılıp altmış küsür sayfaya sığdırılmış bir hap kitap. Dosteyevski'yi torunlarına anlatmak amacıyla bir Yahudi yazar tarafından yeniden yazılmış, o da Türkçeye çevrilmiş. Aslında bir çocuk kitabı olarak tasarlanmış -ama o kadar güzel ki...
Çocukluğumda "Robinson Crusoe"dan La Fontaine Fabllarına kadar çok sayıda hap kitap okumuştum. Bu kitaplar, hacımlı eserlerin, çabuk ve hızlı okunabilir hale getirilmiş haline denir ve genellikle çocuklar için yazılır. Ama sadece çocuklar için değildir, mesela Rius'un yazıp çizdiği, "Yeni başlayanlar için Marx" kitabını ilk gördüğümde sevinçten nasıl uçtuğumu hatırlıyorum. Daha yeni Almanca öğrendiğim yıllardaydı ve Marx'ın karmaşık Almancasını anlamam imkansızken, onun -bir kısmını bildiğim- fikirlerini çizgi roman formatında okumak, çok güzel bir şeydi. O duyguya sadık kalıp, dizinin "Yeni başlayanlar için Lenin", "Yeni başlayanlar için Freud" gibi diğer kitaplarını da okudum ve hızımı alamayıp ben de o kitapların çizgiroman formatında (Sachcomics) bir kaç sayfa çizdim, Hitler'in skandal anı defteri hakkındaydı.
Hap kitaplar'ın çabuk okunabilmesi cezbedicidir...
Onlardan uzaklaştıktan uzun yıllar sonra internet çağında bu türün inanılmayacak ölçüde yaygınlaştığını ve bunun pek farkına varılmadığını, hergün Twitter başına oturmaya başladığımda keşfettim. Japon arkadaşların Twitter'da roman yazmaya başlamaları bir yana, -onların alfabesi buna yatkın- bir de cidden Twitter romanları yazanlara rastladım. Tanınmış bir romanı en fazla yirmi Tweet ile anlatanlardan tutun da, App üretip uzun ve karmaşık konuları kısaltarak şemalarla anlatanlara kadar, hap kitap türünde tam bir patlama yaşandığı günlerdeyiz. Ve işte Dostoyevski kitabını almaya karar verdiğim gün, koca Webster sözlüğünü yüz seçmece sözcüğe ve onların kullanışına indirgemiş bir App indirdiğim gündü.
Hap kitap türünün hiç yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum, çünkü Çehov'un da özellikle belirttiği gibi, yazıda kısa kesmek hiç kolay değildir. Uzun yazmak daha kolaydır, ama bir konuyu kısacık bir yazıyla anlatabilmek gerçekten ustalık ister.
Yeni nesil hap kitaplar, yazı ile birlikte görüntü ve sesi de kullanıyorlar ve işi mümkün olduğunca kısa tutuyorlar. Bunların elime geçen en iyi örneği, Beatles grubu için yapılmış "Yellow Submarine" kitabı. Çabucak okunduğundan silindi ve artık iPad'imde yer işgal etmiyor ama her an indirip, sayfalarını yeniden çevirmeye değecek bir hap eser!..
Çocukken, "fizik veya kimya hapı olsa da o hapı içip bu sıkıcı dersleri bir anda öğreniversek de çizgi roman ve hikaye kitabı okumaya zamanımız kalsa" diye düşünürdüm. Gerçekten zevkle okuduğum kitapların hapa indirgenmesi hiç işime gelmez, ama lise mezunu Albert Einstein'ın izafiyet teorisini, portakal tadında bir hap şeklinde yutup okumuş olmak isterdim, Çin'in Ming devri yıllıklarını da Pekin ördeği tadında bir hapla okuyabilirdim mesela, soya sosuyla iyi giderdi...

Tefrika roman...

