Burkalı Batman, İslamcılara karşı...

"Bursalı" değil, "burkalı" Batman... Yanlış okumadınız...
Pakistan'da böyle bişiy var!
İlk duyduğumda ben de pek inanamadım...
Türkiye'de "Çarşaflı Batman İslamcılara karşı" diye birşey çıksa kıyamet kopar, kafası kendinden büyük bir sürü Müslüman aydın ateş ğüskürür, hatta Ahmet Hakan'a bile ters gelebilir olay!..
Şu sıralarda bir furya esiyor dünyada, o da İslamcılarla dalga geçme furyası. Furyayı başlatanlar mı?!..
Evet bildiniz!..
Gezi Gençliği...
İslamcıları ve yolsuz Müslüman politikacıları pataklayan burkalı genç öğretmen Jiya'nın maceralarını anlatan çizgi film dizisinin ilki 28 Temmuz 2013 günü Pakistan'da gösterildi ve muazzam destek buldu. Burkalı gezen ve dikkat çekmeyen bu genç kadın, birden İslamcıların beynine çöküyor ve çeşitli dövüş stilleriyle İslamcıları evire çevire dövüyor!
Fikir, Pakistan'ın ünlü pop şarkıcısı Haroon Rashid 'den. Çizen, Yousaf Ejaz. şimdilik 13 kısa hikayeden oluşan "Burka Avenger" dizisinin başarısını duysanız hayretten uçarsınız -ben şahsen sevindim. Rashid AFP ajansına, dizinin 60 ülke tarafından satın alınmak istendiğini ve bu konuda çalışmaların sürdüğünü söylemiş...
Dizideki burkalı genç kadın, kızların okullarını kapatıp kızları okula göndermeyen islamcıları pataklayıp, burkalı kadın olarak evinin yolunu tutuyor, tıpkı bir süper kahraman gibi, burkası pelerin gibi dalgalanıyor havalarda.
İslamcıların mizah özürlü olduğunu tüm dünyaya gösteren Gezi Gençliği, daha çimdiden bir sanat patlamasının da fitilini tutuşturmuş görünüyor. İslamcılara karşı mizah muhalefetinin, sanıldığından çok daha etkili olması bir yana, eskiden kimsenin hayal bile edemeyeceği şeyler yaşanıyor ve gençlik islamcıları eleştirmekle yetinmeyip onlara karşı ölçüsüz zeka ve espriyle karşılık veriyor. Gezi Gençliğinin izinden giden gençliğin dünyada İslamcılara karşı topyekün orantısız mizah uygulayacakları bir dönem mi geliyordur nedir?
"Burka Avenger"in çizeri Ejaz, küçükken Paştun ninesinin burkasını giyip Batmancılık oynadığını söyledi! Burkalı kız Jiya, "Allah yarattı" demiyor! Bu diyarların yazarlarına, çizerlerine, sanatçılarına duyrulur...
Elinizi korkak alıştırmayın!..
Pakistanlı gençlere bakın...

Ölü kuşun kaderi...

