Kadını çizen romanların mefkûresi...

Sahilde çizgi roman okuma günümde kütüphanemde bulduğum eski Karaoğlan'ı okurken, gerçek bir nostalji dalgalanmasına maruz kaldım. Yani dalgaya kapılmış sandal misali, sinüs dalgalarından farksız bir aşağı bir yukarı ırgalanma durumu...
Almanya yolculuğum öncesi, orada talan edeceğim çizgi roman dükkanlarına girmeden önce kendi kütüphanemi iyice sallayıp bir sürü eski çizgi romanı sapır sapır döktükten sonra Aragones'den Sempe'ye, oradan Türkiye döküntüsü Zagor ve Mister No ciltleri arasından elbette Karaoğlan'ı seçtim. En nostaljik olanı Karaoğlan'dı. Daha ilkokula giderken ilk Karaoğlan cildini amcamdan hediye almıştım. O ânı hâlâ, çok iyi hatırlıyorum.
Bu ciltler artık basılmıyor. İtalyanlar kendi mallarını sattırmakta pek mahir. Teksas'ından Tommiks'ine ve Zagor'undan Kaptan Swing'ine kadar her halt var, ama Karaoğlan, Tolga, Tarkan yok. Olmalı mı? Eh!..
Mesela Kültür Bakanlığı gibi birşey olsa, bununla ilgilenirdi...
Eski türk filmlerinde Belgin Doruk ve muadili "esas kız"ların nasıl konuştuklarını hatırlayın!..
Genizden gelen ve "Je"li seslerin duyulduğu, bir tür amatör şımarıklık ve "masumiyet taklidi" içerir. Ok gibi kirpikler, sürmeli gözler, ay kaşlarla, dudaklarını uzata uzata konuşurlar...
Filmler siyah-beyaz olduğundan dudakların hangi cartlak kırmızıya boyandığını anlayamazsınız ve bunu düşünmezsiniz de, çünkü beyaz perdedeki kadınlar, o gri halleriyle ve mükemmel olmayan kusurlu güzellikleriyle eşsizdirler. İşte o kadınların hepsi, bir kadın tarafından seslendirilirdi ve onları şuh-şuh acaip "Je"li bir genizden sesle seslendiren kadını da kızkardeşim mükemmel taklit ederdi (ve ediyor!) Gözlerinizi kaparsınız ve Türk filmlerindeki başrol kadını seslendirmesini kardeşimden aynen dinleyebilirsiniz. Bizim kahkahalı dalga seanslarımızın vazgeçilmezidir. Ve ben Karaoğlan'ı okurken resmen o kadınların sesini duydum. Çünkü "Ti-yen-şan Canavarı" gibi yanlış yazılmış bir ad taşıyan canavarın (doğrusu "Tien Shan" olacak, Han Çincesinde "Tanrı Dağı" demek") başrolü oynadığı Karaoğlan albümünde kadınlar resmen Türk filmlerindeki repliklerle konuşuyorlardı ve ister istemez filmlerdeki seslerini de duyuyordunuz! Karaoğlan'da kadınlar, gözleri yaşlı zayıf yaratıklar olarak resmediliyorlar, "Altaylardan gelen yiğit"e asla dayanamayıp onunla hemek yatağa giriyorlar ve ondan tokat da yeseler bacaklarına sarılıyorlar! Bu Karaoğlan albümünde de, özgüvenli kadınlar kötü kadınlar olarak çizilmiş. Yani iyi kadın olmak için tokadı yiyip oturacaksın ve yoldan geçerken uğrayan serserilerin -Karaoğlan oldukları için- her istediğini yapacaksın -ki iyi kadın sayılabilesin. Onun dediğini yapmazsan, bir "kahpe" olarak öleceksin!..
Altaylardan gelen yiğit Karaoğlan'ın eskimesi ve ilgi görmemesi (son filmi tam bir flop idi) biraz da bu yüzden olmalı. Kartal Tibet'in baş rolü üslendiği Karaoğlan filmlerini de seyrettim elbette, ama bu filmlerde ve tabii çizgi romanda, hiç olmazsa erotik sınırlar dahilinde kadın bedeni de resmedilir, şimdinin çizgi romanlarında -hatta mizah dergilerinde- çıplaklığın esamisi yok...
Kitaptaki hikaye elbette sıradan Karaoğlan hikayesi, kitabı elbette fi tarihinde okudum, ama o zaman Çin'le ve Hindistan'la şimdiki kadar ilgilenmiyordum ve gördüğüm kadarıyla Suat Yalaz'ın çizdiği "Ti-yen-şan Mihracesi" ve kızı, Türklerin ilgisizliğine denk gelmiş de itirazsız okunmuş. Yoksa, Pekin'de neden "Arşidük" olmazsa, Tien Shan'da da o yüzden "Mihrace" olmaz. Tien Shan, asla Hint bölgesi olmamıştır. Çizgi romanın Hint kıyafetleri de hikaye gibi atmasyon. "Eh kurgudur, olabilir" diyebiliriz elbette, ama Tanrı Dağları'nda ahtapot... İşte bu biraz fazla geldi gibi oldu. Ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Asya'da kasırga gibi esen, Çalık, Baybora, Balaban gibi iyi tipleri/karakterleri olan Karaoğlan albümleri arasından bu albüm, günümüzün özgür ve özgüvenli kadınlar devrine oldukça ters. Aslında ben, Kanadalı ünlü çizer Seth'in edebi değer taşıyan ilginç çizgi romanlarından bahsedecektim. (Suat Yalaz da bir Kanadalıdan esinlenmiştir malum, Hal Foster'dan) Şimdi Almanya'da diğer Seth çizgi romanlarını da taze dalından koparıp okuduktan sonra yazacağım...

1937'de Beyoğlu'nda bir gece muhabbeti...

