Kitaptan filme, ince bir hikaye...

Kendi kendiyle dalga geçebilmek, kendini hicvedebilmek, Türkiye'de pek bulunmayan meziyetlerden biri. Bu ülkede kişiler belki, ama kurumlar kendilerini asla ti'ye almaz! Ama kendine gülebilmek, bir olgunluk göstergesidir ve Disney Stüdyoları tarafından çekilip 2013'de vizyona giren"Saving Mr. Banks" filmi, bunun en iyi örneklerinden biri...
Açıkcası Disney filmleriyle ilk çocukluğum dışında pek ilgilenmedim, asla para verip bu çizgi romanları almadım, Mickey Mouse veya Donald Duck okumadım -kuzenlerim okurdu, onlara takılırdım. Gerçi bu tipleri severim, Disney filmlerini de yani yani seyrediyorum, çünkü en sevdiğim tıfıllara bir film izleteceksem mutlaka önce kendim izlerim ve içinde hoşlarına gitmeyecek çıkıntı bir yanın olup olmadığına bakarım. Walt Disney, gerçekten çok önemli biridir ve bir endüstridir elbette. Bugün hala, koca koca adamların bile "eğlenmek için Disney World"lara neden gittiklerini anlayamam. Çok Amerikandır, ama Disney fenomenini kabul ederim…
Senaryosunu Kelly Marcel ve Sue Smith'in yazdığı, John Lee Hancock tarafından yönetilen filmi, sadece Walt Disney hatırına ve anısına anmayı elbette düşünmezdim, ama bu film birçok bakımdan önemli. Şöyle…
Avustralyalı yazar Pamela Lynwood Travers'in ilk kez 1934'de Londra'da yayımladığı çocuk kitabı "Mary Poppins"i okumadım, okumayı da düşünmüyorum. Ama bu kitabı filme çekmek isteyen Walt Disney'in (Tom Hanks), çok aksi bir kadın olan yazarı ikna edebilmek amacıyla çalışıp didinmesini anlatan "Saving Mr. Banksfilmi, hele Disney'in ürettiği o ilk filmi görmüşseniz büyük anlam kazanıyor. Disney Stüdyolarında çekilen ve bir kısmında animasyon öğelerin de kullanıldığı 1964 yapımı "Mary Poppins" filmi, bugünün kıstasları ve zevklerine göre ilkel. Teatral oyunculukları ve müzikal öğeleriyle itici bile sayılabilir. Bugüne kadar gelmiş, unutulmamış şarkıları ise, daha o zaman Oscar ile ödüllendirilmiş Richard & Robert Sherman kardeşlerin eseri. Film 1965'de beş Oscar almış. Beni etkileyen yan tam da burada: "Mary Poppins" kitabının nasıl filme aktarıldığını ve yazarın hikayesine derin bağlılığını işleyen yeni "Saving Mr. Banks" filmi, Oscarlı "Mary Poppins" filmiyle kıyaslanamayacak kadar güzel ve sinema zevkiyle tekniğinin aynı firmanın kadrajı içinden bakıldığında bile nasıl geliştiğinin belgesi. Ve tabii bir firmanın kendi kült objesi haline gelmiş Walt Disney'i hem hicvedip hem de nasıl sevgiyle anabildiğinin olgunluk gmstergesi...
Yazar Travers, zengin bir aileye doğup güzel bir çocukluk geçirdikten sonra babası ölünce sefaletle tanışıyor ve Avustralya'dan Londra'ya gelip orada ucuz tiyatrolarda sahneye çıkıyor ve lezbiyen aşkı keşfettikten sonra sevgilisiyle beraber yaşarken bu kitabı yazıyor. Kitap çok tutunca devam kitapları da yazmış ve onlar da tutmuş. Disney de bir kitabı değil, iki kitabı naz alıyor filmine. Bu film, gördüğüm en kötü Disney filmi, ama daha sonra çekilen ve baş rolde "Saving Mr. Banks" filminde yazar Travers'i oynayan Emma Thomson'un başrol oynadığı sihirli dadı "Nanny McPhee" filmleri çok daha iyi ve eğlenceli…
"Saving Mr. Banks" filmindeki oyunculuklar iyi, bir kitabın nasıl filmleştirildiğini, yazarın filme doğrudan katkısını ve o çalışma ortamını görmek çok güzel, olayın 1964'de geçtiğini bilmek daha da güzel, -günümüzün sıkıcı malum döküntüleri yok. Filmde ne cep telefonu, ne hepsi spor ayakkabısına benzeyen birbirinin aynı otomobiller, ne de şehirli kompleksli Amerikalılar var. Herkes sevimli. Eh, bu bir Disney filmi! Asıl sıkıntı yazarda.
