Kediler ve asil gazeteciler...
Kedilerle ilgili değil, onların Güney Amerika'daki soylu büyük abisi Jaguarlarla ilgili çeviri bir yazı okumuştum -yazarının adını unuttum. Yazı, Gabriel Garcia Marquez tadındaydı.
Burada bi duralım...
Gezi İsyanı başladığından beri benim gazete okuma katsayım dip yaptı. Türkiye'ye geldiğimden beri son onbeş küsür yıldır her gün tüm Türkçe gazeteleri okur idim. Son bir-iki yıldır okuduğum gazete sayısını düşürmüştüm. Gezi olayı öncesinde gazete okumayı, ikisi hariç bırakmıştım. Artık yazarları internet ve sosyal medyadan takip ediyorumi son bir yıldır da sosyal medyada yaşıyorum -sayılır.
Türkiye'de yıllardır "Medyanın geleceği" yazıları yazılır ve ben bunları okurum. Gerçi dişe dokunur çok iyi yazılar okuduğumu hiç hatırlamıyorum ama gelecek hakkında birşeyler söylenir, bir kenera not edersiniz.
İnternet medyası ve sosyal medyanın Türk medyasını resmen bitirdiği Gezi sürecinde, bugünkü Türk medyasının nasıl şekil değiştirdiğini, otosansür uygulayanlarla iktidar bültenlerinin paçavraya döndüğünü gördüm. "Dikkatli dikkatli" yazan gazeteler de yavaş, sosyal medyanın hızına ulaşamaları mümkün değil. İşte bu hengamede birşey dikkatimi çekti. Biz Türkiye'ye bakarken, Türk bayraklarıyla sokağa inen Brazilyalılar sağolsunlar, -gösterdiler.
Güney Amerika'da yepyeni bir gazetecilik türü yükseliyor. Aslında "Gazetecilik" diyerek olayı küçültüyor muyum diye düşünmüyor da değilim, zira çıkan yazılar resmen edebiyat!
Truman Capote'nin "Soğukkanlılıkla" (In Cold Blood) adlı Sel yayınlarından geçtiğimiz yıllarda çıkan kitabını okuduysanız, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınızdır. Belgesel roman. Capote, seri cinayetler işlemiş bir katili uzun süre izler, onunla konuşur ve sonra adamın ruhuna kadar sızan ve tamamen gerçeklere dayanan bir roman yazar. Güney Amerika'da patlayan bu yeni edebi gazetecilik türüne Cronica diyorlar ve bu yazıların hepsi gerçek olayları anlatan kalıcı eserler.
Ben Türkiye'de bu türe benzeyen reportaj anlamında bir tek Yaşar Kemal'in ve Yılmaz Çetiner'in uzun yazılarını biliyorum (başkaları da vardır mutlaka). Marquez'in de gazetecilikle başladığını hatırlayalım bu arada.
Yeni tür bu asil gazetecilik türünün kedilerle ilişkisi, mükemmellik üzerinden. Türün starları arasında hemen Meksikalı Laura Castellanos'u, Perulu Gabriela Wiener'i, Arjantinli Martin Caparros'u ve ille de aslar ası Salcedo Ramos'u saymalıyım.
Güney Amerika'nın Gezi gençliği gibi angaje, iyi eğitimli, dünyaya açık, yaratıcı, zevk sahibi genç nesli, bu yeni edebi gazeteciliğe hayran. Kuru politika/yorum yapan büyük gazeteler hızla okur kaybederken, sosyal medya hızla bir numara haline gelirken, gazeteci tipi kaliteli edebiyat yazıları hızla yükseliyor. Kural basit: Kesinlikle dürüst ve angaje olacaksın, yazdığın şeyi damarlarına kadar birlikte yaşayacaksın ve yazacaksın. Yazdığın şey objektif olmak zorunda değil, ama senin derin duygularının tercümanı olacak, gerekirse sen de kanayacaksın, sen de çığlık atacaksın ve olayı kendi sübjektif gözlüğünden gördüğün gibi anlatacaksın, -gerçek olayları...
Bu yazılar gebellikle uzun. Bu yazıların çıktığı dergiler yok satıyor. Bu yazılardan derlenen kitaplar yok satıyor.
Böyle bir gazetecilik türünün neden Avrupa'da değil de Güney Amerika'da yıldızlaştığını, bu türün en önemli yazarı Salcedo Ramos, bir tek cümleyle özetliyor:
"Durumu iyi olan halklar, inanılmaz derecede can sıkıcılar." İşte bu yüzden, sıkıntı ve yalnızlıktan korkmamak için kedilere ihtiyaçları var, -en azından Daniel Defoe bu fikirde...
Kahrolsun bağzı şeyler...