Aslında gecenin bir numaralı konusu, Amerika ve oradaki hayattı, ama Amerika'da piyasaya çıkar çıkmaz büyük ses getiren "Fareler ve insanlar" romanına geçilmiş, edebiyat muhabbeti başlamıştı. Prusyalı bir babanın oğlu John Steinbeck'in romanını başından sonuna yarım saatte bir güzel anlatan Fehmi Bey, sözlerini bitirince derin bir sessizlik oldu. Üzerinde tütün dumanının sis gibi salındığı ahşap masadaki beş bira bardağı, üçüncü kez tazelenmiş olmanın rehavetiyle yeniden havaya kaldırılıp tokuşturulmayı bekleyedursun, beş kişi arasında ve belki son yıllarda Beşiktaş'ta oturup da Londra üzerinden Amerikaya uçmuş tek kişi olan Fehmi, alkışlanmayı bekleyen sirk cambazları gibi iki yanındaki edebiyatçı arkadaşlarına baktı ve arkasına yaslanıp sağ eliyle bıyığını burdu. Fehmi, eski adamlar gibi, hatta Enver falan gibi bıyıklarını yukarıya kaldırmak için limon suyu bile kullanmaktaydı.
Son zamanda moda olan Hitler bıyığıyla Yahya Kemal'e benzemekten hoşnut Nazif Bey, başını gerdan kırar gibi yana eğerek, "İyi hikaye, ama biraz fazla bolşevik etkisi altında sanki" dedi. Ünlü şair gibi kiloluydu ve ciddiyeti asla elden bırakmazdı.
Karga burunlu fotör şapkalı Mehmet Bey, şapkasını baş parmağıyla geriye iterek, "Böyle bir romanı bu memlekette kimse basmaz" dedi. Fehmi neşeli bir kahkahayla, "Kaliforniya'da yasaklanma ihtimali var zaten, ama kimin umurunda. Kitap gerçekten iyi" deyip bıyıklarının ıslanmasına aldırmadan koca bir yudum aldı birasından. Mümtaz, bence biz de elaleme bakmayalım ve istediğimizi yazalım, sahici yazarlık da bunu gerektirmez mi?" diye ortaya bir soru atıp çekildi.
"Gerekir gerekmesine de, nerde o yazarlar, nerede o eserler?" deyip gülen Fehmi, sadece onun hissedebildiği kadar kayan protez cam gözünü şık bir hareketle göz boşluğunda düzeltti. Onun bu hareketine alışkın arkadaşları hiç oralı olmadan, övdüğü Kaliforniya şaraplarını damaklarında hissetmek adına biralarını yudumladılar. Zengin bir ailenin oğlu ve Türkiye'nin Amerikan büyükelçiliğinde katiplik yapmış olan Fehmi, Amerika'dan gelirken getirdiği bir sandık dolusu kitabı, daha gemide okumaya başladığını ve Doğu ekspresi Sirkeci garına ininceye kadar üç roman okuduğunu söyleyip, okuduğu romanları anlatmaktaydı.
Masadakiler, üçüncü bardakların son yudumlarını alırken, bir ara dört kişi birbirlerine bakıp "zamanı geldi" diyen ortak ifadenin güvencesiyle sustular. Pek konuşmayan Nizamettin, sinekkaydı traşlı yüzüne musallat olan sineği yeniden kovalayarak, "Fehmi, biz kararlaştırdığımız gibi bir edebiyat dergisi çıkarmak istiyoruz artık, Babıali'de eksikliği hissedilen bir şey, halk gazetelerdeki tefrika romanları deli gibi okuyor, bizim dergiyi de okur diyoruz" dedi.
Fehmi, biraz canının sıkıldığını belli etmemeye çalışarak, hafiften başını salladı ve Nizamettin'in sözünü bitirmesini bekledi.
"Amerika'ya son gidişinden önce burada toplanmıştık, hatırlarsın. Dönüşte senin pederden, dergi için başlangıç sermayesi ayarlayabileceğini söylemiştin. Dergide her hafta sen de kitap yazılarıyla katkıda bulunacaktın, eh malzemeyi getirmişsin. Başlangıç sıkıntısını atlattık mı tamamdır, gerisi gelir, dergi tutar. Eminiz." Nizamettin masaya doğru eğilerek, "değil mi Mehmetciğim?" dedi.
Mehmet, uzun bir cevap verip Nizamettin'in kurduğu ciddi atmosfere halel getirmemek adına, sadece "Evet evet" deyip somurduğu sigarasının dumanı ardına saklandı.
Fehmi, bu konuyu çabucak kapatıp Amerika maceralarını anlatmaya devam edebilmenin şevkiyle, "Valla şimdilik biraz zor, ama bir fırsatını bulursam pederle konuşmayı denerim" deyip, uzun bacaklı Amerikalı afetler konusuna geçti.
Fehmi'nin ipe un sermekte olduğunu anlayıp ilk tepkiyi veren, Mümtaz Bey oldu. Fehmi'nin bir Amerikalı sarışını nasıl tavladığını anlattığı sırada, "Fehmi, senin bir göz eksiğin olsa da, kimse anlayamıyor, inan" dedi. Fehmi bir kahkaha daha atıp, "sevecen bir bakış insanı sempatik yapıyor mirim, karşı tarafın da ilgi varsa..."
Mehmet, sigarasından bir nefes daha çekti ve başını kaldırıp ağzını hafif açarak, "Senin hangi gözün camdı?" diye sordu. Bunu söylerken sigara dumanı ağzından, rüzgardaki mangal ateşi gibi savrularak çıkmıştı.
Fehmi Bey, başparmaklarını pantolon askısına takarak arkasına yaslandı ve "Sağ gözüm" deyip sırıttı.
Mehmet, "Hah işte" dedi. "O gözün daha sempatik ve daha anlamlı bakıyor."
Denize düşen Fehmi, önündeki bira bardağına sarılırken, dört arkadaşı da birer kahkahayla geceyi onurlandırdılar ve bardaklarını son kez tokuşturup sağlığa kadeh kaldırdılar. Fehmi Beyle son kez...

Tanıyamamak...