Gazetelerde tefrika romanları çocukluğumdan hatırlıyorum. Sayfaların altında olurdu ve sayfaların üçte birini, bazen yarısını kaplardı. bir tekini bile okumadım, onları annem okurdu, ben çizgi roman tefrikalarının müdavimiydim...
("Teksas-Tommiksci" denen tayfa için bulabildiğim en "olumlu" deyim!) Gerçi tefrikalar yayınlayan Doğan Kardeş dergisi, benim ilgi alanıma girmediği yallarda çok yazılı az resimliydi, ama yıllar içinde sadece bir çizgi roman dergisine dönüştü ve bu hikayeler tefrikaydı, yani devamlıydı. Birbirimize ödünç verirken, dergilerin sayılarına bakar, devamlı olmalarına dikkat ederdik, yoksa hikayeler kopuk kopuk oluyor, devamını okumak kadar zevk vermiyordu. Gazetelerde de tefrika çizgi bantlar ilk ve tek okuduğum şeylerdi! Fatoş'undan Hoş Memo'suna kadar bazen yarım sayfaya yakın yer kaplarlardı -özellikle hafta sonları. Tefrikalar, sadece gazetelerde değil, dergilerde de vardı, belki de asıl dergiler, tefrikacılık yapıyordu da ben farketmemiştim. Hayat dergisi, bazıları İngilizceden çevrilmiş -ve beni asla ilgilendirmeyen- hikayeler, tefrikalarla dolu olurdu. Türkiye'de herkesin alıp okuduğu, satışı yüksek edebiyat dergilerinin olduğu yıllardı, bizim evimize Varlık dergisi mutlaka, onunla birlikte Cep Dergisi "Dünyaya açılan pencere" kesinlikle girerdi. Bu dergide, Avrupa ve Dünya ile eş zamanlı olarak Sartre gibi büyük edebiyatçı ve düşünürlerden makaleler, okuma parçaları bulunurdu.
Benim yakınımda gezinen son tefrika, Hürriyet'in Avrupa baskısında bir süre yayımlanan "Pehlivan tefrikaları"ydı. Bir tekini bile okumadım, ama evde okunurdu. Derken zaman değişti. Özal devrinde tefrikalar gazeteleri tamamen terketti, dergilerden de dışlandılar, ama benim için güzel bir nostalji olarak sahaflardaki eski dergilerde yaşıyorlar. Türkiye'de biriki "yeniden tefrika" denemesi tutmadı, ama Harlequin'in "aşk romanları" Türkiye'de de satılıyor. Şimdi tefrika, bir tek mizah dergilerinde ve onlar da çok azaldılar ve her hafta tek hikayeye dönüşüyorlar. İşte bu ehval ve şerait altında Almanya'da gördüğüm onca tefrika, aklıma yeniden bu yazı/medya/vs. türünü aklıma getirdi. Bu sabah İstanbul metrosunda, sadece İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanmış savaş hikayeleri anlatan bir dergi okudum. Süreli yayın. Dergiyi, sadece meraktan, Güney-Doğuda savaşmış ve orada yaşadıklarını yıllarca anlatmış Güney-Doğu gazilerini düşünerek okudum. Türkiye'de 90'lı yıllarda böyle 60 sayfalık, kitap boyutunda bir dergi çıksaydı, mutlaka yüksek tirajı olurdu -tabii Türkiye yasakçı bir ülke olmasaydı. Haydi onu da bırakalım, Birinci Dünya Savaşı'nda yaşanmışlıkların tefrika edildiği bir dergi olsa… "mesela" diyorum!.. Onu da geçtik, pehlivan tefrikaları neden ve nasıl ortadan kalkabilir? Bu aynı zamanda bir kültür. Japonların Sumo dergileri var, Türklerin güreş dergisi yok… 
Almanya'da gene hiç okumadığım, kitap boyutunda tıp romanları, köy romanları vs. romanları dergileri var. Her birinde bir tek hikaye anlatılıyor, ama belli bir okur kitlesine hitab etmeyi sürdürüyorlar. Elbette çizgi roman tefrikaları yayınlayan dergiler de var. Türkiye'deki örneği Doğan Kardeş dergisi, ilgi yokluğu nedeniyle ikinci denemesinin ardından 2011'de 38. yeni sayısıyla hayata veda edip kapandı. Tefrika, bir zamanlar en iyi romanların Türk okuruyla buluşmasına önayak olmuştu. Yaşar Kemal'in "İnce Memed"i aklıma geldi, 1954'de Cumhuriyet Gazetesi'nde tefrika edilmiş. Tefrika, şimdi yeniden canlandırılmayı bekliyor...

Ho Ho Ho Chi Minh...

Bu sloganı en son ne zaman attığımı hatırlamıyorum ama ilk kez nerede duyduğumu çok iyi hatırlıyorum. Eminönü'nde bir miting veya gösterideydik. Üniversiteli abilerin endişeli göründüğü bir ortamdı ve sonra Dev Yol kitlesinden, "Ho Ho Ho Chi Minh, iki üç, daha fazla Vietnam, Ernesto'ya bin Selam" diye bir gürleme geldi. Ben, henüz yeni yeşillenmiş lise birli olarak, "Ho Ho Ho" ve devamı hoşuma gitmişti ama birşey anlamamıştım. Leo Huberman'ın "Sosyalizmin Alfabesi"ni ve Harun Karadeniz kitaplarını yeni okumuştum, "sömürü" falan gibi konuları, emperyalizmi biliyordum, ama bu "Ho Ho Ho" da neydi, veya kimdi?! Bizim tıfıl liseliler kolundan kopup bir abiye "Bu ne demek?" diye çekine çekine sorduğumu, onun da bana yukardan bakarak (iyice ufalmıştım orada), "Bilmiyor musun?" diye yüksek perdeden birşeyler söyleyip sonra beni sepetlediğini hatırlıyorum -ki bu nedenle iyice öğrendim sloganı! 1970'lerin en cıvcıvlı ikinci yarısında bu sloganı Mahir Çayan'ın kurduğu cephenin ardılı devrimciler atıyorlardı...
Vietnamlılar şaka maka koskoca ABD'yi yenip, dünyanın gidişatını değiştirdiler. Şimdi politikanın lüzumu yok, ayrıntısına girmeyeceğim, ama gerçek 1968'li entelektüellerle sohbet ederken bulunduğumuz kahvenin duvarında bu sloganı görünce ürperdim. Frankfurt'un Solcu kült kitapçısı Ypsilon'un kahvesinde, duvarda o slogan da yazıyordu ve orada diğer unutulmaz sloganlarla beraberdi, ama aramızda konuştuğumuz konular farklıydı. Şimdi Ortadoğu'daki yeni gelişmeler ve Türkiye, tartışma konumuzdu. Almanya'da herkesin tanıdığı büyük bir entelektüel de yanımızdaydı ve birçok kitabını okuduğum bu örnek adamla birçok konuda hemfikir olduğumu anlamak, benim için günün en büyük ödülü ve sevinci oldu. Ho Chi Minh, tüm sohbet boyunca bizimle birlikteydi. Sonra bana yapılan hoş sürpriz...
Bir Vietnam lokantasına gittik ve orada da Ho amcanın kocaman bir resmi bizi karşıladı. Eski Sol yaşıyor ve herkes birbirini tanıyor, eskisi gibi tartışıyor, düşünüyor. Lokantanın sahibi Alman bir aktivist. 1968'lerde Vietnam yanıp yıkılırken oraya gidip orada üniversite eğitimi alan bir öğrenci. Sonra şehrine geri dönmüş ve yılllar yıllar sonra bu lokantayı açmış, Ho Chi Minh'i de unutmamış...
Vietnamlılardan daha Vietnamlı olduğu söylenen bu Alman devrimciyle ne yazık ki tanışamadım, ama Vietnam'a gitmiş kadar oldum. Bu yaz başında güney Çin'e neredeyse Vietnam sınırına kadar gitmiştim, galiba bundan sonra Ho Amca'nın ülkesini görüp O'nu da ziyaret edeceğim...
Ho Ho Ho Chi Minh,
Daha fazla Vietnam,
Ernesto'ya bin selam...