Ben aslında sinemaya gitmek istiyordum, İstanbul'da devrim oldu!
Erteledim...
Daha doğrusu sinemalar erteledi. 31 Mayıs gecesinden itibaren Beyoğlu'nda sinemalar boştu, hem de öyle böyle değil, tamamen boş...
Bu diyarın akıllı kedilerine ve sokak çocuklarına beleşe film göstermek gibi bir düşünce henüz tomurcuklanmadığından, filmler oynamadı, -hatta İstanbul'a bile gelmedi. Bir süre sonra afişleri de yok ettiler....
Benim Gore Verbinski'nin "Lone Ranger" filmine gitme isteğimin iki sivri "dürtü"sü vardı. Biri Johnny Depp, diğeri Walt Disney, -ikisini de çok severim...
Johnny Depp adlı aktörü ilk kez Frankfurt Garında kocaman bir afişin üzerinde görüp adına dikkat kesilmiştim, çünkü "Depp", birine Almanca ağız dolusu "salak" demenin en eğlenceli biçimidir! Tabii Johnny'nin bu anlamla uzaktan yakından bir ilgisi yok, o gerçekten iyi bir aktör. Disney, zaten malumunuz... Onun bu yazıdaki rolü, "Disney Stüdyoları"na adını vermek ve bu rolünü gayet iyi oynuyor!
Johhny Depp'in oynadığı çılgın kızılderili "Tonto", başının üzerinde ölü bir kuş taşıyor. Filmin ikinci yarısında, kuşun neden ölü ve neden baş tacı edildiğinin absürd hihayesi var elbette, ama bunu sinemaya gidip orada görmek gerek.
Verbinski, Depp'in baş rolünü oynadığı "Karayip Korsanları" dizisinin de rejisörü. Ve dünyada çok ilgi çeken bu eğlendirici film dizisinin ilkine, arayıştaki Disney Stüdyoları tarafından oldukça dikkatli yaklaşıldığı biliniyor. Disney Stüdyoları, altın çağını yaşadığı Miki, Donald ve ardından masal çizgi filmleri derken, en iyimser halimle ifade edebileceğim üzere, "hafif bir sarsıntı" geçirmişti. Verbinski, Karayip korsanı Jack Sparrow'u yaratarak, Disney'e kocaman bir hayat öpücüğü verdi -hatta buna Fransız öpücüğü bile diyebiliriz.
Bilmem izlediniz mi, çizgi film "Rango" da gene Johnny Depp'in seslendirdiği bukalemun kahramanıyla, Disney'e çizgi film konusunda bayrağı yükseltebileceği konusunda umut verdi, zira bu filmle rejisör Oscar aldı.
Benim burada dikkatimi çeken, çocukken faltaşı gibi açılmış gözlerle izlediğim Disney çizgi filmlerini artık çocukların bile izlemediği, Japonların -mesela Hayao Miyazaki ve onun önderliğindeki Ghibli Stüdyoları'nın ve tabii Pixar Stüdyoları'nın adeta tarih yazdığı bir dönemde, Disney'in yeniden yükselmesi gerçekten zordu. İşte Verbinski denen 49 yaşındaki adam bu zoru başardı. Disney filmleri, eğlenceli, neşeli, aile ve çocuklara hitab eden, şiddet ve korku katsayısı düşük olan filmler olmak zorunda. Disney bu noktada Verbinski'ye sonsuz kredi açmış vaziyette pupa yelken giderken, çeğrek milyar Dolar yatırdığı son Verbinski filmi "Lone Ranger", ikiyüz milyon zararla battı. Büyük şok.
Bu büyük "flop"u övmek amacıyla yazılan bu yazıda anlatılan şu aslında: Bu filmde galiba henüz pek görülmeyen şey, yeni  tür tam bir "ad absurdum" örneği olması ve mizah katsayısının sululuk seviyesine kadar yüksek tutulmasıdır. Yoksa hovboy şapkalı at, aptal kutsal at, en eski çizgi roman kahramanlarından bile absürd bir film kahramanı, komik... Ama inandırıcı değil. Verbinski, bu filmi çekerken kuşkusuz çok eğlenmiştir -hele o tren sahnesi bir harika, tabii çektiği şeyin bir film olduğunu bilerek. Verbinski, filmi seyredenlerin, kendilerini filmde kaybedip unutmaları gerektiğini, sinemaya biraz da bunun için gidildiğini unutup uçmuş. Bir filmde olduğunuzu, inandırıcılığı sorunlu sahnelerde ve esprilerde hatırlıyorsunuz, keyfiniz kaçıyor. Bazı sahneler çok teatral, bazı sahneler de eski kovboy filmlerinden kopya gibi duruyor, mesela Kızılderili saldırısı sahnesi John Ford'un "The Searchers" filmiyle çok yakın akraba. Demiryolu köprüsü sahnesinde de Sergio Leone'yi düşünmeden edemiyorsunuz. Film bir çizgi film olsaydı, belki daha başarılı olurdu. Bu arada, maskeli süvariyi oynayan Harvard'lı parlak çocuk formatındaki kişiyi anmaya, galiba gerek yok.
İstanbul devrimi Haziran ayını belirlemiş, muktedirleri haldır haldır ezerken, bu filmin "gelecek program" listesinden çıkarılıvermesine üzülürdüm, ama üzülmeye ne vaktim ne de gönlüm oldu. Sevinmeye programlanmış vaziyette, bu filmi de unuttum. Büyük beklentilerle gidip, buruk ayrıldım sinema salondan. Tonto'nun kuşu da canlandı, uçup gitti. Onca imkansız olaydan sonra kuşun canlanmasına da hiç bir şekilde şaşırmadım. Disney, büyük bir zarar pahasına, ortaya yeni bir film türü koymuş gibi. Şimdilik tutmadı. Aynı maya ileride tutar mı, onu da Nasreddin Hoca'ya sormalı -zira Gezi devrimi tutup, sınırsız ifade özgürlüğü bu topraklara bir yerleşirse, Hoca'nın sözünü sağır sultan dahil herkes dinler, Amerikalı çılgın kızılderililer bile!..

Çikolatanın tonları...