Bir insan bedeninin her yedi ila on yıl arasında tüm hücrelerinin yenilendiği söylenir. Ama bazı organların kendi kendini yenilemesi biraz daha uzun sürer. Yanılmıyorsam bağırsaklar kendilerini onaltı yılda tamamen yenilemiş oluyorlar. Beyin hücrelerinin kendilerini yenilemediği söylenirdi, bunun da tam doğru olmayıp bir tür hurafe olduğu ortaya çıktı. Kısacası her insan, en fazla yirmi yılda bir, daha önceki yirmi yıllık bedeninden neredeyse tamamen farklı bir beden taşıyor. Burada "Taşıyor" sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü biz kendimize, "Yaw ben gene aynıyım işte" diyoruz, güya değişmiyoruz, "Sadece biraz daha yaşlandım o kadar" diyoruz. E öyle değil işte...
İnsanların fikirleri, kısmen karakterleri, dünyaya bakışları da değişiyor, ama biz kendimizi hala "aynı kendimiz" saydığımızdan, bu değişiklikleri ya görmüyoruz, ya da farkına varabildiklerimizi -kendimizce- doğal bir proses sayıyoruz...
Geçenlerde Avrupalı bir arkadaşım önüme bir fotoraf koydu ve sordu: "Bu kim?" Açıkçası hemen kestirip attım, "Tanımıyorum" dedim. "İyi bak, tanımıyor olamazsın" deyince, gide-gele birkaç dakika dikizleyip, "Cık" dedim. tanıdığım hiç kimseye uzaktan-yakından benzemiyordu...
Sonra bana bir ad söyledi...
Son on yıldır, ya da şöyle, "bedenimi tamamen yenilediğim son 20 yıl zarfında" birini tanıyamamak konusunda kendi kendime bu kadar şaşmamıştım. Resmine baktığım kişi, altı yıl boyunca içtiğim su ayrı gitmeyen Avrupalı bir arkadaşımdı ve kendisiyle en son yedi-sekiz yıl önce uzak bir yerde, başka bir kıtada buluşmuştuk ve o dönemden sonra haberleşmelerimiz azalmış, son birkaç yıldır da tamamen durmuştu...
Ben resimde, tanıdığım dostumu ararken, allak-bullak bir vaziyette, bağımızın kopma nedenlerini de düşündüm ve vardığım sonuç, ancak böyle anlarda idrak edilebilecek cinstendi: Değişmiştik -hem de nasıl...
İnsanlar değişince, değişmeden önceki bedenlerinden değil sadece, o süreçteki atmosferlerinden de ayrılıyorlar. İlgi alanlarından düşünce biçimlerine, yaşadığınız yerden dostlarınıza kadar bir dizi değişim de o bedensel değişimi izliyor. Hayat biraz da böyle birşey zaten. Ben onun resminde yarım saat boyunca tanıdığım kişiyi aradım. Sadece gözleri ve burnu dostumunkilere benziyordu. Son dönemde fikren ayrıldığımızı, anlaşamadığımızı biliyordum, ama bir insanın bedenen de bu kadar değişebileceğini hiç düşünmemiştim...
Yıllar sonra beni telefonla aradı...
Fikir ayrılıklarının ve farklı insanlar haline gelmenin bir öneminin kalmadığı yerde buluştuk: Seslerimizde...
"Bir insan ne kadar değişirse değişsin, iki şeyi pek değişmez: Sesi ve hareket etme biçimi". Bunlar da onun sözleri. Ben telefonda ona, ne kadar değişmiş olduğunu "anlata anlata bitiremedim", o da bana, benim tanımadığım Güney Afrikalı bir dostunu havaalanında, davranış biçiminden nasıl tanıdığını anlattı. "Yoksa tanımam mümkün değildi, adam tamamen değişmişti" dedi!..
Şimdi, yeniden alışma faslı. Ve yalnız telefonla görüşüyoruz. Ben de "değişmediğim" konusunda umutsuzca kanıt sunmak ister gibi telefonda ona "Türkiye'nin berbat siyasi durumu"nu falan anlatıyorum. Eh, değişmeyen şeylerden biri de bu! Yani!..

Bir kaçış ve tesadüf hikayesi...