Kadını çizen romanların mefkûresi...

Sahilde çizgi roman okuma günümde kütüphanemde bulduğum eski Karaoğlan'ı okurken, gerçek bir nostalji dalgalanmasına maruz kaldım. Yani dalgaya kapılmış sandal misali, sinüs dalgalarından farksız bir aşağı bir yukarı ırgalanma durumu...
Almanya yolculuğum öncesi, orada talan edeceğim çizgi roman dükkanlarına girmeden önce kendi kütüphanemi iyice sallayıp bir sürü eski çizgi romanı sapır sapır döktükten sonra Aragones'den Sempe'ye, oradan Türkiye döküntüsü Zagor ve Mister No ciltleri arasından elbette Karaoğlan'ı seçtim. En nostaljik olanı Karaoğlan'dı. Daha ilkokula giderken ilk Karaoğlan cildini amcamdan hediye almıştım. O ânı hâlâ, çok iyi hatırlıyorum.
Bu ciltler artık basılmıyor. İtalyanlar kendi mallarını sattırmakta pek mahir. Teksas'ından Tommiks'ine ve Zagor'undan Kaptan Swing'ine kadar her halt var, ama Karaoğlan, Tolga, Tarkan yok. Olmalı mı? Eh!..
Mesela Kültür Bakanlığı gibi birşey olsa, bununla ilgilenirdi...
Eski türk filmlerinde Belgin Doruk ve muadili "esas kız"ların nasıl konuştuklarını hatırlayın!..
Genizden gelen ve "Je"li seslerin duyulduğu, bir tür amatör şımarıklık ve "masumiyet taklidi" içerir. Ok gibi kirpikler, sürmeli gözler, ay kaşlarla, dudaklarını uzata uzata konuşurlar...
Filmler siyah-beyaz olduğundan dudakların hangi cartlak kırmızıya boyandığını anlayamazsınız ve bunu düşünmezsiniz de, çünkü beyaz perdedeki kadınlar, o gri halleriyle ve mükemmel olmayan kusurlu güzellikleriyle eşsizdirler. İşte o kadınların hepsi, bir kadın tarafından seslendirilirdi ve onları şuh-şuh acaip "Je"li bir genizden sesle seslendiren kadını da kızkardeşim mükemmel taklit ederdi (ve ediyor!) Gözlerinizi kaparsınız ve Türk filmlerindeki başrol kadını seslendirmesini kardeşimden aynen dinleyebilirsiniz. Bizim kahkahalı dalga seanslarımızın vazgeçilmezidir. Ve ben Karaoğlan'ı okurken resmen o kadınların sesini duydum. Çünkü "Ti-yen-şan Canavarı" gibi yanlış yazılmış bir ad taşıyan canavarın (doğrusu "Tien Shan" olacak, Han Çincesinde "Tanrı Dağı" demek") başrolü oynadığı Karaoğlan albümünde kadınlar resmen Türk filmlerindeki repliklerle konuşuyorlardı ve ister istemez filmlerdeki seslerini de duyuyordunuz! Karaoğlan'da kadınlar, gözleri yaşlı zayıf yaratıklar olarak resmediliyorlar, "Altaylardan gelen yiğit"e asla dayanamayıp onunla hemek yatağa giriyorlar ve ondan tokat da yeseler bacaklarına sarılıyorlar! Bu Karaoğlan albümünde de, özgüvenli kadınlar kötü kadınlar olarak çizilmiş. Yani iyi kadın olmak için tokadı yiyip oturacaksın ve yoldan geçerken uğrayan serserilerin -Karaoğlan oldukları için- her istediğini yapacaksın -ki iyi kadın sayılabilesin. Onun dediğini yapmazsan, bir "kahpe" olarak öleceksin!..
Altaylardan gelen yiğit Karaoğlan'ın eskimesi ve ilgi görmemesi (son filmi tam bir flop idi) biraz da bu yüzden olmalı. Kartal Tibet'in baş rolü üslendiği Karaoğlan filmlerini de seyrettim elbette, ama bu filmlerde ve tabii çizgi romanda, hiç olmazsa erotik sınırlar dahilinde kadın bedeni de resmedilir, şimdinin çizgi romanlarında -hatta mizah dergilerinde- çıplaklığın esamisi yok...
Kitaptaki hikaye elbette sıradan Karaoğlan hikayesi, kitabı elbette fi tarihinde okudum, ama o zaman Çin'le ve Hindistan'la şimdiki kadar ilgilenmiyordum ve gördüğüm kadarıyla Suat Yalaz'ın çizdiği "Ti-yen-şan Mihracesi" ve kızı, Türklerin ilgisizliğine denk gelmiş de itirazsız okunmuş. Yoksa, Pekin'de neden "Arşidük" olmazsa, Tien Shan'da da o yüzden "Mihrace" olmaz. Tien Shan, asla Hint bölgesi olmamıştır. Çizgi romanın Hint kıyafetleri de hikaye gibi atmasyon. "Eh kurgudur, olabilir" diyebiliriz elbette, ama Tanrı Dağları'nda ahtapot... İşte bu biraz fazla geldi gibi oldu. Ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Asya'da kasırga gibi esen, Çalık, Baybora, Balaban gibi iyi tipleri/karakterleri olan Karaoğlan albümleri arasından bu albüm, günümüzün özgür ve özgüvenli kadınlar devrine oldukça ters. Aslında ben, Kanadalı ünlü çizer Seth'in edebi değer taşıyan ilginç çizgi romanlarından bahsedecektim. (Suat Yalaz da bir Kanadalıdan esinlenmiştir malum, Hal Foster'dan) Şimdi Almanya'da diğer Seth çizgi romanlarını da taze dalından koparıp okuduktan sonra yazacağım...