Çocukken "çukulata" dendi mi, bizim bildiğimiz bir tek türü vardı o da sütlü kahverengi olanı -burada kahveden kasıt kakao tabii. Çikolata, 19'uncu yüzyıla kadar esasen sütlü şekli şemalinde üretilirmiş ve çocuklara, kadınlara satılırmış. Anlaşılan "Erkekler ağlamaz" vecizesine bir de "Erkekler çikolata yemez" diye sert bir vecize eklenmişmiş. (Bence erkekler, gizli gizli yiyorlardı!)
Neyse... Erkek milleti için 19'uncu yüzyıl ortalarında, kakao oranı yüksek, şöyle yüzde 85 civarında ve üstünde çikolatalar üretilmeye başlanmış ve bunların adına "Efendi Çikolatası" gibi kibir yaldızına sarılı bir laf icad etmişler. ("Herrenschokolade") Bi' ton daha koyu renkte olan bu çikolatanın rengi, Üniversitede bizim arkadaş grubuna takılan Togo'lu arkadaşımız Dovi 'nin ten rengiyle aynı. Bizim aklımıza, Cezayir'den ciple Sahra çölünü geçerek Togo'ya gitmek fikrini düşürecek kadar suskun bir bilge kıvamındaki bu arkadaşımız çikolata yemezdi üstelik. Ben beyaz çikolatadan nefret ederim, zaten o da yeni icad. Bugün adına "Bitter" dediğimiz ve "acımsı" anlamına gelen çikolata tonu, Amerika'da icad edilmemiştir, ama insanoğlunun ve insankızının ilk versiyonu olan Afrika'nın çikolata renkli -inanılmaz ölçüde iyi kalpli ve süper müzikli- insanlarının en büyük acıları Amerika'da  çektiğini biliyoruz. Amerika'da köleciliği başlatan tip, Hollandalı bir kaptan. Yaptığı ticaretin karşılığını ödemek yerine 1619'da Virginia'da 20 Afrikalı köle bırakıyor, "çalışır öderler" diyor ve köle çalıştırmak "geleneği"ni de başlatıyor. Olay tüm Kuzey Amerika'yı da kaplıyor neredeyse. 1661'de kapı gibi de bir kurallar-yasalar bütünü örgütlüyorlar bu konuda. Amerikan Devrimi olup, dünyanın ilk sahici demokrasisi kurulurken, 1789 yılında George Washington Birleşik Devletlerin ilk Başkanı ve 317 kölesi var -ki gerçekten büyük sayıdır, o zaman için bir soru işareti de uyandırmamıştır siyasi kafalarda. Amerika'nın büyük adamı Thomas Jefferson'ın da çikolata renkli bir odalığı ve ondan çocukları var. Anlaşılan bu insanların köle olması çok doğal bir şey sayılıyormuş. Ama ABD'nin kurulmasından sonra çabuk uyanıyorlar.
Kuzey Amerikan Devletlerinde kölelik 1804'den itibaren kaldırılıyor. Güney eyaletlerinde ise aynen devam ediyor, hatta kölelik kurumunu kendi "yaşam biçimleri" ilan ettikleri bile olmuş. Amerikan iç savaşının çıkması ve 650.000 insanın ölmesi, biraz da köleliği kaldırmak meselesinden. Kuzeyliler köleliği kaldırdığından, köleler güneyden kuzeye kaçmaya başlıyorlar.
Ben çok kovboy filmi seyrettim, o filmlerde çok kızılderili de gördüm, ama hiç zenci görmedim! Kovboy filmlerinde de pek görünmüyorlardı -ta ki "Django"ya kadar.
Sinemanın yeni hakiki starı Quentin Tarantino'nun son filminde güneyin bilinçli/bilinçsiz gizli kalmış vahşi insan düşmanlığı konusuna, köleliğe, balıklama dalan Tarantino'nun "Efendi Çikolatası" rengindeki kovboyu Jamie Foxx, rolün öyle östesinden geliyor ki, hakkından geldiği insan müsveddesi iğrenç yağlı beyaz çikolataları hakladıkça, içinizin yağları eriyor. Onun yanındaki dostu Alman'ı oynayan ve kendisi de Alman (Avusturyalı) olan Christoph Waltz, kölelikten iğrenen beyaz adamı o kadar iyi oynuyor ki -hayran olmamak mümkün değil...
Amerikalıların tarihi demek olan "kovboy" filmlerinde kahverenginin tonlarını göremezsiniz, eh Türk filmlerinde de figüran olarak veya küçük rollerde görürsünüz. Türkiye'deki çikolata renkli kıvırcık saçlı güzel insanların da eski kölelerin torunları olduğunu pek kimse bilmez.
Amerikalılar bu eski yaralarını çoktan aşmışlar. 1865'de Kuzeylilerin ABD'si, Güneylilerin AKD'yi yendi -yani "Amerikan Konfederal Devletleri" adlı köleci devleti. Bu tarihte kölelik tamamen kaldırılırken, dünyada sadece Karaiplerde kölelik sürmekteydi.
Çikolatanın tüm tonlarına sahip bir dünyada artık tatlı rengi nedeniyle insanlara hakaret edenler, dünyanın en aşağılık yaratıkları sayılıyor. Ve dünyada en çok Bitter çikolata satılıyor. Eskiden Belçika ve Fransa'da çok satılırmış. İsviçrelilerin bile bu çikolataya sonradan sardıkları malum. Türkiye'de Ülker bu çikolatayı ne zaman üretmeye başladı bilmiyorum (zaten Pelit'in ürettiklerini tercih ederim)
Acı çikolatayı erkek malı olmaktan çıkaranlar kadınlar elbette. Onların önemsenmeyen küçük cesaretleri her zaman dünyalar değiştirmiştir, tıpkı hijyenin dünyada standart bir şey olmasını sağlamaları gibi. Afrikalıların kölelikten kurtuluşu da acı olmuştur ama Django gibi semboller, bu büyük kurtuluşu ne güzel destanlaştırıyor. Büyük romancı Alexander Dumas, "Cesaret, her zaman seyirlik bir olaydır" der, bu konuyu iyi bilir ve o da, anne tarafından çikolata renkli Afrika kökenli bir Fransızdır. Kahve düşkünü bu yazar bir gün elindeki kahveye bakıp,"İyi bir kahve için üç şey gerekir: kahve, kahve ve gene kahve" demiş. Bunu öyle güzel söylemiş olmalı ki, unutulmamış. Dumas, kahverenginin açık tonlarından, üç silahşörlü çok eğlenceli biri.