Neler? Hiç önemli değil. Önemli olan o itiraz ve onun verdiği özgürlük duygusu...
Neye itiraz ettiğiniz pek de önemli değil gerçekten. Ben burada, bilimsel bağzı şeylerden de, siyasi bağzı şeylerden de veya ne bileyim aşki mevzulardaki bağzı şeylerden de bahsedebilirim -ama bunlara gerek yok! Eğer itiraz pozisyonundaysanız ve o duruşla kendinizi bağımsız hale getirmişseniz, o durumu korumak için sizi diri tutabilecek bir itiraz konusu ararsanız mutlaka bulursunuz, -hem de tonla!..
Mesele o itiraz. İtirazınız, sizin neye karşı çıkmanız gerektiğini gösterecektir, zira itiraz etmenin de bir iklimi vardır...
Yıllar önce Almanya'da yaşarken, bu tutumu bir oyun haline getirip oralardan kahkaha malzemesi üreten biri olarak, yaşadığımız zamanın tam da bana göre olduğunu söylemeliyim. (-mutlaka size de göredir)
Nihayetinde özgürlük, her eve lazım!
Dün gördüğüm bir plakat da bu bağzı şeylere verilmiş en son kral/kraliçe yanıtlardan biriydi ve şöyle diyordu:
"Taksit taksit çaldığın özgürlüğümüzü, faiziyle geri alıyoruz. İmza: Faiz Lobisi."
İktidarın korktuğu şey de bu olmalı. Bu dili kullanan bir Lobi'den, Allah tüm İslamcıları korusun! Tabii isterse, buna gerek görürse!..
Bağzı şeyleri ve onları böyle tarif eden dili anlamayanlar, hayatlarının çaresizliğini yaşıyor olabilirler. Hace Nasreddin ve neşeli Ahilerinin karşısında apışıp kalan Moğol işbirlikçisi Mevleviler gibi. Bağzı şeyler, acıtıcıdır! Hace Nasreddin'in çocukları, hık deyip onun burnundan düşmüşler. O bağzı şeyleri, kahkahalar eşliğinde hak ile yeksan ediyorlar...
Evet, itiraz bütünselleşip bir özgürlük duruşu haline gelince, taksitlere son verilir, herşey birden, peşinen, toptan oluverir. Bağzıları bunu anlayamıyor nedense...
Nedense!..
Otosansür...
Benim doğal otosansürüm de böyle!..
31 Mayıs günü Beyoğlu'nda bir kahvede otururken ortalık birden karışınca, kendimi bir devrimin içinde buldum.
Ortak tarihin yitimi ve yeni devrim anlayışı konusunda bir yazı yazmaya başlamıştım, ben yazıyı bitirmeden devrim olunca, yazı da yarım kaldı haliyle! Şimdi "Kesintisisz devrim" gibi duruyor (diğer) blogumda. Evet durumlar bu vaziyette...
O günden beri uyku saatlerimden okuma/konuşma alışkanlıklarıma kadar herşey değişti...
Mizahdan anlamayıp, kendini sadece küfürle ifade "edevilen" İslamcılara karşı ince rafine mizahın ne kadar büyük bir güç olduğunu ve mizahın bir uygarlık ifadesi olduğunu da yeniden gördüm. Emma Goldmann'ın sözüdür, "Gülemediğin devrim, devrim değildir" der. Bu gerçekten doğru. Anonymous'un komik sivri dili, Türkiye'de tam bir zirve yapıp tüm benzerlerini solladı. Yeni kuşak yazarlar Murat Mentaş, Murat Uyurkulak ve benzerlerinde zuhur eden, Metin Kaçan'ın ilk kullandığı sivri dil, birçok konuda güdük Muhafazakarları, en boş oldukları yerden vurdu. Türkiye'de bir vakitten beri kendi kendini iktidarın keyfine uygun bir şekilde "ifade etmeye" programlamış medya, bu yeni devrimci mizah bombardımanından payına düşeni aldı.
31 Mayıs günü gecesi, hiç uyumadığım o gece, polisin göstericilere düşman gibi davranıp inanılmaz şiddet uyguladığı anlarda, Beyoğlu'nda kıyamet koparken, CNN Türk Haber kanalı olayları görmeyip, penguenlerle ilgili uzun bir belgesel yayınladı. -Ve yeni Gezi Parkı gençliğinin sivri diliyle tanıştı. Şimdi bu kanal, dünya medyasında "Penguen kanalı" olarak anılıyor! İki gün sonra gece yarısı kaçar gibi Batı Afrika ülkelerine geziye giden, orada da her düzeyde protesto edilen Başbakan gene gece yarısı yurda dönüp toplama bir kalabalığın önünde konuşurken, olaylardan sadece bir ay önve yayına geçen ve tüm olayları eksiksiz yayınlayan HalkTV tarafından penguenlerle protesto edildi. Erdoğan'ın dönüşünü göstermesi gereken karelerde Antartika ve penguenleri gösterdi!