Tüm kaçışlar, aslında az veya çok kendinden ve dayatan gerçeklerden kaçıştır. Hayatınızın bir yerinde, eğer göründüğünüz ile olduğunuz haliniz arasında bir kopuş yaşarsanız, ya onunla yüzleşir ya da ondan kaçarsanız. İnsanlar kaçmaya yatkındır, zira hesaba çekilmek, hesap vermek, ne kadar haklı olursanız olun bir yerde can sıkıcıdır ve sıkıntıya gelemeyenler genellikle kaçar...
1980'li yıllarda Türkiye'yi terkedip yutdışında iltica edecek ülke arayanlar da böyleydi. Sonra onların sahiden kaçmak zorunda kalanları, bulundukları ülkelere iltica ettiler. Yunan adalarına gelip Türk sahillerini seyrederken Uzo içip aşlayan ve saz çalanlar da çoktu ve hiçbiri, yaşadığı sürgünü haketmemişti, tamamına yakını sadece fikirleri yüzünden cezalandırılmışlardı. Ama bir de, yaptığı haksızlıklar ve yolsuzluklar nedeniyle içinde bir an bile durmadan rahatsızlık veren kurtçuklarla yaşayanlar da var. Hiç bir gerçek hukuk devletine sığınamayacak ve ancak parayla doymak bilmez birilerini satın alabildiği ölçüde -bir süreliğine- kaçabilecek olanlar...
Dünyanın henüz bugünkü kadar küçük olmadığı günlerde, aykırı mizah anlayışıyla ünlü İngiliz yazar Noel Coward, Londra'da oturan yirmi ünlü kişiye, içeriği aynı olan yirmi mektup yazmış ve acil postayla göndermiş. Mektupta aşağı yukarı şöyle bir cümle varmış: "Her şey ortaya çıktı, henüz kaçabilecekken kaç."
Ne olmuş dersiniz? O yirmi kişi de şehri aniden terketmişler...
Bugün Türkiye'nin haline bakarak, o yirmi kişinin kaçmak yerine, mektubu yazan yazarı yakalatıp -şakaymış falan demeden- en derin zindanlardan birine attırabileceklerini tahmin edebiliyoruz, ama sahiden de hep böyle mi olur, yani Türkiye'deki gibi dünya tersine mi işler? Hiç sanmıyorum. Zira tesadüfler, hiç ummadığınız bir biçimde işleyip, olağanüstü zamanların olağan zamanlara dönmesini sağlayıp, rahata alışmışlar için yeni bir kaçaklar dalgasına yol açabilir. Avustralya'da yün fiyatlarının yüzde seksen artacağını öğrenip asrının vurgununu vuran adamın hikayesini biliyor musunuz?
Evsiz barksız bir adam 1870 yılında Sydney'de limanda oltasıyla bir köpek balığı yakalıyor ve balığın midesinde bulduğu gazeteyi okuyup, şehrin yün tüccarlarından birine gidiyor ve bir iş öneriyor:
"Güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgilere göre yün fiyatları yüzde 80 artacak. kara yarı yarıya ortak olursak, size kanıt sunarım." Tüccar razı oluyor, anlaşmayı yapıyorlar ve adam, köpek balığının midesinden çıkarttığı gazete parçasını gösteriyor.
"Bu gazete, Sydney'e bir hafta sonra gelecek olan gazete. Köpekbalıkları gemilerden çok daha hızlı yüzerler. Gazetede, Fransa'nın Prusya'ya savaş ilan ettiği yazıyor. Gazete, bir asker paltosu parçasının cebinde, köpekbalığının cebindeydi. Yani çok sayıda üniforma ve asker paltosuna gerek duyulacak, yüklü miktarda yün teslimatını en hızlı yapabilecek yer de Avustralya."
Kendi gerçeğinden kaçıp limana sığınmış olan bu evsiz barksız adam bir anda zengin olmuş, ama Avustralya da hızlı haberleşmenin önemini kavrayıp bir yıl sonra Asya kıtasına telgraf telleriyle bağlanmış. Şimdi internetle herkes birbirine bağlı, dünyanın herhangi bir yerinde olan önemli bir olayı anında öğrenmek mümkün. O yüzden kaçmak da eskisi kadar kolay değil, pek anlamlı da değil. Kaçtığınız gerçek, her zaman bir tık ötenizde...

Adalar vapuru birinci mevkide iki kişi...

1930'lu yılların başı, iki yaşlı adam Adalar vapurunda birinci mevkide aynı yuvarlak masanın kenarına ilişmiş, sohbet ediyorlar. Bembeyaz sakallı Rum tüccar, bir sessizlik anında az şekerli kahvesini höpürdetirken, kolalı dik yakalı papaz da yuvarlak masanın üzerinde duran Cumhuriyet gazetesine bir göz gezdiriyor, sonra yakın gözlüklerinin üzerinden tüccara dik dik bakıyor. Prens adalarının ilki Kınalıada'ya yanaşmalarına daha bir saate yakın zaman var. Sohbet konusu tıkanmış, ilerlememekte.
Tüccar, yeleğinin cebinden çıkardığı köstekli saatinin kapağını açarken, papaza hiç bakmadan, "Hayır, ben hayaletlere inanmıyorum" diyor. Bu sözü değişik versiyonlarda üçüncü kez tekrarladığından, aslında sohbet birmiş de sayılabilir, ama papaz pes etmek istememiyor. Akşam vapuru neredeyse tamamen boş, etrafta yeni bir sohbet başlatmaya değecek bir birinci mevki sakini de görünmüyor.
Papaz, koltuğuna yaslanıp, sivri sakalıyla tüccarı hedef alarak başını kaldırıp, "Ama bir hayalet görseydiniz inanırdınız değil mi mirim?" diye alaycı bir ifadeyle sorar. Gülümserken yüzündeki kırışıklar onu olmak istemeyeceği kadar muzip göstermiştir. Toparlanıp ciddileşir.
"Hayır" der tüccar. "Görseydim de, onun sadece bir hayal olduğunu bilirdim."
Papaz, sivri bir bıçakla dürtülmüş gibi ani bir hareketle masaya yaklaşır ve tüccara öfkeyle sırıtarak  tehditkar bir tonda, "Eh o zaman inanacaksın demektir dostum, çünkü ben bir hayaletim" der.
Tüccar, saatini yeleğinin cebine sokuşturup önündeki kahvesinden bir yudum alırken, fincanın üzerinden de karşısında oturan papazı süzer. İşte o sırada papaz, tüccarın gözünün önünde sigara dumanı gibi saydamlaşıp dağılır ve uçup gider, kaybolur.
Fincan elinde öylece kalakalan tüccar, son yudumunu almadan kahvesini masaya bırakır ve etrafına kuşkulu gözlerle bakınır, birinci mevki neredeyse boştur. İkinci mevkiyle aralarındaki süt rengi buzlu camın ardından geçen bir iki gölge ve birinci mevkinin kanepelerinden birinde başı önüne düşmüş uyuklayan şişman bir memur dışında kimseleri göremez. Beyaz peşkirli garson da, birinci mevkinin büfesinde kendi işiyle meşguldür, Devlet Deniz Yolları'nın Paşabahçeye yaptırdığı kahve fincanlarını silip parlatmaktadır.
Tüccar, beyaz sakalını sıvazlayıp, vapura binmeden önce bir alacaklısıyla yaptığı rahatsız edici tartışmanın onu kötü etkilediğini düşünür ve tabakasından yassı bir sigara çıkarıp yakar, arkasına yaslanır. Kendi duyabileceği bir sesle, adeta fısıldayarak, "Zaten hayaldi" der. "Sadece hayaldi."

Kitaptan filme, ince bir hikaye...