Allah'ın Emanetçi dükkanı...

"Allah'a emanet ol!.."
Kafa ütüleme seansı bu sözle son buldu...
Bu söz artık her ayaküstü sohbetinden sonra, "Eyvallah" manasında kullanılan bir söz. Eskiden, savaşa veya tehlikenin gözüne gönderilmek zorunda kalınan insanlara söylenirdi. Şimdi abartılmış ve cılkı çıkarılmış vaziyette. O kadar çok duyuyorum ki...
Otobüste boru tipi bir sesle mübalağasız yarım saat konuşan ve her cümlesinde Allah'la bağlantılı bir sözcük kullanan adam da konuştuğu kişiyi Allah'a emanet edince, bu yazıyı yazmaya karar verdim...
Allahın emanetçi dükkanı ağzına kadar dolmuş durumda arkadaşlar! Böyle durumlara Allah'ın bekleyip bekleyip nasıl tepki verdiğini de düşünmemiş olmalısınız! Önüne gelen herkes Allah'a emanet edildiğine göre, emanet edenlerin vesayet konusunda, emanet edilenlerin de kişilik konusunda sorunları yok mudur?! Allah'ın böyle tipler için bir emanetçi dükkanı açmak zorunda kaldığını, Allah'a emanet olmadan yolda bile yürüyemeyen, su bile içemeyen bir neslin doldurduğu Emanetçi dükkanının -bir türlü geri alınmayab, sürekli yeniden emanete gönderilen mallarına Allah el koyarsa ne olacak?!..
Allah, dilinden adını düşürmeyen tipleri, her haltta kendine başvursunlar diye yaratsaydı, yeryüzüne gönderir miydi sizce? Bu diyarda herkes yalnız doğar, yalnız ölür ve kararlarını da yalnız verir -yani kararları, veren kişiyi bağlar. İnsan da bu kararlarına ve yaşamının spiritüel kalitesine göre değerlendirilir. Tanrının huzurtna giden tüm ruhlar da eşit olsa gerek, Başbakan-Yaşbakan diye ayrım yapıldığını hiç sanmam. İnsan aldığı kararların fikrini çoban kabul ettiği "akıllı" Hocalarından da edinmiş olsa, kararlar, alanın kendi hanesine yazılır. (Eskiler bu yüzden, "Başkasının yolunudan gitmek tehlikeli" dememiş midir?!)
Konuştuğu kişiyi Allah'a emanet eden odun, rahatsız olduğu halde sesini çıkarmayan uzun yol yolcularının yüzüne bile bakmadan yerinden kalktı, akikli gümüş yüzüğü, kehribar tesbihi ve janti takım elbisesiyle arabanın merdivenlerinde kayıp paldır-küldür düştü. Duyduğum seslere bakılırsa tesbih de koptu. Böyle zamanlarda mutlaka birileri kalkar, düşene yardım eder falan...
Kimse yerinden kalkmadı, muavin de adamı seyretmekle yetindi. Adam tesbih tanelerini toplamak için muavinin önünde canti elbisesiyle yerlere kadar eğildi, muavine birşeyler söyleyecek oldu, muavin oralı bile olmadı. Bu arada yüzlere birer gülücük yerleştiğini de o an farkettim!
Adamın karizması çizilmemiş, cart diye yırtılmıştı!..
Allah'ın emanetçi dükkanı, emanet mallarla ağzına kadar dolduğu ve başka mallara yer kalmadığı için kapanmak üzere olabilir. Önüne geleni Allah'a emanet eden böyle tiplerden Gökyüzünde hiç hazedilmediğini tahmin etmek de zor olmasa gerek!...
Bundan böyle, Allah'a gerçekten -zorunda kalındığı için- emanet edilenlerle ilgilenilecek galiba!..
Her laflarında uysa da uymasa da Allah'ı meşgul edenler, onunla en sorunlu olanlar mıdır nedir?!..

En büyük devrim bizim devrim...