1937'de Beyoğlu'nda bir gece muhabbeti...

Aslında gecenin bir numaralı konusu, Amerika ve oradaki hayattı, ama Amerika'da piyasaya çıkar çıkmaz büyük ses getiren "Fareler ve insanlar" romanına geçilmiş, edebiyat muhabbeti başlamıştı. Prusyalı bir babanın oğlu John Steinbeck'in romanını başından sonuna yarım saatte bir güzel anlatan Fehmi Bey, sözlerini bitirince derin bir sessizlik oldu. Üzerinde tütün dumanının sis gibi salındığı ahşap masadaki beş bira bardağı, üçüncü kez tazelenmiş olmanın rehavetiyle yeniden havaya kaldırılıp tokuşturulmayı bekleyedursun, beş kişi arasında ve belki son yıllarda Beşiktaş'ta oturup da Londra üzerinden Amerikaya uçmuş tek kişi olan Fehmi, alkışlanmayı bekleyen sirk cambazları gibi iki yanındaki edebiyatçı arkadaşlarına baktı ve arkasına yaslanıp sağ eliyle bıyığını burdu. Fehmi, eski adamlar gibi, hatta Enver falan gibi bıyıklarını yukarıya kaldırmak için limon suyu bile kullanmaktaydı.
Son zamanda moda olan Hitler bıyığıyla Yahya Kemal'e benzemekten hoşnut Nazif Bey, başını gerdan kırar gibi yana eğerek, "İyi hikaye, ama biraz fazla bolşevik etkisi altında sanki" dedi. Ünlü şair gibi kiloluydu ve ciddiyeti asla elden bırakmazdı.
Karga burunlu fotör şapkalı Mehmet Bey, şapkasını baş parmağıyla geriye iterek, "Böyle bir romanı bu memlekette kimse basmaz" dedi. Fehmi neşeli bir kahkahayla, "Kaliforniya'da yasaklanma ihtimali var zaten, ama kimin umurunda. Kitap gerçekten iyi" deyip bıyıklarının ıslanmasına aldırmadan koca bir yudum aldı birasından. Mümtaz, bence biz de elaleme bakmayalım ve istediğimizi yazalım, sahici yazarlık da bunu gerektirmez mi?" diye ortaya bir soru atıp çekildi.
"Gerekir gerekmesine de, nerde o yazarlar, nerede o eserler?" deyip gülen Fehmi, sadece onun hissedebildiği kadar kayan protez cam gözünü şık bir hareketle göz boşluğunda düzeltti. Onun bu hareketine alışkın arkadaşları hiç oralı olmadan, övdüğü Kaliforniya şaraplarını damaklarında hissetmek adına biralarını yudumladılar. Zengin bir ailenin oğlu ve Türkiye'nin Amerikan büyükelçiliğinde katiplik yapmış olan Fehmi, Amerika'dan gelirken getirdiği bir sandık dolusu kitabı, daha gemide okumaya başladığını ve Doğu ekspresi Sirkeci garına ininceye kadar üç roman okuduğunu söyleyip, okuduğu romanları anlatmaktaydı.
Masadakiler, üçüncü bardakların son yudumlarını alırken, bir ara dört kişi birbirlerine bakıp "zamanı geldi" diyen ortak ifadenin güvencesiyle sustular. Pek konuşmayan Nizamettin, sinekkaydı traşlı yüzüne musallat olan sineği yeniden kovalayarak, "Fehmi, biz kararlaştırdığımız gibi bir edebiyat dergisi çıkarmak istiyoruz artık, Babıali'de eksikliği hissedilen bir şey, halk gazetelerdeki tefrika romanları deli gibi okuyor, bizim dergiyi de okur diyoruz" dedi.
Fehmi, biraz canının sıkıldığını belli etmemeye çalışarak, hafiften başını salladı ve Nizamettin'in sözünü bitirmesini bekledi.
"Amerika'ya son gidişinden önce burada toplanmıştık, hatırlarsın. Dönüşte senin pederden, dergi için başlangıç sermayesi ayarlayabileceğini söylemiştin. Dergide her hafta sen de kitap yazılarıyla katkıda bulunacaktın, eh malzemeyi getirmişsin. Başlangıç sıkıntısını atlattık mı tamamdır, gerisi gelir, dergi tutar. Eminiz." Nizamettin masaya doğru eğilerek, "değil mi Mehmetciğim?" dedi.
Mehmet, uzun bir cevap verip Nizamettin'in kurduğu ciddi atmosfere halel getirmemek adına, sadece "Evet evet" deyip somurduğu sigarasının dumanı ardına saklandı.
Fehmi, bu konuyu çabucak kapatıp Amerika maceralarını anlatmaya devam edebilmenin şevkiyle, "Valla şimdilik biraz zor, ama bir fırsatını bulursam pederle konuşmayı denerim" deyip, uzun bacaklı Amerikalı afetler konusuna geçti.
Fehmi'nin ipe un sermekte olduğunu anlayıp ilk tepkiyi veren, Mümtaz Bey oldu. Fehmi'nin bir Amerikalı sarışını nasıl tavladığını anlattığı sırada, "Fehmi, senin bir göz eksiğin olsa da, kimse anlayamıyor, inan" dedi. Fehmi bir kahkaha daha atıp, "sevecen bir bakış insanı sempatik yapıyor mirim, karşı tarafın da ilgi varsa..."
Mehmet, sigarasından bir nefes daha çekti ve başını kaldırıp ağzını hafif açarak, "Senin hangi gözün camdı?" diye sordu. Bunu söylerken sigara dumanı ağzından, rüzgardaki mangal ateşi gibi savrularak çıkmıştı.
Fehmi Bey, başparmaklarını pantolon askısına takarak arkasına yaslandı ve "Sağ gözüm" deyip sırıttı.
Mehmet, "Hah işte" dedi. "O gözün daha sempatik ve daha anlamlı bakıyor."
Denize düşen Fehmi, önündeki bira bardağına sarılırken, dört arkadaşı da birer kahkahayla geceyi onurlandırdılar ve bardaklarını son kez tokuşturup sağlığa kadeh kaldırdılar. Fehmi Beyle son kez...