Kendi kendiyle dalga geçebilmek, kendini hicvedebilmek, Türkiye'de pek bulunmayan meziyetlerden biri. Bu ülkede kişiler belki, ama kurumlar kendilerini asla ti'ye almaz! Ama kendine gülebilmek, bir olgunluk göstergesidir ve Disney Stüdyoları tarafından çekilip 2013'de vizyona giren"Saving Mr. Banks" filmi, bunun en iyi örneklerinden biri...
Açıkcası Disney filmleriyle ilk çocukluğum dışında pek ilgilenmedim, asla para verip bu çizgi romanları almadım, Mickey Mouse veya Donald Duck okumadım -kuzenlerim okurdu, onlara takılırdım. Gerçi bu tipleri severim, Disney filmlerini de yani yani seyrediyorum, çünkü en sevdiğim tıfıllara bir film izleteceksem mutlaka önce kendim izlerim ve içinde hoşlarına gitmeyecek çıkıntı bir yanın olup olmadığına bakarım. Walt Disney, gerçekten çok önemli biridir ve bir endüstridir elbette. Bugün hala, koca koca adamların bile "eğlenmek için Disney World"lara neden gittiklerini anlayamam. Çok Amerikandır, ama Disney fenomenini kabul ederim…
Senaryosunu Kelly Marcel ve Sue Smith'in yazdığı, John Lee Hancock tarafından yönetilen filmi, sadece Walt Disney hatırına ve anısına anmayı elbette düşünmezdim, ama bu film birçok bakımdan önemli. Şöyle…
Avustralyalı yazar Pamela Lynwood Travers'in ilk kez 1934'de Londra'da yayımladığı çocuk kitabı "Mary Poppins"i okumadım, okumayı da düşünmüyorum. Ama bu kitabı filme çekmek isteyen Walt Disney'in (Tom Hanks), çok aksi bir kadın olan yazarı ikna edebilmek amacıyla çalışıp didinmesini anlatan "Saving Mr. Banks" filmi, hele Disney'in ürettiği o ilk filmi görmüşseniz büyük anlam kazanıyor. Disney Stüdyolarında çekilen ve bir kısmında animasyon öğelerin de kullanıldığı 1964 yapımı "Mary Poppins" filmi, bugünün kıstasları ve zevklerine göre ilkel. Teatral oyunculukları ve müzikal öğeleriyle itici bile sayılabilir. Bugüne kadar gelmiş, unutulmamış şarkıları ise, daha o zaman Oscar ile ödüllendirilmiş Richard & Robert Sherman kardeşlerin eseri. Film 1965'de beş Oscar almış. Beni etkileyen yan tam da burada: "Mary Poppins" kitabının nasıl filme aktarıldığını ve yazarın hikayesine derin bağlılığını işleyen yeni "Saving Mr. Banks" filmi, Oscarlı "Mary Poppins" filmiyle kıyaslanamayacak kadar güzel ve sinema zevkiyle tekniğinin aynı firmanın kadrajı içinden bakıldığında bile nasıl geliştiğinin belgesi. Ve tabii bir firmanın kendi kült objesi haline gelmiş Walt Disney'i hem hicvedip hem de nasıl sevgiyle anabildiğinin olgunluk gmstergesi...
Yazar Travers, zengin bir aileye doğup güzel bir çocukluk geçirdikten sonra babası ölünce sefaletle tanışıyor ve Avustralya'dan Londra'ya gelip orada ucuz tiyatrolarda sahneye çıkıyor ve lezbiyen aşkı keşfettikten sonra sevgilisiyle beraber yaşarken bu kitabı yazıyor. Kitap çok tutunca devam kitapları da yazmış ve onlar da tutmuş. Disney de bir kitabı değil, iki kitabı naz alıyor filmine. Bu film, gördüğüm en kötü Disney filmi, ama daha sonra çekilen ve baş rolde "Saving Mr. Banks" filminde yazar Travers'i oynayan Emma Thomson'un başrol oynadığı sihirli dadı "Nanny McPhee" filmleri çok daha iyi ve eğlenceli…
"Saving Mr. Banks" filmindeki oyunculuklar iyi, bir kitabın nasıl filmleştirildiğini, yazarın filme doğrudan katkısını ve o çalışma ortamını görmek çok güzel, olayın 1964'de geçtiğini bilmek daha da güzel, -günümüzün sıkıcı malum döküntüleri yok. Filmde ne cep telefonu, ne hepsi spor ayakkabısına benzeyen birbirinin aynı otomobiller, ne de şehirli kompleksli Amerikalılar var. Herkes sevimli. Eh, bu bir Disney filmi! Asıl sıkıntı yazarda.
Filmin ikinci etkileyici yanı, bir yazarın hikayeleriyle olan bağı. Sahici yazarların neden günün her saati bin kişiyi ziyaret edip çene çalmadıklarını iyi anlatan yanları var. Ve her hikaye, az ya da çok yazarının kendi hayatından veya etrafındakilerin hayatından esinlenir ve bitmiş hikayelerin yazarlarıyla mistik bir bağlılığı vardır. "Saving Mr. Banks"de yazarın hikayesiyle duygusal ilişkisini çok gerçekçi net bir şekilde görüyoruz. Film, yazarın neden aksi biri olduğuğunu da açığa çıkaran sağlam psikolojik (hadi "duygu yüklü" diyelim) yanlara sahip. 2013 Yapımı filmin adı da oradan geliyor. Mary Popins romanındaki Baba figürü Mr. Banks'in, aslında yazarın babasından esinlenmiş olduğu anlaşılıyor. Disney, yazarın bir sırrını da, sadece yazarla paylaşmak üzere ortaya çıkarıyor. Disney'in filmindeki Mr. Banks, yazarla babası arasındaki kırgınlıkların tamiri, baba-kız sevgisinin tazelenmesine neden oluyor…
Asıl adı Helen Lynwood Goff olan yazar P. L. Travers'in adını, bir Aglosakson yazarlar antolojisinde bulamadım. 1828 yılında kurulmuş saygın Philipp Reclam jun. yayınevinin altıyüz sayfalık yazarlar antolojisinde Travers, nedense anılmaya layık bulunmamış. Travers, 23 Nisan 1996'da Londra'da doksanbeş yaşında hayata gözlerini yumdu. 1989'de mitler ve sembollerle ilgilenen ve kimsenin dikkatini çekmeyen son bir kitap yayımlamıştı, ama bu bir hikaye kitabı değildi. Hayatının son evresinde Mary Popins kitapları yazmak istemedi…
Bir kitabın nasıl ortaya çıktığını, hikaye kurgulamanın nasıl güzel ve eşsiz, benzersiz bir uğraş olduğunu bilen biri olarak, ünlü Türkçe kitapların hikayelerini anlatan filmleri beyaz perdede görmek isterdim. Yazarlar genellikle fazla para kazanmazlar, ama sadece yazı yazmanın ve kurgulamanın hazzı dünyanın hiçbir parasıya ölçülemeyecek kadar yüksektir. Bu suskun yalnız insanların hayalle gerçek arasında dolanan muazzam renkli hayatlarını anlamanın yolu, onları kitaplarının hikayeleri üzerinden tanımaktır. "Saving Mr. Banks", bu açıdan göz dolduran örnek bir film...