Bugün Galatasaray civarında bugünkü yazı konumu düşürdüm! "Kahrolsun bağzı şeyler"den sonra bu kez de "Konu bulamadım" başlığıyla çıkabirdi bugünün mikroblogu, ama imdadıma Ethem, Ali İsmail, Mehmet, Abdullah, Medeni yetiştiler. Artık birer Melek olan bu arkadaşların yüzlerinin aksini Beyoğlu sokaklarında görünce, en güzel devrimin bizim devrim olduğunu dşünüp, en yakışıklı savaşçı meleklerin de Gezi'nin ardındaki Sonsuz Gökyüzü'nde yaşadıklarını ve "Rejimi kökünden kestirip atmak" konusunda pek kural-kanun tanımamakta ısrar ettiklerini hatırladım.
Devrim konusunda yazı yazmayı sürdürdüğüm ve bu arada "kim ne yazmış" diye baktığım süre zarfında elimden geçen kitaplardan üçü, Nassim Nicolas Taleb'indi. Bu adamın kitaplarının Türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmiyorum da, "Narren des Zufalls" (Tesadüf budalaları) kitabı tam bir hayal kırıklığıydı. Yazdığı her haltı ille de CEO'ların ve "yaşam koçları"nın kullanabileceği malzemeye dönüştürme ardniyeti, "Bestseller" yazmanın numaralarındandır. Türkiye'de "Kişisel Gelişim" gibi aptalca bir üstbaşlık taşıyan popüler kitapların da kendine göre böyle niyet ve ardniyetleri vardır. Roman "branşı"nda bu, kitapta ille de "bir aşk hikayesi bulunsun" şeklinde ifade bulur. "Tesadüfler" konusunun, "firmanıza nasıl kar ettirirsiniz" konusuna bağlandığı yerlerde ben koptum ve yazdığım Devrim yazısına noktayı koydum, ama devrim daha yeni başladı -biteceği de yok...
Herkesin bir merakı vardır. Taleb'in merakı "Tesadüf" fenomeni. Bu yazıyı okuyanların ilgi alanlarından en az birinin de Devrim olduğunu sanıyorum! Devrime katkı babında ben de burada büyük devrimlerden bir-ikisinden şöyle bir bahsedeyim dedim. Tarihteki en büyük devrim ne Fransız devrimidir ne de Rönesans-Reform falandır, hatta endüstri devrimi ve iPad devrimi falan da hikayedir. Bence insanlık tarihinin ilk büyük devrimi Tarım Devrimidir ve Anadolu'da Urfa dolaylarında başlamıştır -başladığı yere de gittim, gördüm...
Göbeklitepe ve civarındaki kazı alanında, Prof. Klaus Schmidt'in gösterdiği, 10.000 yıllık o inanılmaz tapınak bir yana, etrafta bir yürüyüş yaptığınızda, heryerde yabani buğday filizi görüyorsunuz, ve tabii çakmak taşından yapılmış taş bıçaklar buluyorsunuz. Şaşılacak kadar keskin, avuçiçi kadar küçük, su damlası şeklinde yassı şeyler.
Schmidt'in bu konuda yazdığı kitap tam bir baş yapıttır ("Sie bauten die ersten Tempel", 2006), gerçekten çok ayrıntı içerir, ama insanların toplayıcılık ve avcılıktan vazgeçip buğday ekmeye başlamaları olayının sonuçlarını yeterince incelemez (incelemek zorunda da değildir, o işi de başkaları yapmalıdır). İşte tam o noktada ben tarım devrimin nasıl hafife alındığına bakar şaşarım...
Tarım devrimi, insanların -şimdi normal saydığımız- birçok temel özelliğinin başlangıç noktasıdır, mesela şekil-şemalleri bile Tarım Devrimi tarafından şekillenmiştir diyebiliriz. Buğday odaklı yemek kültürü başlayınca insan oğlunun kuvvetli çenesi küçülüp, kadınlardaki o en zarif halini almıştır. "İşine bakıp önderliği bir insan çobanına bırakmak" da, "hergün hergün it gibi çalışmak" fikrinin "Emek" adı altında çukulataya batırılıp kutsanması fikri de, David Graeber'in iki yıl önce dünyaya gösterdiği "Borcuna sadık olmak" kutsal ahlakının ahlaksız kökeni de, birçok "Normalite"nin kökeni gibi, tarım devrimine kadar gider.
Tarım Devrimini yapanların tek güçlü yanı, "Bilgi üzerine bilgi eklemek" şeklinde özetleyebileceğimiz bir birikim oluşturmayı icad etmeleri. Bugünün uygarlığı, o mantık üzerine kurulu. Tarım devrimi yapanların antitezi göçebeler, tarlalarda elinde orakla eğik gezenlere "Yatuk" adını takıp onları kıra kıra bitirememişler. Eskinin ekmekçi zayıf yaratıkları, bugün tüm dünyaya hakimler -son Papua ormanına, Antartikasına kadar... Tabii giremedikleri ve bunun farkında olmadıkları yerler de var (adı bizde saklı!)
Her devrim bir yerde biter, yeni bir dev dip dalgası, yani bir devrimler silsilesi başlatır. Başlangıçta bunun devrim olduğuna inanmazsınız. Göbeklitepe'deki yabani buğdaylar gibi cılızdır, ama yüzlerce ve binlerce yıl sonra tüm dünaya hakim olabilir.
Şimdi Kapitalizm-mapitalizm diye koca bir dünyanın sadece dış kapısının dış mandalı bir sistemi eleştirip konuşurken, "sonunu kimsenin göremeyeceği bir devrim de bizim illerden çıkıyor" desem ne dersini? Gülersiniz! Ben de gülüyorum, -zaten Gezi de bir kahkaha devrimi. Şimdi başlayan bazı şeyleri başlatanlar, onların sonuçlarını göremeyecek. Anadolu'nun güneyinde buğday eken tipler de kapitalizmi görememişlerdi. Şimdi fark, herşeyin eski zamanlardan bin kere daha hızlı yaşandığıdır. Yani bundan yüz yıl sonra sınırı-mınırı olmayan, zenginliğin zeka ve yaratıcılıkla ölçüldüğü bambaşka bir dünya kurulduğunda, Gezi'nin melek devrimcileri de unutulmamış olacak, adları ormanlara, gök olaylarına, rüzgarlara verilecek. Nasıl başladığı unutulmayacağından, dünyaya kıvılcım çakan en büyük Devrim bizim Devrim olacak, çünkü nereye varacağı henüz bilinmiyor, ama vardığı yerden, başladığı Gezi'ye bakılabilecek, aradaki onbin yıllık bir unutkanlık mesafesi bulunmayacak. Devrimin nereye gittiği muğlak, ama Gökyüzüne uzandığınıdan herkes emin...