Kaç gündür sloganlara, duvar yazılarına, göstericilere gülmekten ve Twitter okumaktan bi hal oldum!..
Buna karşın otosansür, zaten başlı başına psikolojik bir vak'a. Ayrıca "otosansür"ün nerede başlayıp, "düşüncelerini 'makul' bir şekilde ifade etmek" denen dangıllığın nerede bittiği tartışmalı. Günümüzün çağdaş korkaklarının, "Makul olmak" diye bir kavramın arkasına sığındığı da malum.
Abdülhamit ceberrutluğuyla akraba olan günümüz otosansürü, dünyada da muhafazakarlıkla akraba. Daha 19'uncu yüzyılın ikinci yarısına kadar, ne sansür ne de otosansür bir sorun! Hele daha da eskiden, sansür denen şeyin bilinmiyor. Kralların, kralla dalga geçebilen soyratıları var. Bugün Tayyip Erdoğan'ın yanında, onunla dalga geçen bir soyrarısının olabileceğini düşünebiliyor musunuz?! Lafı bile edilemez. Eski Nasreddin Hoca fıkralarını okudunuz mu? Müstehcenliğin alası. Ama kimse bunları sansürlemeyi düşünmemiş -tam tersine Cem Sultan emir verip bu fıkraları toplatmış ve bir kitap haline getirilmesini emretmiş.
Günümüzdeki otosansür de bir başlangıcı var.
Mesela 1836'da Pampei'deki dekadansı anlatmak için çizilen bir gazete resminde, bir kadına asılan çıplak erkek tasviri var ve adamın penisi tahrik vaziyetlerinde. O zamanlar bu bir sorun olarak görülmemiş. Aynı resim 1877'de aynı gazetede gene yayınlanmış ama adam bu kez penissiz. Gazete, bu konuda hiçbir uyarı almadığı halde, ahlaki çekinceler ve ticari korkularla (yani yükselen ve zenginleşen muhafazakar kapitalizm nedeniyle) resmi sansürlemiş.
Kısacası dünya, 19'uncu yüzyılın ortalarında bir yerde, müstehcenliği kararında bırakmak koşuluyla mizahtan basına kadar çeşitli alanlarda kullanırken, birden buna son vermiş. Bugün yaşadığımız otosansür ise, sansürün dibe vurması, üstelik bunun gönüllü bir şekilde yapılması hali. Daha 1980'lere kadar Türk basını da göğüsleri fora, uzun bacaklı güzel kız karikatürleri çizerdi. Bedri Koraman'ı unutmak mümkün mü? Gazetelerde "Komünist" lafını kullanananın 15 yıl hapis cezası yediği yıllardı. Şimdi otosansür, asla çıplak kadın çizmeyen ve "Beyefendinin hoşuna gitmeyen"i yazmayan bir neo-Abdülhamit istibdadından muzdarip. Ve inanın, bu dönemin ardından, başta yeni Abdülhamitler hicivle mahvedildikten sonra, sınırsız fikir özgürlüğüyle birlikte usturuplu erotizm de, müstehcen mizah da geri dönecek. Ve penguenler, en iyi espri ve mizah dergisi babında Türkiye Antartikasında çoğalarak yaşamaya devam edecek.
Tatsızlığın tadı!..
Lokum severim. Çün'e giderken dostlarıma narlı fıstıklı lokum götürdüm (belki ikram ederler, ya da otlanırım diye düşünmüştüm!)
Konu bu değil ama...
Konu, bundan bir önceki yazı...
Hasankeyf'de, Güney Amerika'dan ve Afrika'dan gelen yerlilerle birlikteydim. Dicle kenarında bir küçük ayinde bulundum. Kayapo kabilesi reisi Megaron, üç-dört kişinin şahit olduğu bir mini ayin yaptı...
Şimdi böyle ilginç ve güzel şeyleri anlatmak için bin türlü dil vardır. Mesela edebiyat denen şey, böyle güzel olayları anlatmak için icad edilmiştir. Hem sadece o yoktu orada. İnsanlığın ilk ortaya çıktığı Kenya'daki bir bölgeden gelen, müthiş neşeli bir Afrikalı da vardı. Gece Diyarbakır'da cep telefonuyla onun fotorafını çekmeye çalışan bir gencin sözlerini ona tercüme ettim: "Çok koyusun abi, seni göremiyorum!" Bu laf, günlerce en büyük espiri konusuydu, -en çok da o güldü. Daha neler neler...