Büyük Budapeşte Oteli'nin lobisinde müzik...

Bu yıl seyrettiğim en iyi film, "The Grand Budapest Hotel", detayları iğne oyası gibi işlenmiş tam bir grotesk komedi, -trajikomedi de diyebiliriz. "Büyük Budapeşte Oteli"ni önce müziği üzerinden tanıdım. Dünya basınında, hakkında iyi eleştiriler okuduğum filmlerin müziğini mutlaka bulup dinlerim, bazıları hayal kırıklığı da olabiliyor, ama bu filmin Alexandre Desplat tarafından yapılmış müziğini "çalışırken dinlenen müzikler" listeme hemen ekledim ve filmi görmek için bir fırsat kolladım...
O fırsatı dün Beyoğlu Fitaş'da yakaladım, hem de önce Pera Palas otelin lobisinde çay eşliğinde filmin müziğini dinledikten sonra! Bence bu filmin en güzel yanı, kurduğu fantastik atmosferi ve en küçük rolleri bile yetenekli aktörlere-aktristlere bırakılmış detay zenginliği, konunun öngörülemez bir yol haritasına sahip olması ve Anglosakson piyasa sinemasından öğeler de kullanmasına rağmen, ona aykırı yanlarının kesinlikle ağır basması...
Rejisör Wes Anderson, favori rejisörlerimden değil, absürd yanını sevdiğim bir sanatçı, bu filmi de diğerlerinden çok farklı değil, ama filmde küçücük bir rolü olan aktör Bill Muray'ın deyimiyle "Şimdiye dek çevirdiği en iyi film..."
Beni bu yazıyı yazmaya iten iki konu var. Birincisi, rejisörün filmi çekme nedeni...
Wes Anderson, Stefan Zweig'ın üç romanını okuduktan sonra bu filmi çekmeyi düşünmüş. Burada konunun bam teli, Anderson'un Stefan Zweig'ın hangi romanlarını okuduğundan çok, yazarı daha önce hiç duymamış olması! Halbuki Türkiye'de azıcık kitap mürekkebi yalamış herkes, "Yıldızın Parladığı Anlar"ı (yani onun sadece İstanbul'un alınışıyla ilgili bölümü) mutlaka okumuştur, çünkü bu kitap, öğretmenlerin sağcı-solcu diye birbirinden sentezle ayrılmadan önce ve sonra, talebelere önerilen az sayıda "yabancı kitap"tan biridir. Stefan Zweig, çağdaşları arasında da özel bir yere sahiptir. Nazilerden kaçıp sığındığı ABD'de savaşın ortasında karısıyla birlikte hayatına son vermesi sansasyonu bir yana, oldukça basit bir dil kullanan, iyi bir anlatıcıdır, biyografi kitapları da bugün bile popüler olmayı sürdürür falan. Anlaşılan bu gerçek, rejisörümüzün çeperine, ancak 45 yaşındayken uğramış...
Filmi yazı konusu yapan ikinci konu, atmosferi...
Bu fenomeni gözüme sokan büyük Japon filmci Hayao Miyazaki'yi anmadan edemeyeceğim. Filmlerinde Japonca konuşup birbirini Japon geleneğinde olduğu gibi eğilerek selamlayan tiplerini Bavyera veya İsviçre kırsalı gibi yerlerde yaşatıyordu. "Mutlu taşra" atmosferi kurmak için o bölgelerdeki mimariye benzer evler çiziyor, oradaki nehirleri, dükkanları, o örneğe göre çiziyordu ve zaman olarak da 1950'li yılların başından esinleniyordu. Bu filmin tarihi kısmı 1930'lu yılların başı ile 1945 arası bir dönemde, Alp Dağlarındaki "Zubrovka Cumhuriyeti" adlı hayali bir ülkede geçiyor, elbette ana dili Almanca olan bir yer. Burada, artık uzatmaları oynayan bir masal dünyasını otelinde yaşatmak için "elinden ve belinden geleni ardına komayan" otel müdürü Gustave H. (Ralph Fiennes) ve otelin Müslüman komisi Zero'nun (Tony Revolori)'nin hikayesi hızlı geri dünüşlerle ve zaman içinde sıçramalarla anlatılıyor. Bu sıçramaları en abartılı biçimde filmin başında görüyoruz ve absürd komedi tadını da daha filmin başında alıyoruz. Rejisör bu tadı pekiştirmek istediğinden olacak, türün en iyi örneği "The Fearless Vampire Killers" (Roman Polanski, 1967) filmini çağrıştıracak sahneler koymuş filme, mesela karda kayakla kötü adam kovalama sahnesi ve orada kullanılan abartı, aynen Polanski!..
Film dünyada film eleştirmenlerinin haklı olarak göklere çıkardığı bir Britanya-Almanya ortak yapımı. 2013'ün Ocak-Mart aralığında çeşitli yerlerde çekilmiş, ama optik bu kadar güzelliği bir arada görünce, elbette görüntülere takıyorsunuz. Mesela filmdeki otel bir tasarım -hem de gerçek görünmesi için orijinal bina boyutuna yakın ebadlarda üretilmiş bir maket. Filmde daima, Mustafa Kemal ve Enver Paşa'nın da Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında birkaç kez kura gittikleri Karlsbad'dan örnek alınmış. Filmde dağbaşındaki geyik heykeli de Karlsbad'da. Buradaki "Palace Bristol Hotel", Budapeşte Oteli'ne benziyor. İç mekan tasarımı için, "Jugend Stil" ornamentlerden ve eski "Görlitz Alışveriş Merkezi" dekorasyonu, estetiği kullanılmış. Filmde kullanılan dağların bile örneklere bakıp yeniden tasarlanması falan elbette etkileyici ve rejisörün nasıl ince bir iş ürettiğini gösterir, ama bir detay, benim rejisöre saygımda tavan yaptırdı...
Filmi gördüyseniz mutlaka dikkatinizi çekmiştir: "Elmalı Genç."  Wes Anderson, bu tabloyu, Michael Taylor'a gerçekten sipariş vermiş ve ressam da oturup bu resmi yapmış, hem de -istek üzerine- 16'ıncı yüzyılın Floransalı fresk ressamı Agnolo Bronzino'nun tarzına uygun şekilde....
Gelelim filmin atmosferine. Bence filmin en hoş yanı da, kayıp Avusturya-Macaristan kültürünü popüler ve komik bir sosla seyirciye sunması. Filmdeki masal dünyasına bir kabus gibi düşen Nazi kopyası faşistler ve onlarla işbirliği yapan tamahkar katiller olmasaydı, günümüzün popüler sinemasında sıklıkla "kötü adam" rollerini üslenmeye devam eden Alman kültürü bambaşka bir yerde olurdu, -şimdi heryer Anglosakson kültürü olmazdı. Hatta şunu da yazmadan edemeyeceğim: Eğer o Nazi devri ve iki Dünya Savaşı yenilgisi yaşanmasaydı, bugün Charlie Chaplin yerine Karl Valentin diye birinden bahsediyor olacaktık. Ama bu başka bir yazı konusu...