Filmin ikinci etkileyici yanı, bir yazarın hikayeleriyle olan bağı. Sahici yazarların neden günün her saati bin kişiyi ziyaret edip çene çalmadıklarını iyi anlatan yanları var. Ve her hikaye, az ya da çok yazarının kendi hayatından veya etrafındakilerin hayatından esinlenir ve bitmiş hikayelerin yazarlarıyla mistik bir bağlılığı vardır. "Saving Mr. Banks"de yazarın hikayesiyle duygusal ilişkisini çok gerçekçi net bir şekilde görüyoruz. Film, yazarın neden aksi biri olduğuğunu da açığa çıkaran sağlam psikolojik (hadi "duygu yüklü" diyelim) yanlara sahip. 2013 Yapımı filmin adı da oradan geliyor. Mary Popins romanındaki Baba figürü Mr. Banks'in, aslında yazarın babasından esinlenmiş olduğu anlaşılıyor. Disney, yazarın bir sırrını da, sadece yazarla paylaşmak üzere ortaya çıkarıyor. Disney'in filmindeki Mr. Banks, yazarla babası arasındaki kırgınlıkların tamiri, baba-kız sevgisinin tazelenmesine neden oluyor…
Asıl adı Helen Lynwood Goff olan yazar P. L. Travers'in adını, bir Aglosakson yazarlar antolojisinde bulamadım. 1828 yılında kurulmuş saygın Philipp Reclam jun. yayınevinin altıyüz sayfalık yazarlar antolojisinde Travers, nedense anılmaya layık bulunmamış. Travers, 23 Nisan 1996'da Londra'da doksanbeş yaşında hayata gözlerini yumdu. 1989'de mitler ve sembollerle ilgilenen ve kimsenin dikkatini çekmeyen son bir kitap yayımlamıştı, ama bu bir hikaye kitabı değildi. Hayatının son evresinde Mary Popins kitapları yazmak istemedi…
Bir kitabın nasıl ortaya çıktığını, hikaye kurgulamanın nasıl güzel ve eşsiz, benzersiz bir uğraş olduğunu bilen biri olarak, ünlü Türkçe kitapların hikayelerini anlatan filmleri beyaz perdede görmek isterdim. Yazarlar genellikle fazla para kazanmazlar, ama sadece yazı yazmanın ve kurgulamanın hazzı dünyanın hiçbir parasıya ölçülemeyecek kadar yüksektir. Bu suskun yalnız insanların hayalle gerçek arasında dolanan muazzam renkli hayatlarını anlamanın yolu, onları kitaplarının hikayeleri üzerinden tanımaktır. "Saving Mr. Banks", bu açıdan göz dolduran örnek bir film...

Büyük Budapeşte Oteli'nin lobisinde müzik...

Bu yıl seyrettiğim en iyi film, "The Grand Budapest Hotel", detayları iğne oyası gibi işlenmiş tam bir grotesk komedi, -trajikomedi de diyebiliriz. "Büyük Budapeşte Oteli"ni önce müziği üzerinden tanıdım. Dünya basınında, hakkında iyi eleştiriler okuduğum filmlerin müziğini mutlaka bulup dinlerim, bazıları hayal kırıklığı da olabiliyor, ama bu filmin Alexandre Desplat tarafından yapılmış müziğini "çalışırken dinlenen müzikler" listeme hemen ekledim ve filmi görmek için bir fırsat kolladım...