Ama Hasankeyf yazım bile bile "tatsız yazı formatı"nda!..
Bunu ben -gelin- şöyle anlatayım:
Kenyalı Joshua, geleneksel kıyafeti ile (yani çıplak, ama bedenini tek parça bir örtüyle örtüyor!) geldiği bölgede en son otuz milyon yıllık fosiller bulunduğunu anlattı! Kısacası, insanoğlunun ve hayatın tevellütü oldukça eski, ama yazı-çizi işine hayli zaman sonra girilmiş. Şimdi bir koca sürü bilim dallaması, insanlığın eskiden hayvan muadili bir canlı olduğunu sanıyor ya?! Elbette öyle değil. Bugün, insanoğlunun en bozulmuş haline şahit oluyoruz... Yazı yazmayan insanlar çok eskiden, daha da eskiden, çok çok daha eskiden, konuşmaya da pek tenezzül etmiyorlarmış. Yazı bir yana, sözün de oldukça ilkel bir iletişim biçimi olduğunu, yerlileri görünce yeniden anlıyorsunuz -dank ediyor yani. Konuyu iyi anlamak için, mesela bir Yakut şamanıyla (Ōyūn) Tundrada bir kaç gün geçirmek yeterli olabilir!..
(Benimki de laf şimdi!)
Şudur:
"Bazı şeyler sözle ifade edilemez..."
Ne yavan, ne klişe bir laf değil mi?!..
Ama öyle değil işte...
Bu yazı, bunu klişe haline getirip, basitliğine kahgidikoh gülenler için yazılmadığından, şu kadarını söyleyeyim: İnsanoğlunun en has ve derin halini bir anlığına da olsa hissetiğinizde, sözün (ve tabii yazının) hikayemtrak bir şey olduğunu anlıyorsunuz.
Ve o an, eskiden insanların neden car car car konuşmadıklarını, sükunetin değerini falan da yeniden hissediyorsunuz. Böyle birşey yaşadıktan sonra, o seyahat boyunca görüp geçirdiğiniz diğer şeyler -laf bazında- gölgede kalıyor ve siz yazısız sözsüz bir ışığa bakıyorsunuz. Gölgelerle ilgilenmiyorsunuz. -Eh işi lafa vurup yaşadığınızın değerini düşürmek istemeyince de yavan bir yazı (ama muhteşem bir anı) kalıyor geriye!
Evet bunun üzerine bir çay iyi gider.
Şekersiz ve limonlu...
Dicle kıyısında Kızılderililer...
Brezilya'nın balta girmemiş ormanlarında Batı uygarlığının henüz ulaşamadığı Amazon cangılında yaşayan Kayapo kabilesinin dünyaca ünlü reisi Megaron Txucarramae, yüzü Hasankeyf'e dönük, Dicle'nin kenarında...
Sadece bir kaç kişiyiz ve büyük reisin Hasankeyf için, Dicle'nin özgürce akabilmesi için duasını izliyoruz. Megaron, Brezilya Hükümetinin Amazon nehrine bağlanan Xingu nehri üzerine inşa etmeye kalktığı Belo Monte barajına karşı etkili bir mücadele yürütüyor.
Megaron, suyun içinden iki çakıl taşı çıkarıyor, onları birkaç kere birbirine vuruyor ve dudaklarının kıpırdadığını görüyorum. Sonra taşları nehre fırlatıyor. Kızı Mayalu, hayatında Brezilya dışına ilk kez çıkıp Dicle'ye gelmiş. Kabilesine özgü dövmeleri ve yüz boyasıyla genç güzel bir kadın ve Dicle'ye müthiş yakıştı...
| Kayapo Yerlileri reisi Megaron'un kızı Mayalu Dicle kenarında |
Kayapolar bize göre çıplak geziyor sayılabilirler, ama öyle değil. Onlar bedenlerine kiremit kırmızısı bir boyayla, bedenlerini kaplayan süsler çiziyorlar. Hem de hergün!
Evet böyleymiş...
Süslerin yapıldığı doğal boya, kendine has, sadece haşerat tarafından "algılanan" bir koku yayıyormuş ve tabii haşerelerden koruyormuş. Bu süsler her sabah yeniden, elbise giyer gibi işleniyormuş bedene. Amazon ormanlarının içinden geçen Xingu nehrini her işleri için kullanan Kayapolara Hasankeyf'in suların altında kalacağını anlatan başka bir sevgili dostum, yerlilerin tepkilerini şöyle anlattı:
"Katedraller gibi ağaçların göğü kapattığı sık ormanın tam ortasında, kulübelerin bulunduğu yerdeyiz, ben konuşuyorum, boyalı, süslü savaşçılar ve diğer kamp sakinleri orada. Ben 10 bin yıllık tarihe sahip Hasankeyf'i ve barajın onu nasıl yutacağını söyler söylemez, yerliler yaylarını gerdiler, sanki hemen savaşa gideceklermiş gibi. Biri geldi bana, eli belindeki palasında, tercüman aracılığıyla ciddi ve çatık kaşlarla şöyle dedi: 'Söyle onlara, o barajı istemiyoruz. Onlara söyle, oraya geliriz...'"