Tanıyamamak...

Bir insan bedeninin her yedi ila on yıl arasında tüm hücrelerinin yenilendiği söylenir. Ama bazı organların kendi kendini yenilemesi biraz daha uzun sürer. Yanılmıyorsam bağırsaklar kendilerini onaltı yılda tamamen yenilemiş oluyorlar. Beyin hücrelerinin kendilerini yenilemediği söylenirdi, bunun da tam doğru olmayıp bir tür hurafe olduğu ortaya çıktı. Kısacası her insan, en fazla yirmi yılda bir, daha önceki yirmi yıllık bedeninden neredeyse tamamen farklı bir beden taşıyor. Burada "Taşıyor" sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü biz kendimize, "Yaw ben gene aynıyım işte" diyoruz, güya değişmiyoruz, "Sadece biraz daha yaşlandım o kadar" diyoruz. E öyle değil işte...
İnsanların fikirleri, kısmen karakterleri, dünyaya bakışları da değişiyor, ama biz kendimizi hala "aynı kendimiz" saydığımızdan, bu değişiklikleri ya görmüyoruz, ya da farkına varabildiklerimizi -kendimizce- doğal bir proses sayıyoruz...
Geçenlerde Avrupalı bir arkadaşım önüme bir fotoraf koydu ve sordu: "Bu kim?" Açıkçası hemen kestirip attım, "Tanımıyorum" dedim. "İyi bak, tanımıyor olamazsın" deyince, gide-gele birkaç dakika dikizleyip, "Cık" dedim. tanıdığım hiç kimseye uzaktan-yakından benzemiyordu...
Sonra bana bir ad söyledi...
Son on yıldır, ya da şöyle, "bedenimi tamamen yenilediğim son 20 yıl zarfında" birini tanıyamamak konusunda kendi kendime bu kadar şaşmamıştım. Resmine baktığım kişi, altı yıl boyunca içtiğim su ayrı gitmeyen Avrupalı bir arkadaşımdı ve kendisiyle en son yedi-sekiz yıl önce uzak bir yerde, başka bir kıtada buluşmuştuk ve o dönemden sonra haberleşmelerimiz azalmış, son birkaç yıldır da tamamen durmuştu...
Ben resimde, tanıdığım dostumu ararken, allak-bullak bir vaziyette, bağımızın kopma nedenlerini de düşündüm ve vardığım sonuç, ancak böyle anlarda idrak edilebilecek cinstendi: Değişmiştik -hem de nasıl...
İnsanlar değişince, değişmeden önceki bedenlerinden değil sadece, o süreçteki atmosferlerinden de ayrılıyorlar. İlgi alanlarından düşünce biçimlerine, yaşadığınız yerden dostlarınıza kadar bir dizi değişim de o bedensel değişimi izliyor. Hayat biraz da böyle birşey zaten. Ben onun resminde yarım saat boyunca tanıdığım kişiyi aradım. Sadece gözleri ve burnu dostumunkilere benziyordu. Son dönemde fikren ayrıldığımızı, anlaşamadığımızı biliyordum, ama bir insanın bedenen de bu kadar değişebileceğini hiç düşünmemiştim...
Yıllar sonra beni telefonla aradı...
Fikir ayrılıklarının ve farklı insanlar haline gelmenin bir öneminin kalmadığı yerde buluştuk: Seslerimizde...
"Bir insan ne kadar değişirse değişsin, iki şeyi pek değişmez: Sesi ve hareket etme biçimi". Bunlar da onun sözleri. Ben telefonda ona, ne kadar değişmiş olduğunu "anlata anlata bitiremedim", o da bana, benim tanımadığım Güney Afrikalı bir dostunu havaalanında, davranış biçiminden nasıl tanıdığını anlattı. "Yoksa tanımam mümkün değildi, adam tamamen değişmişti" dedi!..
Şimdi, yeniden alışma faslı. Ve yalnız telefonla görüşüyoruz. Ben de "değişmediğim" konusunda umutsuzca kanıt sunmak ister gibi telefonda ona "Türkiye'nin berbat siyasi durumu"nu falan anlatıyorum. Eh, değişmeyen şeylerden biri de bu! Yani!..