Karikatürist ruhu ve Sergio Aragonés...

Seksenli yıllardaydı, bir grup Alman öğrenciyle birlikte tanınmış bir Avrupalı çizgi roman çizeri ve karikatüristinin evindeydim. Daha önce bir ressam evi görmüştüm, ama ilk kez bir profesyonel çizerin evindeydim. Bize şöyle bir bakan adam, bana dönüp, "Bunların içinde çizer olan sensin değil mi?" deyince, önce kekeledim. Benden önce diğerleri, "Evet" dedi. O evde kocaman bir Turhan Selçuk kitabı açıldı, ardından Gırgır başsayfaları geldi. Adam benim Türk olduğumu öğrenince, kütüphanesinden çıkarıp göstermişti…
Çizerler birbirini gözünden tanır. O zamanlar karikatür falan çiziyordum, Berlin'deki çizgi roman çevresinin çevresinde veya içinde, o bambaşka atmosferde nefes almak çok güzeldi. Ama çok uzun zamandan beri çizmiyorum. Bu arada Penguen'cilerden ve LeMan'cılardan çizerlerle tanışmış olmak şerefine sahibim, ama burada onlardan değil, toy bir öğrenciyken Hamburg'da Sergio Aragones karikatürleriyle nasıl tanıştığımdan bahsedeceğim. Bu benim dünya çizerlerlerinin dünyasıyla da ilk tanışmamdı. Kitapçıların tozunu atmaya başlamadan önceydi (çünkü henüz yeterince Almanca bilmiyordum). Kitapları henüz okuyamamanın acısını çıkarmak için, mizah dergilerine ve çizgi romanlara daldım. Daha ilk günlerimde MAD dergisini keşfettim. Bu kült dergi, Amerikalıların bütün Dünya'da satılan, ve o zamanlar Rus Krokodil dergisinden sonra dünyanın en yüksek tirajlı mizah dergisiydi ve adını Türkiye'deyken duymuş ama hiç görmemiştim. Dünyada üçüncü sırada elbette Gırgır dergisinin bulunduğu yıllardı. İşte o dergide ilk dikkatimi çeken, Sergio Aragonés'in karikatürleri oldu -çünkü kenar süsü gibi, sayfaların hemen kenarında sinek kadar küçük, basit ama komik şeylerdi. Dergide elbette başka iyi çizerler de vardı, Al Jaffee ve diğerleri. Mesela bir ara Don Martin karikatürlerine bir gün güldüğümü bile hatırlarım, ama Sergio Aragonés gibi, bu kadar az çizgizle bu kadar mimik/karakter ifade edebilen ve yazıya gerek duymadan bu kadar çok şey söyleyebileni azdır. Üstelik fonda ayrıntıya falan da pek ihtiyaç duymuyordu…
1937'de İspanya'da doğan çizerin ailesi Meksika'ya göçmüş, o da orada mimarlık eğitimi sırasında çizerliğe başlamış. 1962'de ABD'ye gitmiş ve orada kısa sürede MAD dergisinin asıl çizerleri listesine girmiş. Bu derginin Metüst'ü gibi biri olmuş. Bu sıralar başka işlerle de uğraşıyor, çünkü dergi 2009'dan beri aylık yayınlanamıyor, yılda dört kez çıkıyor…
Geçtiğimiz günlerde kızkardeşimin bana özellikle arayıp-bulup getirdiği bir İspanyol çizgi romanının arka kapağında, onun ayrı çizgi roman olarak ürettiği tipi Groo'nun reklamını gördüm. Kitabı elbette daha önce okumuştum (onun çizdiği çizgi-kitapların hepsini okudum). Ve Aragonés, orada bana çizmek zevkini yeniden hatırlattı. iPad'ime özel bir çizerlik App'i indirip, yukarıda gördüğünüz resmi iPad'de yaptım. Büyük ustaya minik bir Selam olsun diye!..
Huzurlarınızda, Sergio Aragones'in "Barbar Groo"su…
Çakaldan bozma köpeğiyle, hayali Conan'vari bir dünyada kasırga gibi esiyor ve muktedirleri biçerken Allah yarattı demiyor!..