Bertolt Brecht / En iyilerin kederi...

Bay K.'ya, "Hangi işle meşgulsünüz?" diye sorulmuş. Bay K., "Çok çabalıyorum, bir sonraki yanılgımı hazırlıyorum" diye yanıtlamış.

(Yazarın bir Mikro-hikayesi)

İçinden Yaşar Kemal geçen gerçek bir hikaye...

İstiklal Caddesi'nde Galatasaray Meydanında, Onuncu Yıl anıtının yanında bir dostumu bekliyorum. Tam önümde, İstiklal'e doğru çıkan tek tük taksiler, orucun en zor geldiği sıcak öğle saatlerinde bezgin görünüyorlar. Ara Cafe'nin hemen yanında köşede, orta yaşlı güzel Roman bir kadın oturuyor. Başında sakız gibi bir yemeni, koyu renkli ama çiçekli bir şalvar giymiş. Cafe'nin modern kum rengi sandalyelerinden birini köşeye çekmiş orada. Hayatından memnun görünüyor. Orada oturuyor ve gelene-geçene bakıyor. Önümde, taksilerle bir şekilde ilgili görünen, belki parkçı veya onlardan bilmemne parası toplayan biri gibi duran genç biri var. Onun yanında, çok temiz yüzlü, tertemiz beyaz ütülü gömlekli, Ayhan Işık stili bembeyaz bıyıklı, esnafa benzer biri daha var -ne beklediği belli değil.
Biz orada gölgede dikilirken, Eski model gümüş rengi bir otomobil durdu ve içinden zorlanarak Yaşar Kemal indi.
Onu en son, bir-iki yıl önce Günter Grass ile buluştuğunda bu kadar yakından gördüm, masada nerdeyse karşısında oturuyordu. Çok zayıflamış ve eşinin kolunda gene zorlukla, kısa adımlarla yürüyor. Son gördüğümde üzülmüştüm, bu kez üzülmedim, çünkü oldukça neşeli görünüyordu. Onlar ağır ağır Yapı Kredi Yayınları'na doğru yürürlerken, roman kadın onları gördü ve hemen ayağa kalktı. Yüzündeki sevgi ve saygı ifadesini burada tarif edebilmek isterdim. Bu o kadar hoşuma gitti ki anlatamam. Çifte yaklaştı ve güler yüzlü bir saygıyla birşeyler söyledi, Yaşar Kemal de ona bir-iki söz etti, kadın mutluluktan uçtu. Yaşar Kemal kadını selamladı ve yollarına devam ettiler.
Roman kadın, onlar Yapı Kredi binasına girinceye kadar sandalyesine oturmadı ve bakışlarından, yazarın takılır düşer mi diye endişeye kapıldığını da görebiliyordunuz.
Sonra gene dönüp sandalyesine oturdu ve etrafını seyretmeye devam etti.
Benim önümde duran Taksi şeysi tip, kadına gitti, ona birşeyler söyledi ve kadının altındaki sandalyeyi aldı, getirdi benim önüme, orada dikilen üç kişinin arasına yo kenarına koydu. Kadın biraz sonra, plastik bir kutuyla gelip, aynı yerde bu kez plastik kutunun üzerinde oturmaya başladı. Biraz neşesi kaçmış görünüyordu.
"Afedersin ama, kadının sandalyesini neden aldın, burada boşta duruyor, biri mi gelip oturacak?"
Bu ben! Dayanamadım. Genç tipe böyle dedim. Temiz yüzlü beyaz gömlekli adam da bana katıldı.
"Evet sahi, kadını yerinden niye kaldırdın?"
"Fazla merak tehlikelidir. Herşeyi sormayacaksın."
Tipin cevabı bu oldu! Ben sormaya devam ettim.
"Ben fazla merak edince, o tehlike senden mi gelecek?"
"Bilmediğin şeye karışmayacaksın."
"Yani merak ettim. Sandalyeye oturmuyorsun, orada yol kenarında tutuyorsun -ondan..."
"Bilmediğin şey."
"Bilmek için alim falan mı olmak gerekiyor? Ben senden gelecek şu tehlikeyi merak ettim -bi göreydik!"
Burada biraz tereddüt etti...
"Burada yolun ortasında, tanımadığın birini tehdit ettiğinin farkında mısın?"
"Ben kimseyi tehdit etmedim ki."
"İşte ben de meraklıyım ve merakım nasıl tehlikeli olacak merakla bekliyorum."
"Abi yanlış anladın."
Burada tipe ne söylediğimi yazmayayım, ama biraz sarsıldığını ve sarardığını ekleyeyim!
"Abi yanlış anladın, ben sandalyeyi geri veririm."
Biz burada diğer adamla konuşmaya başladık, o götürüp sandalyeyi kadına geri verdi. Beklediğim dostumun ancak ondan sonra gelmesine sevindim, yoksa onu meydanda bekletmek zorunda kalabilirdim.
Kadın sandalyeye oturdu ve bu arada yaşanan tartışmadan tamamen habersiz, etrafına bakınmaya devam etti. Ben oradan hemen ayrılmadım. Dostumu Yapı Kredi Yayınlarının kitapçısına soktum ve bir yirmi dakika daha o tipi kestim. Hayır, sandalyeyi kadından almadı. Bir daha da alacağını sanmam!
Yaşar Kemal bu hikayenin tam ortasından bir kere daha geçti, ama ben göremedim.