Ve geldiler...
Kayapoların efsane şefi Megaron ve kızı, Dicle kenarında suyun içinde akşam üzeri nehrin gönlünü aldılar. Dua edilirken bir an tam bir sessizlik oldu. Dicle Megaron'un iç sesini duydu. Bir an nefesini tuttu...
Akşam yemeğinde akrep mi var?!..
Çin'de kaldığım sürece merak edip karıştırdığım, denediğim şeyin haddi hesabı olmadığından, Yasak Şehrin etrafındaki eski mahallelerin dökük bakkal dükkanlarının hepsinde satılan bu yassı küçük cep şişesini merak etmemek olmazdı. Çin proleteryasının en ucuz içkisini, hem de Yasak Şehir'de denedim ve derhal attım! Çünkü bu alet, büyük bir ihtimalle yakıt olarak kullanılıyor, içki olarak değil...
Masamızdaki tek Çinli arkadaşımız, Orta ve Kuzey Avrupalı dostlarımızdan "daha dayanıklıdır" diye düşündüğündüğünden olacak, bana önce Çince birşeyler söyledi, (bu bana tercüme edildi) sonra küçük bardaktaki ateşi bir dikişte içti -adet böyleymiş! Ben, saygısızlık pahasına bir yudum alıp bardağı masaya koydum. Ve bu hareketimle yapay nezaket ile samimiyet arasındaki farkı Türklerin (yani benim!) nasıl anladığımızı anlatan bir "vaaz" verdim!..
Sanatçılar kadar renkli, anlayışlı ama kırılgan insanlar olamaz. O da bu özelliklere sahip bir ressam ve film yönetmeni ama saydığım özelliklerden sonuncusuna sahip olmaması büyük şans!
Çinliler, son derece neşeli, çocukları Türklerden daha çok seven, çok yüksek sesle konuşan, yemeği önem listesinin en başına koyan capcanlı bir millet. 'Haidilao', bizim bildiğimiz lokanta anlayışına dinamit takıp havaya uçurabilecek kalitede bir yer...
Çin'de lokantalarda önceden yer ayırtmak falan diye bir şey yok. Kim olursanız olun, gidip paşa paşa sıra bekliyorsunuz. Dünyaca ünlü 'Haidilao'da da farklı değil. Lokantaya gidince sizi önce rahatsız taburelerin üzerinde minicik bir masanın etrafında "beklemeye" alıyorlar. Beklerken 'Krupuk' (Karides unundan yapılma bir tür cips), tadlandırılmış veya baharatlandırılmış çeşitli fındık-fıstık türü getiriyorlar masanıza. Tabii en büyük hata, dayanamayıp bunlarla doyunmak -asıl yemek çok sonra.
Birkaç katlı lokanta her daim dolu olduğundan, asıl masanıza geçmeniz, bazen bir saati buluyor, İşte o bekleme sırasında lokantanın ilginç hizmetleri var. Çinli dostum bana, "Masaj ister misin?" dedi! İstediğiniz takdirde bir masör gelip, siz beklerken sırtınıza masaj yapıyor. Kadınlara makyaj ve tırnak cilası servisi veren genç Çinli kızlar da gördüm!
Neden sonra hostesler tarafından masanıza götürülüyorsunuz ve tam ortada kare şeklindeki metal tencereniz yakılıyor. Ortada, bir tür fondü var. İstek üzerine tavuk sulu veya acılı bir fondü söyleyebiliyorsunuz, iki farklı seçenek olabiliyor, çünkü tencerenin iki bölmesi var. Sonra, bu kaynayan fondüye atıp çöpstiklerinizle alıp yiyeceğiniz malzemeyi sipariş ediyorsunuz. Çok kolay pişmesi için zar gibi ince dilimlenmiş et, lotus kalbi, Tofu türleri, sebze ve daha sayamayacağım kadar çok şey var menüde. Bunların hepsi minik kaplarda olduğundan, çok çeşit ısmarlayabiliyorsunuz, -adabı da öyle.
Fondüye atıp pişirdiğiniz parçaları, çöpstiklerinizle alıp, küçük derin kasenize koyduğunuz gene bin çeşit sostan birine batırarak yiyebiliyorsunuz. Susam sosu, yeni başlayanlar için öneriliyor.