Bir kaçış ve tesadüf hikayesi...

Tüm kaçışlar, aslında az veya çok kendinden ve dayatan gerçeklerden kaçıştır. Hayatınızın bir yerinde, eğer göründüğünüz ile olduğunuz haliniz arasında bir kopuş yaşarsanız, ya onunla yüzleşir ya da ondan kaçarsanız. İnsanlar kaçmaya yatkındır, zira hesaba çekilmek, hesap vermek, ne kadar haklı olursanız olun bir yerde can sıkıcıdır ve sıkıntıya gelemeyenler genellikle kaçar...
1980'li yıllarda Türkiye'yi terkedip yutdışında iltica edecek ülke arayanlar da böyleydi. Sonra onların sahiden kaçmak zorunda kalanları, bulundukları ülkelere iltica ettiler. Yunan adalarına gelip Türk sahillerini seyrederken Uzo içip aşlayan ve saz çalanlar da çoktu ve hiçbiri, yaşadığı sürgünü haketmemişti, tamamına yakını sadece fikirleri yüzünden cezalandırılmışlardı. Ama bir de, yaptığı haksızlıklar ve yolsuzluklar nedeniyle içinde bir an bile durmadan rahatsızlık veren kurtçuklarla yaşayanlar da var. Hiç bir gerçek hukuk devletine sığınamayacak ve ancak parayla doymak bilmez birilerini satın alabildiği ölçüde -bir süreliğine- kaçabilecek olanlar...
Dünyanın henüz bugünkü kadar küçük olmadığı günlerde, aykırı mizah anlayışıyla ünlü İngiliz yazar Noel Coward, Londra'da oturan yirmi ünlü kişiye, içeriği aynı olan yirmi mektup yazmış ve acil postayla göndermiş. Mektupta aşağı yukarı şöyle bir cümle varmış: "Her şey ortaya çıktı, henüz kaçabilecekken kaç."
Ne olmuş dersiniz? O yirmi kişi de şehri aniden terketmişler...
Bugün Türkiye'nin haline bakarak, o yirmi kişinin kaçmak yerine, mektubu yazan yazarı yakalatıp -şakaymış falan demeden- en derin zindanlardan birine attırabileceklerini tahmin edebiliyoruz, ama sahiden de hep böyle mi olur, yani Türkiye'deki gibi dünya tersine mi işler? Hiç sanmıyorum. Zira tesadüfler, hiç ummadığınız bir biçimde işleyip, olağanüstü zamanların olağan zamanlara dönmesini sağlayıp, rahata alışmışlar için yeni bir kaçaklar dalgasına yol açabilir. Avustralya'da yün fiyatlarının yüzde seksen artacağını öğrenip asrının vurgununu vuran adamın hikayesini biliyor musunuz?
Evsiz barksız bir adam 1870 yılında Sydney'de limanda oltasıyla bir köpek balığı yakalıyor ve balığın midesinde bulduğu gazeteyi okuyup, şehrin yün tüccarlarından birine gidiyor ve bir iş öneriyor:
"Güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgilere göre yün fiyatları yüzde 80 artacak. kara yarı yarıya ortak olursak, size kanıt sunarım." Tüccar razı oluyor, anlaşmayı yapıyorlar ve adam, köpek balığının midesinden çıkarttığı gazete parçasını gösteriyor.
"Bu gazete, Sydney'e bir hafta sonra gelecek olan gazete. Köpekbalıkları gemilerden çok daha hızlı yüzerler. Gazetede, Fransa'nın Prusya'ya savaş ilan ettiği yazıyor. Gazete, bir asker paltosu parçasının cebinde, köpekbalığının cebindeydi. Yani çok sayıda üniforma ve asker paltosuna gerek duyulacak, yüklü miktarda yün teslimatını en hızlı yapabilecek yer de Avustralya."
Kendi gerçeğinden kaçıp limana sığınmış olan bu evsiz barksız adam bir anda zengin olmuş, ama Avustralya da hızlı haberleşmenin önemini kavrayıp bir yıl sonra Asya kıtasına telgraf telleriyle bağlanmış. Şimdi internetle herkes birbirine bağlı, dünyanın herhangi bir yerinde olan önemli bir olayı anında öğrenmek mümkün. O yüzden kaçmak da eskisi kadar kolay değil, pek anlamlı da değil. Kaçtığınız gerçek, her zaman bir tık ötenizde...