Otel ve koku...

Eskiler, "Gökyüzünün altında yeni birşey yoktur" derken, insan oğluna/kızına dair aynı şeylerin farklı şekillerde ifade edilip durduğunu söylerler. Afrikalıların, "Her çiçeğin kokusu kendine hastır" atasözünü Cicero, kendi dilinde, "Parfüm değil, bizzat kendisi kokan kadın, en güzel kokan kadındır" diye ifade etmiştir. Tabii bu sözün sahibi olan kişi bir Romalı, hamamın mucidi bir kültürden geliyor. Hamamlar, bu toprakların da en özel yerlerindendir, mesela Trabzon'daki Selçuklu hamamını severim ve bu yapının halen hamam olarak çalıştırıldığına inanamayan birkaç yabancı dostumun da oraya girmesine sebep oldum. Ama bu yazıda beni ilgilendiren asıl konu, otellerdeki kokular.
Odanıza daha girerken sizin dikkatinizi, odanızı gösteren otel görevlisine değil, kendisine çekmeyi başaran oda kokusu. Ben bu konuda bütün dünya otelerinin birleşip insanlara bir komplo kurduğunu ve hepsinin o ucuz ve insanı bezdiren deterjan kokusunu bilerek benimsediklerini düşünüyorum. Burnum, Partick Süskind'in iğrenç kurbağası Grenouille kadar keskin değil, Süskind gibi geriye dönüşler kullanmayan fonetik dilli bir yazar gibi koku üzerinden macera aradığım da yok, ama Türkiye'sinden Çin'ine kadar otellerin neden o ucuz ve itici "temizlik deterjanı kokukusu"nu tercih ettiklerini merak ediyorum.
Yıllar önce daha Sulukule katledilmemiş ve sevgili şen Çingeneler orada müzik yapıp İstanbulluları eğlendirirken, yabancı bir fotorafçıyla bir eve misafir olmuştum. Çamaşırsuyu kokusunu daha önce de duymuş olmakla birlikte, artık bu kokunun adı geçince aklıma o Çingene evi gelir. Evsahibimiz kadıncağız, onlara "pis" demekte bir bahis görmeyen yurdum insanına inat, mikrocerrahi veya uzay istasyonundan daha temiz bir evde ağırladı bizi, ama anlaşılan çamaşır suyunu sık kullanıyordu ve bu kokuya artık alışmıştı.
Güney Çin'de nisbeten bakir ve temiz doğanın ortasında kaldığım otelde, gene o Türkiye'deki otellerden tanıdığım kokuyu duyunca memlekete gelmiş gibi olmak istemedim, zira amaç, memleketin "siyasi" havasından uzaklaşmak ve dostlarımla birlikte olmaktı. Gittiğim bölgenin en yakınındaki şehrin adı Guilin, "Güzel kokan çiçekler ormanı şehri" anlamına geliyor -ve doğru! Şehir resmen bölgenin tarçın çiçekleri tarafından parfümlenmiş vaziyette. Nereye giderseniz gidin, onca bisikletli ve mororsikletten bozma mini kamyonetli Çinlinin ve sallapati eski arabanın egsoz gazını takmadan, şehir muhteşem kokuyor. Ama oteller öyle kokmuyor elbette. "Aşırı temizlikten" olacak, girince heryer Kırşehir'deki veya geçen gün kaldığım Bergama'daki oteller kıvamında. Ama dışarıya, doğaya çıkınca heryer tarçın çiçeği.
Bu koku işini dindarların pek takmadığı gibi bir önyargıya sahibim, cami avlularında satılan hacı misleri, gül suları ve benzerleri, hiç hazzedilecek şeyler değildir, ama eski Mısırlıların "Güzel kokusuz geçen bir gün, kayıp bir gündür" sözünü de unutmayalım. Bu sözün, "gülmeden geçen bir gün...", "çalışmadan geçen bir gün..." falan gibi sonradan türetilmiş versiyonları da bulunmaktadır. Çin'de -hem de Beijing'de- duyduğum kadın kokularının Türkiye'deki çakma kadın parfümlerinden daha kötü olduklarını söyleyebilirim, -bir farkla: Çinli kadınların sürdükleri, buradakiler gibi gaz kokmuyor.
Vietnam'a komşu Guangxi eyaletinin ortasında bir yerde tropikal atmosferin hep yağmurlu mevsiminde doğada hayatımın yağmuruna yakalanıp iliklerime kadar ıslandıktan sonra aynı otele döndüğümde, sıcak bir banyo sayesinde titremeyi kesip yeniden normale dönmeye çalışırken duyduğum sabun kokusu, sadece odayı değil, tüm oteli kapladı. Guilin'e has o güzel kokuyu odama taşıyan sabuna ve odaları henüz temizlememiş güleç Çinlilere ve o bed deterjan kokusunu yeniden duymadığıma ne kadar sevindiğimi tarif edebilirim. Şöyle:
Banyodaki ve odadaki tüm aynalar buğulandı. Buhar, bölgedeki sivri tepeleri ve Li nehrini mistik bir tül gibi örten bulutçuklardan biri olup kapılardan pencerelerden dışarıya taştı. Ve ruhuma kadar ısınıp dışarıya çıktığımda, muz ağacından damlayanlar dışında yağmur damlası falan görünmüyordu. Ve o an, Almanya'nın genç şairlerinden sevgili Damaris Wieser'in bir sözünü, doğa bana resmen yeniden hatırlattı. Siz de kendi versiyonlarınızdan bilirsiniz:
"Hiçbir parfüm kokusu, ıslak toprak kokusuyla boy ölçüşemez."