Lokanta ve yemek en büyük eğlence sayıldığından, lokantada başka numaralar da var. Bir ara arkadaşlar "makarna" istediler. Yanımıza gelen bir ahçı, getirdiği makarna hamurunu, havada savurup durarak, akrobatik hareketlerle açtı ve sonra kesip ufaltarak bir küçük tabağa koydu, herkes oradan alıp fondünün içine atıyor. Çinliler, ayrı yemekler ısmarlamıyorlar. Benim de "bin senedir" uyguladığım gibi, sipariş edilen şeyleri ortaya koyup herkesin almasına hazır hale getiriyorlar. Bu yüzden önlerindeki tabaklar genellikle minik şeyler oluyor.
Aynı gün, şehrin en tanınmış caddelerinden, İstiklal Caddesini andıran Wangfujing kıyısında, bizim Balık Pazarı gibi dar ama acaip kalabalık bir yan sokakta (Pazar) şişe geçirilmiş akrepler görmüştüm. Hayvanlar o an canlıydılar ve hareket ediyorlardı. Aynı zamanda bir tür atraksiyon olduklarından, birkaç küçük lokantanın önünde o şişler vardı! Kızartıyorlar. Gözler için iyiymiş. Yaşlı Çinliler birşey yerken, kendinizi eczanede sanabilirsiniz. Bu kadar bilinçli yemek yiyen başka bir halk daha var mıdır bilmiyorum.
"Bu gözüm için. Bu, insana güç veriyor. Bunu yedin mi kışın hasta olmazsın. Bu, nefesi açar..."
Ben sırf akreplerin hatırına orada bir saat fink attım ama akrep yiyen bir tane Çinli görmedim. Kısacası daha çok turist mıknatısı olarak işliyor gibiydiler -kendimden biliyorum! "Çinliler herşeyi yer" gibi küçümseyen bir bakışa sahip olanlara hem Evet hem Hayır derdim. Evet herşeyi yiyebiliyorlar, ama o herşeyin en iyisini ve en lezzetlisini de biliyorlar ve tabii en iyi şeyleri tercih ediyorlar.
Hot Pot lokantasında iki saat oturduk ve bol bol sohbet ettik -amaç da bu zaten, yemek yemek sosyal bir şey. Pek politika değil, ama kültür konuştuk. Çinli bir sanatçıdan Çin hakkındaki düşüncelerini duymak güzel elbette. Sohbette ilgi odağı olmanın avantajını kullanıp, Çinli dostuma, yazmayı denediğim bir hikayeyi bile anlattım! Beni müthiş şaşırtıp, konuyu çok beğendiğini söyledi -hem de bunu nezaketen söylemediğini ekleyerek. Şimdi o İstanbul'a gelmek istiyor, ama bir şartı var: yazdığım hikayeyi bitirmeliyim. Yani daha az blog yazmamın böyle bir (Çinli) nedeni var!
Çinli dostum bana o uçak yakıtından ala rakıyı içirdi, bana mısın demedim! Avrupalı dostlardan daha sağlammışım. Şimdi o İstanbul'a gelince aynı orijinallik ölçüsünde nereye gidebiliriz, hiçbir fikrim yok, ama bu aslında o kadar da önemli değil. Maksat, yeniden buluşup, iyi yemek eşliğinde sohbetler yapmak.
Çin, gerçekten muazzam bir yer. Ve onu daha yakından tanımaya gerçekten değer.
Beijing Hutong'larında sabah...
Yaphet Kotto ve Bond...
Açıcası ben bu filmi, 1973 yılında Amerikan sokaklarında gezen arabaların zevksizliği, kahverenginin "moda" olduğu yıllardaki garip zevksizlik yüzünden, bir tür tarih filmi gibi izliyorum. O dönemin filmlerini yeniden izlerken, oyuncuları değil fonları izlemeyi tercih eden biri olarak, bu kadar berbat rengin, favorinin, saçın, ispanyol paça pantolonun ve köpek yakalı gömleğin arz-ı endam edişine hep gülerim. Ve bana çocukluğumu hatırlatıyor. O arabalara ben de bindim. Haldır-huldur giden eşşek kadar kuyruklu arabalar, kafalıksız arka koltuklar, varille yakıt alan arabalar... Bizim de bunlara benzer bir arabamız oldu!
Guy Hamilton'un çektiği "Live and Let Die" filminin en güzel yanı, filmin bu adlı taşıyan şarkısıdır. Filmde şarkıyı söyleyen siyah kadın B.J. Arnau'yu daha önce ve sonra hiç görmedim ve duymadım ama şarkıyı besteleyen John Barry, ünlü Beatles grubunun manejeri. Şarkıyı da Beatles bas-gitaristi Paul McCartney ve karısı Linda seslendiriyorlar, sözlerini de onlar yazmış. Şarkı, bu film namına benim aklımda ve gönlümde günümüze kadar kalan tek şey. 1973'de -o zamanlar dikkatle takip ettiğim dünya pop listelerinde- Amerika'da iki numara, İngiltere'de ilk on arasındaydı.