Yeniden doğan bir kadın...

20 Ocak 1993 günü arabamın radyosundan duymuştum. Geceydi, soğuktu ve Audrey Hepburn ölmüştü. Bazı kişiler, figürler, hayatınızın belli bir dönemiyle özdeşleşir bir parçanız olurlar. Tüm film klasiklerini sistematik bir şekilde seyreden ben, bu kadının kuğu misali zarif, sevimli ve asil haline takılmıştım. O ne BB veya MM gibi seksi, ne de Ingrid Bergman gibi melankolikti, onlardan çok farklı bir pırıltısı vardı ve öldüğü gün onun farkını daha iyi anladığımı hatırlıyorum.
1929'da Belçika'da halivakti yerinde bir bankerin kızı olarak doğar doğmaz, babası Britanyalı olduğundan bu ülkenin vatandaşı olmuş ve daha altı haftalıkken ölmüş. Evet! Çocuğa bir feci öksürük musallat olmuş, nefesi durmuş ve doktorlar onu yeniden hayata döndürmüşler. Hangi dünyada yaşayacağına bir karar verememe hali veya Tanrı'yla pazarlıklar. -Kim bilir!..
Filmlerdeki Audrey'i, Humphrey Bogard'la dans eden Sabrina olarak zaten biliyoruz, muhteşem bir oyunculuk, muhteşem bir güzellik. Truman Capote'nin "Tiffany'de kahvaltı" romanından uyarlama filmine nasıl cuk oturur! O incecik romandan bu kadar güzel bir film çıkarmak, ancak Hepburn ile mümkün olmuştur. Ben onun son dönemlerini, Birleşmiş Milletler'in UNICEF elçisi dönemlerini de hatırlıyorum. 1980'li yılların sonlarıydı ve gene o incecik hali ve kocaman gülücüğüyle Afrika'da çocuklarla görünüyordu, demeçler veriyordu. Apartopar hastalandı ve benim Türkiye'ye yerleşmeye karar verip aynı gün havaalanının yolunu tuttuğum günden sadece beş gün önce öldü. Onun bu kez dünya değiştirmeye hemen karar vermediğini, bu konuda izin çıkmadığını ve iki ay yirmi gün kararsız kaldığını, ameliyatlar geçirip Göğün Kapılarında beklediğini biliyorum. Onun cenaze töreninin hemen akabinde, -aynı günlerdi- Uğur Mumcu öldürüldü. Berbat günlerdi.
Oğlu Sean Hepburn, 2010 yılında bir söyleşide, annesini ve onun giyim konusunda ne kadar tutucu olduğunu anlatırken, "annemin, baldırlarını belli edecek elbise giydiğini hiç hatırlamıyorum" diyor. Eski balet Audrey Hepburn'ün adeleli baldırları varmış. İşte böyle hep gözönünde olan insanların bakıp da asla göremediğiniz özellikleri vardır. Benim gözümden kaçmayan ve kaçması da asla mümkün olmayan, hep gözümün önünde olan, Hepburn'un saç stili. Başının üzerinde büyük topuzlar. Kızkardeşim saçlarını hep böyle yapar. Bu saç stilini kullanmaya ne zaman başladığını hatırlamıyorum ve o da baston yutmuş gibi dimdik yürür.
Audray Hepburn ilk eşinden ayrıldıktan sonra kendini çocuklarına adamak için film kariyerine ara verir ve bir zaman sonra sinemaya olan ilgisini bile yitirir. Sean'ın anlattıklarından, daha sonra bambaşka biri haline geldiğini, adeta yeniden doğduğunu öğreniyoruz. İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesini terkeden babasını, Hepburn'un eşi yeniden buluyor ve Audrey ile buluşturuyor. Babasının hissizliğini, Sean unutamamış. Sinemayla ilgilenmeyen ve yeni bir hayata başlayan Hepburn, 1954'de "Roma Tatili" filmindeki rolüyle Oscar ödülü aldı. benim Türkiye'de yaşamaya başladığım 1993 yılında, bir şeref Oscar'ı aldı. Audrey hep yakınımda, filmleri iPad'imde ve tabii yarın Kızkardeşim geliyor!

Küçük ülkelerin büyük adamları...