Adalar vapuru birinci mevkide iki kişi...

1930'lu yılların başı, iki yaşlı adam Adalar vapurunda birinci mevkide aynı yuvarlak masanın kenarına ilişmiş, sohbet ediyorlar. Bembeyaz sakallı Rum tüccar, bir sessizlik anında az şekerli kahvesini höpürdetirken, kolalı dik yakalı papaz da yuvarlak masanın üzerinde duran Cumhuriyet gazetesine bir göz gezdiriyor, sonra yakın gözlüklerinin üzerinden tüccara dik dik bakıyor. Prens adalarının ilki Kınalıada'ya yanaşmalarına daha bir saate yakın zaman var. Sohbet konusu tıkanmış, ilerlememekte.
Tüccar, yeleğinin cebinden çıkardığı köstekli saatinin kapağını açarken, papaza hiç bakmadan, "Hayır, ben hayaletlere inanmıyorum" diyor. Bu sözü değişik versiyonlarda üçüncü kez tekrarladığından, aslında sohbet birmiş de sayılabilir, ama papaz pes etmek istememiyor. Akşam vapuru neredeyse tamamen boş, etrafta yeni bir sohbet başlatmaya değecek bir birinci mevki sakini de görünmüyor.
Papaz, koltuğuna yaslanıp, sivri sakalıyla tüccarı hedef alarak başını kaldırıp, "Ama bir hayalet görseydiniz inanırdınız değil mi mirim?" diye alaycı bir ifadeyle sorar. Gülümserken yüzündeki kırışıklar onu olmak istemeyeceği kadar muzip göstermiştir. Toparlanıp ciddileşir.
"Hayır" der tüccar. "Görseydim de, onun sadece bir hayal olduğunu bilirdim."
Papaz, sivri bir bıçakla dürtülmüş gibi ani bir hareketle masaya yaklaşır ve tüccara öfkeyle sırıtarak  tehditkar bir tonda, "Eh o zaman inanacaksın demektir dostum, çünkü ben bir hayaletim" der.
Tüccar, saatini yeleğinin cebine sokuşturup önündeki kahvesinden bir yudum alırken, fincanın üzerinden de karşısında oturan papazı süzer. İşte o sırada papaz, tüccarın gözünün önünde sigara dumanı gibi saydamlaşıp dağılır ve uçup gider, kaybolur.
Fincan elinde öylece kalakalan tüccar, son yudumunu almadan kahvesini masaya bırakır ve etrafına kuşkulu gözlerle bakınır, birinci mevki neredeyse boştur. İkinci mevkiyle aralarındaki süt rengi buzlu camın ardından geçen bir iki gölge ve birinci mevkinin kanepelerinden birinde başı önüne düşmüş uyuklayan şişman bir memur dışında kimseleri göremez. Beyaz peşkirli garson da, birinci mevkinin büfesinde kendi işiyle meşguldür, Devlet Deniz Yolları'nın Paşabahçeye yaptırdığı kahve fincanlarını silip parlatmaktadır.
Tüccar, beyaz sakalını sıvazlayıp, vapura binmeden önce bir alacaklısıyla yaptığı rahatsız edici tartışmanın onu kötü etkilediğini düşünür ve tabakasından yassı bir sigara çıkarıp yakar, arkasına yaslanır. Kendi duyabileceği bir sesle, adeta fısıldayarak, "Zaten hayaldi" der. "Sadece hayaldi."

Kitaptan filme, ince bir hikaye...