Jamaika'da geçen, açıkçası pek de tutmadığım, çakma Voodoo ayinleri gösteren, Tarot kartlarıyla fal bakan Solitare rolündeki Jane Seymour'un orada ne aradığını sorup durduğunuz silik bir filmdir. Harlem'den uyuşturucu dünyasını tekeline almaya çalışan Kananga figürünü oynayan Yaphet Kotto'dur. O da aklımda kalmadı. Ta ki onu başka filmde yeniden görünceye kadar...
"Live and Let Die" filmininde Kotto'nun sağ kolu rolündeki iri kıyım Tee Hee çok daha ilgi çekici. Kolunu timsahlara kaptırmış, onun yerine metal mekanik bir protez taşıyan, bu protezi hareketli ve tehlikeli bir kanca gibi kullanan biri Tee Hee. Filmin günümüze sarkan klişelerinden biri, Bond'un timsahları basamak olarak kullanıp onların üzerine basıp sıçrayarak onlara yem olmaktan kurtulmasıdır. Son Bold filmi "Skyfall"da da benzer bir sahne vardır. Bond rolündeki Daniel Craig Makao'da bir Komodo ejderinin üzerine basarak düştüğü çukurdan çıkar.Yaphet Kotto'ya ben çok sonra, yeniden bir filmde rastladım ve büyüklüğü asıl o zaman dikkatimi çekti. Robert De Niro'nun Charles Grodin ile baş rolleri paylaştığı "Midnigt Run", bir kaçma-kovalama filmi. Özellikle Grodin'in performansına diyecek yok, ama orada polis şefini oynayan Yaphet Kotto bir fenomen! Kendi adamlarının it gibi korktuğu bir siyah polis şefi ve film boyunca sürekli aptal durumuna düşüyor ve buna rağmen saygınlığını yitirmiyor. 1988 yapımı filmi ben çok sonra seyrettim ve Kotto'yu hemen tanıdım. Artık iyice şişmandı, ama müthişti.
1939'da Kamerun'da doğmuş olan bu adam, belki de bu filmle yeniden keşfedildi ve 1993-1999 arası "Homicide" adlı bir polisiye dizide oynadı, dizinin yüze yakın filminde göründü ve bu sü re zarfında tam dört kez "Image Award"a aday gösterildi. Bir tür karizma ödülü. National Association for the Advancement of Colored People tarafından her yıl verilir. Oscar, Grammy ödülü gibi bir şey.
"Live and Let Die." Bu tatsız Bond filminin unutulmaz iki ilginç tipi, Bond filmlerinde ilk kez görünen Amerikalı Şerif J. W. Pepper rolündeki muhteşem Clifton James ve Voodoo rahibi Baron Samedi'yi oynayan müthiş Geoffrey Holder'dir.
Yaphet Kotto, ilk filmini 1963'de çevirmiş. Türkiye'de de ünlenen "Kökler" (Roots) dizisinde rol almıştı. ünlü "Alien" filminde de oynadı. En son 2008'de "Wittless Protection" adlı komedi filminde küçük bir rolü vardı. Kotto, 1998'de evlendiği üçüncü eşi Tessie Sinahon ile birlikte Baltimore'da yaşıyor. Onu İstanbul'dan selamlıyoruz.
Güncel misiniz?!..
Orta yaş üstü kadın bir taraftan telefonla konuşuyor, bir taraftan da -didik didik edilmiş- buruşuk bir Hürriyet gazetesini yan masadaki adama uzatıp, tüm şirretliği ve emir kipleriyle yüklü boru tipi sesiyle, "Ayyy, otuzsekizinci sayfa ner'de bul şunu" diyor -Allah'tan bana demiyor!
Genç adam kibarca yerinden kalkıp gazeteyi aldı ve bir iki sayfa çevirip, gazetenin bir haberine takılıp kaldı. Bilemedin altıncı, hadi sekizinci sayfa olsun. Adamın protesto tarzına bittim.
Benim bildiğim kadarıyla o gazetenin o kadar çok sayfası yok, ama ne gam. Kadın telefonda duyduğuna inanmış bir kere. O bir taraftan şamandıra büyüklüğündeki pahalı cep telefonuna bağırıken, genç adam da ona inat sessiz sakin gazete okuyor...
"Tabii... tabii... Bugünkü gazetede... Güncel..."
Bu yazı, şahit olduğum bu absürd monologdan hemen sonra yazılıyor. (Siz siz olun, güncel olun!..)