Macarlar ve Çekler kadar kültür düşkünü halklardan biri de Bulgarlar. Hemen kapı komşumuz oldukları için anıyorum. Bulgarları babam üzerinden tanırım, oralı olduğundan çok Bulgar dostumuz oldu. Çocukken bir tren yolculuğu sırasında yanılmıyorsam Avusturya'da kompartımanımıza bir Bulgar yazar girmişti. Kadın bize o zamanın Demir Perde gerisi Bulgaristanından yakınmıştı. Adını unuttuğum bu kadın, benim 17 yaşımda gördüğim ilk "Sosyalist ülke aydını"ydı ve kadına kızmıştım, çünkü o küçük ülkenin büyük kahramanlarından Georgi Dimitrof'un, "Faşizme karşı birleşik cephe" kitabını ben de okumuştum tüm Solcular gibi.
Küçük ülkelerin büyük kahramanları her zaman ilginçtir, çünkü bu ülkelerin yurttaşları özellikle yurt dışında çok fena sarılırlar o kahramanlarına. Bulgar yazar bunu yapmamış olabilir, ama küçük Makedonya'nın Büyük İskender'inden bahsetmeden olur mu? Türklerin de yaşadığı Makedonya'da kurulan bir ordunun gelip II. Abdülhamit'i nasıl tepelediğini Makedonyalılar da bilir, Enver'i, Resneli Niyazi'yi falan tanırlar, ama ille de İskender'dir...
İskender, Makedonya ile Yunanistan arasında da sorun olmuştur. Yunanlılar kahve, rakı, baklava gibi şeylere değil, koskoca İskender'e de sahip çıkmaya çalışmışlar, Yunanistan'da "Makedonya" lafını yasaklamaya da kalkmışlardır -zira bir Makedonya "mahallesi" vardır Yunanistan'da, bir de ekstra ölkesi ne demeye arz-ı endam etmektedir?! Hem Büyük İskander bir Yunanlı değil midir, hocası Aristo, bir Yunan filozofu değil midir? Eee?!..
Bu konuda son düdüğü Birleşmiş Milletler (BM) çalıp Makedonya diye bir ülke BM'ye üye olunca bu maç Makedonyalıların lehine sonuçlanmıştır. Eskiden Avrupa'da Atatürk üzerinden küçük ülke psikolojisi sergileyen Türkler de çoktu, sonra "Atalarımız" edebiyatı bitti, Arapça "Ecdadımız" edebiyatı başladı, Osmanlı sultanlarından bahsedildi, artık onlara da gerek duyulmuyor. Kısacası, küçük ülke psikolojisi Türklerin artık ilgilenmediği bir şey.
Bu konu nereden mi aklıma geldi?!..
Bir gazetede, Moğol Cumhurbaşkanı'nın resmini görünce...
Daha doğrusu Çingis Han'ın...
Nereden başlasam bilemiyorum.  Kocaman bir Çingiz Han heykeli. Moğolistan'da bunlardan birkaç tane var. Onlardan birinin önünde Moğol Cumhurbaşkanı Elbegdorc konuşuyor, ama adam minnacık! Fotorafçı, Çingis Han'ı boydan çekmeye kalkınca, Cumhurbaşkanı küçücük kalmış. Konu önemli aslında. Moğol ekonomisi patlamada, koca ülkede bir-iki milyon insan yaşıyor ve yeraltı kaynakları Moğolları zengin etmek üzere. Bu yüxden halk bozkırı ve hayvanlarını bırakıp Başkent Ulaan Baatar'a gelmiş. Şehrin banliyölerinde 800 bin insan susuz, kanalizasyonsuz yerleşkelerde renkli gelecek hayalleri kuruyor, Moğolistan'ın yarısı başkentte oturuyor.
Bu şehre gitmiş gazeteci bir arkadaşım, şehrin dış mahallelerindeki yurt tipi çadırlardan bahsetmiş, heyecanla dinlemiştim. Atlar, yak öküzleri, büyük çadırlar ve dev modern binalar...
Moğollar, hanlar hanı Çingis Han'la övünüyorlar, ama başkentlerinin adını haala değiştirmiyorlar. Şehrin asıl adı "Urga", Ulaan Baatar -yani "Kızıl Kahraman" demek olan şimdiki adını, buraya zorla giren Sovyet Kızıl Ordusu koymuş. Ama Moğolların damarındaki savaşçı kanı ağır basıyor olmalı ki, Budist mütefekkirleriyle ünlü eski Urga'nın adını es geçip, övündükleri dev Çingis'e uygun Ulaan Baatar adına sadık kalıyorlar. Cengizliler, Anadolu Selçuklu ülkesini de İran'dan yönetiyorlarmış, hanlarıyla ne kadar övünseler az...
Küçük ülkelerin büyük adamlarıyla övünen küçük vatandaşlarına takılmanın da bir "adabı" olduğunu bir dostumdan öğrenmiştim. Bir Moğol'a, "Çingis Han mı, o da kim?!" diye sorması görülmeye değerdi. Bir şok ki sormayın!..
Tabii böyle şakalar büyük tahribat yapmamalı ve sonra şöyle bitmeli:
"Haaa!.. Tabii ya -pardon. Telaffuzunuzdan, kim olduğunu bir an çıkaramadım!.."
Sonuçta bu dünyaya anlam kazandıranlar o büyük insanlardır -ve Cengizlilerin büyük Hanı da o insanların en büyüklerindendir, tıpkı İskender ve Atatürk gibi...