Kendi kendiyle dalga geçebilmek, kendini hicvedebilmek, Türkiye'de pek bulunmayan meziyetlerden biri. Bu ülkede kişiler belki, ama kurumlar kendilerini asla ti'ye almaz! Ama kendine gülebilmek, bir olgunluk göstergesidir ve Disney Stüdyoları tarafından çekilip 2013'de vizyona giren"Saving Mr. Banks" filmi, bunun en iyi örneklerinden biri...
Açıkcası Disney filmleriyle ilk çocukluğum dışında pek ilgilenmedim, asla para verip bu çizgi romanları almadım, Mickey Mouse veya Donald Duck okumadım -kuzenlerim okurdu, onlara takılırdım. Gerçi bu tipleri severim, Disney filmlerini de yani yani seyrediyorum, çünkü en sevdiğim tıfıllara bir film izleteceksem mutlaka önce kendim izlerim ve içinde hoşlarına gitmeyecek çıkıntı bir yanın olup olmadığına bakarım. Walt Disney, gerçekten çok önemli biridir ve bir endüstridir elbette. Bugün hala, koca koca adamların bile "eğlenmek için Disney World"lara neden gittiklerini anlayamam. Çok Amerikandır, ama Disney fenomenini kabul ederim…
Senaryosunu Kelly Marcel ve Sue Smith'in yazdığı, John Lee Hancock tarafından yönetilen filmi, sadece Walt Disney hatırına ve anısına anmayı elbette düşünmezdim, ama bu film birçok bakımdan önemli. Şöyle…
Avustralyalı yazar Pamela Lynwood Travers'in ilk kez 1934'de Londra'da yayımladığı çocuk kitabı "Mary Poppins"i okumadım, okumayı da düşünmüyorum. Ama bu kitabı filme çekmek isteyen Walt Disney'in (Tom Hanks), çok aksi bir kadın olan yazarı ikna edebilmek amacıyla çalışıp didinmesini anlatan "Saving Mr. Banksfilmi, hele Disney'in ürettiği o ilk filmi görmüşseniz büyük anlam kazanıyor. Disney Stüdyolarında çekilen ve bir kısmında animasyon öğelerin de kullanıldığı 1964 yapımı "Mary Poppins" filmi, bugünün kıstasları ve zevklerine göre ilkel. Teatral oyunculukları ve müzikal öğeleriyle itici bile sayılabilir. Bugüne kadar gelmiş, unutulmamış şarkıları ise, daha o zaman Oscar ile ödüllendirilmiş Richard & Robert Sherman kardeşlerin eseri. Film 1965'de beş Oscar almış. Beni etkileyen yan tam da burada: "Mary Poppins" kitabının nasıl filme aktarıldığını ve yazarın hikayesine derin bağlılığını işleyen yeni "Saving Mr. Banks" filmi, Oscarlı "Mary Poppins" filmiyle kıyaslanamayacak kadar güzel ve sinema zevkiyle tekniğinin aynı firmanın kadrajı içinden bakıldığında bile nasıl geliştiğinin belgesi. Ve tabii bir firmanın kendi kült objesi haline gelmiş Walt Disney'i hem hicvedip hem de nasıl sevgiyle anabildiğinin olgunluk gmstergesi...
Yazar Travers, zengin bir aileye doğup güzel bir çocukluk geçirdikten sonra babası ölünce sefaletle tanışıyor ve Avustralya'dan Londra'ya gelip orada ucuz tiyatrolarda sahneye çıkıyor ve lezbiyen aşkı keşfettikten sonra sevgilisiyle beraber yaşarken bu kitabı yazıyor. Kitap çok tutunca devam kitapları da yazmış ve onlar da tutmuş. Disney de bir kitabı değil, iki kitabı naz alıyor filmine. Bu film, gördüğüm en kötü Disney filmi, ama daha sonra çekilen ve baş rolde "Saving Mr. Banks" filminde yazar Travers'i oynayan Emma Thomson'un başrol oynadığı sihirli dadı "Nanny McPhee" filmleri çok daha iyi ve eğlenceli…
"Saving Mr. Banks" filmindeki oyunculuklar iyi, bir kitabın nasıl filmleştirildiğini, yazarın filme doğrudan katkısını ve o çalışma ortamını görmek çok güzel, olayın 1964'de geçtiğini bilmek daha da güzel, -günümüzün sıkıcı malum döküntüleri yok. Filmde ne cep telefonu, ne hepsi spor ayakkabısına benzeyen birbirinin aynı otomobiller, ne de şehirli kompleksli Amerikalılar var. Herkes sevimli. Eh, bu bir Disney filmi! Asıl sıkıntı yazarda.
Filmin ikinci etkileyici yanı, bir yazarın hikayeleriyle olan bağı. Sahici yazarların neden günün her saati bin kişiyi ziyaret edip çene çalmadıklarını iyi anlatan yanları var. Ve her hikaye, az ya da çok yazarının kendi hayatından veya etrafındakilerin hayatından esinlenir ve bitmiş hikayelerin yazarlarıyla mistik bir bağlılığı vardır. "Saving Mr. Banks"de yazarın hikayesiyle duygusal ilişkisini çok gerçekçi net bir şekilde görüyoruz. Film, yazarın neden aksi biri olduğuğunu da açığa çıkaran sağlam psikolojik (hadi "duygu yüklü" diyelim) yanlara sahip. 2013 Yapımı filmin adı da oradan geliyor. Mary Popins romanındaki Baba figürü Mr. Banks'in, aslında yazarın babasından esinlenmiş olduğu anlaşılıyor. Disney, yazarın bir sırrını da, sadece yazarla paylaşmak üzere ortaya çıkarıyor. Disney'in filmindeki Mr. Banks, yazarla babası arasındaki kırgınlıkların tamiri, baba-kız sevgisinin tazelenmesine neden oluyor…
Asıl adı Helen Lynwood Goff olan yazar P. L. Travers'in adını, bir Aglosakson yazarlar antolojisinde bulamadım. 1828 yılında kurulmuş saygın Philipp Reclam jun. yayınevinin altıyüz sayfalık yazarlar antolojisinde Travers, nedense anılmaya layık bulunmamış. Travers, 23 Nisan 1996'da Londra'da doksanbeş yaşında hayata gözlerini yumdu. 1989'de mitler ve sembollerle ilgilenen ve kimsenin dikkatini çekmeyen son bir kitap yayımlamıştı, ama bu bir hikaye kitabı değildi. Hayatının son evresinde Mary Popins kitapları yazmak istemedi…
Bir kitabın nasıl ortaya çıktığını, hikaye kurgulamanın nasıl güzel ve eşsiz, benzersiz bir uğraş olduğunu bilen biri olarak, ünlü Türkçe kitapların hikayelerini anlatan filmleri beyaz perdede görmek isterdim. Yazarlar genellikle fazla para kazanmazlar, ama sadece yazı yazmanın ve kurgulamanın hazzı dünyanın hiçbir parasıya ölçülemeyecek kadar yüksektir. Bu suskun yalnız insanların hayalle gerçek arasında dolanan muazzam renkli hayatlarını anlamanın yolu, onları kitaplarının hikayeleri üzerinden tanımaktır. "Saving Mr. Banks", bu açıdan göz dolduran örnek bir film...