1995 baharında Bitlis'in Hizan ilçesindeki tek Süpermarkette (iri bir bakkaldı) bulduğum en taze gazete bir haftalıktı ve bunu dert eden de yoktu. Çocukluğumda eski otobüslerle köylük yerlerden lambur-lumbur geçerken, yol kenarında çocuklar "Gasteee" diye bağırınca, otobüsün sürgülü üst camından gazete atmak gibi bir işim vardı. Bizim eve hergün Cumhuriyet, Milliyet ve Akşam alınırdı, bunların bir-iki günlük eskilerini de yanımıza alırdık pencereden atmak için. Güncellik denen şeyin sınırları daha geniş tutulurdu. (Şimdi internet diye bir şey var.)
Gazetecilerin konu hakkında kullandığı en vurucu terim, "Deadline" adlı sözcüktür, bu laf "Güncellik"in de babasıdır. Latince "actualitas" menşeyli tüm "aktüel" terimler de buradan fırlamıştır. Mesela gazeteye son haber, Türkiye saatiyle altıya kadar yetiştirilecekse, o saate "Deadline" denir. Gazete haberinin ölüm çizgisidir. Ondan sonrası kesiktir, gazete baskıya girer.
Amerikan iç savaşında Kuzeylilerle Güneyliler birbirini yerken Georgia'daki Andersonville'de savaş esirlerine açık alanda sanal bir çizgi göstermişler: "Bakın, bu çizgiyi aşan vurulacaktır" demişler -ve bu da haber olmuş. Gazetecilerin işte tam da bu lafı kendi mesleklerine kavram yapıp sokacak kadar sevmiş olmaları zaten psikolojik bir vak'a... Ama mekansal bir sınırdan, zamansal bir sınır devşirmeleri, daha da bir "vak'a"dır!..
Güncellik, gazetecilik tarafından icad edilmişse. Gazetecilik de Johannes Carolus tarafından 1605 yılında Strassburg'da icad edilmiştir. Yatırım yapmak isteyen, ticaret yapmak isteyen iş adamları, bir ticaret kavşağı olan Strassburg'da neler olup bittiğini, hangi işlere talep olduğunu merak ettikleri için, kurnaz tavşan Carolus, olanı biteni anlatan haftalık büyük sayfalar yazdırmaya başlamış, adını da Relation koymuş. Evet yanlış okumadınız: Her hafta 150 gazete elle yazılıyormuş. (Berlin'de talebeyken benim de kullandığım bir yöntem. Elle yazıp fotokopiyle çoğaltmaca!)
İlk gazete, tamamen "duygusal" bir girişimcilik olayı...
Eskiden sabah ezanıyla kalkılır, namazdan sonratarlaya gidilirmiş -babam anlatırdı. Avrupa'da da sabah papazın takdisiyle başlarmış -bunu da yaşlı bir Bavyeralı anlatmıştı. Bunlar unutulmuş, şimdi onun yerine gazete okunuyor. Şöyle:
"Sabahları gazete okumak, realist bir sabah duası gibi."Bunu söyleyen, büyük düşünürGeorg Friedrich Wilhelm Hegel. Eskiden kendini Tanrı'ya endekslemek için (kutsal kitaptan alınma) dua rısaleleri okuyanların, şimdi hızlı dünya düzenine biraz olsun adapte olabilmek için okudukları sabah rısalelerine "Gaste" diyoruz (pardon "Gazete" olacak). Bir günlük süre/interval içinde "cereyan eden" olayları yazan gazete, insanların ortak algılama türü yaratıp birbirlerine benzer hale gelmelerine de katkıda bulunuyor ve -mesela- Millet denen, Ulus denen yapıların kurulmasını farketmeden farkettirmeden araç oluyor. Böyle bir işlevi var.
İyice hızlanan dünyada güncellik denen şeyin öznesi haberlerin ölümcül sınırlarının (bayatlamasının) saniyelere kadar düşüşüne bakıp, ne absürd cümleler kurabiliriz bir bilseniz. Güncelliğin krizinden bahsetmek bile mümkün.
Yazı bu kadar...
Breaking News...
"Dünyada olup biten herşey, gazetelerin sayfalarına sığdığı kadardır."
Gazetecilerin kendi aralarında geçtikleri dalgalardan biridir bu vecize!..
Genç adam Hürriyet'te o haberi bulamadı -cidden aramadı zaten.
Bağıra çağıra konuşmaya devam eden kadına, "Böyle bir haber gerçek olsaydı, Hürriyet gazetesinde yazardı, hatta üşenmeyip sizin için otuzsekiz sayfalık bir gazete bile çıkarırlardı" demek isterdim!..