O fırsatı dün Beyoğlu Fitaş'da yakaladım, hem de önce Pera Palas otelin lobisinde çay eşliğinde filmin müziğini dinledikten sonra! Bence bu filmin en güzel yanı, kurduğu fantastik atmosferi ve en küçük rolleri bile yetenekli aktörlere-aktristlere bırakılmış detay zenginliği, konunun öngörülemez bir yol haritasına sahip olması ve Anglosakson piyasa sinemasından öğeler de kullanmasına rağmen, ona aykırı yanlarının kesinlikle ağır basması...
Rejisör Wes Anderson, favori rejisörlerimden değil, absürd yanını sevdiğim bir sanatçı, bu filmi de diğerlerinden çok farklı değil, ama filmde küçücük bir rolü olan aktör Bill Muray'ın deyimiyle "Şimdiye dek çevirdiği en iyi film..."
Beni bu yazıyı yazmaya iten iki konu var. Birincisi, rejisörün filmi çekme nedeni...
Wes Anderson, Stefan Zweig'ın üç romanını okuduktan sonra bu filmi çekmeyi düşünmüş. Burada konunun bam teli, Anderson'un Stefan Zweig'ın hangi romanlarını okuduğundan çok, yazarı daha önce hiç duymamış olması! Halbuki Türkiye'de azıcık kitap mürekkebi yalamış herkes, "Yıldızın Parladığı Anlar"ı (yani onun sadece İstanbul'un alınışıyla ilgili bölümü) mutlaka okumuştur, çünkü bu kitap, öğretmenlerin sağcı-solcu diye birbirinden sentezle ayrılmadan önce ve sonra, talebelere önerilen az sayıda "yabancı kitap"tan biridir. Stefan Zweig, çağdaşları arasında da özel bir yere sahiptir. Nazilerden kaçıp sığındığı ABD'de savaşın ortasında karısıyla birlikte hayatına son vermesi sansasyonu bir yana, oldukça basit bir dil kullanan, iyi bir anlatıcıdır, biyografi kitapları da bugün bile popüler olmayı sürdürür falan. Anlaşılan bu gerçek, rejisörümüzün çeperine, ancak 45 yaşındayken uğramış...
Filmi yazı konusu yapan ikinci konu, atmosferi...
Bu fenomeni gözüme sokan büyük Japon filmci Hayao Miyazaki'yi anmadan edemeyeceğim. Filmlerinde Japonca konuşup birbirini Japon geleneğinde olduğu gibi eğilerek selamlayan tiplerini Bavyera veya İsviçre kırsalı gibi yerlerde yaşatıyordu. "Mutlu taşra" atmosferi kurmak için o bölgelerdeki mimariye benzer evler çiziyor, oradaki nehirleri, dükkanları, o örneğe göre çiziyordu ve zaman olarak da 1950'li yılların başından esinleniyordu. Bu filmin tarihi kısmı 1930'lu yılların başı ile 1945 arası bir dönemde, Alp Dağlarındaki "Zubrovka Cumhuriyeti" adlı hayali bir ülkede geçiyor, elbette ana dili Almanca olan bir yer. Burada, artık uzatmaları oynayan bir masal dünyasını otelinde yaşatmak için "elinden ve belinden geleni ardına komayan" otel müdürü Gustave H. (Ralph Fiennes) ve otelin Müslüman komisi Zero'nun (Tony Revolori)'nin hikayesi hızlı geri dünüşlerle ve zaman içinde sıçramalarla anlatılıyor. Bu sıçramaları en abartılı biçimde filmin başında görüyoruz ve absürd komedi tadını da daha filmin başında alıyoruz. Rejisör bu tadı pekiştirmek istediğinden olacak, türün en iyi örneği "The Fearless Vampire Killers" (Roman Polanski, 1967) filmini çağrıştıracak sahneler koymuş filme, mesela karda kayakla kötü adam kovalama sahnesi ve orada kullanılan abartı, aynen Polanski!..
Film dünyada film eleştirmenlerinin haklı olarak göklere çıkardığı bir Britanya-Almanya ortak yapımı. 2013'ün Ocak-Mart aralığında çeşitli yerlerde çekilmiş, ama optik bu kadar güzelliği bir arada görünce, elbette görüntülere takıyorsunuz. Mesela filmdeki otel bir tasarım -hem de gerçek görünmesi için orijinal bina boyutuna yakın ebadlarda üretilmiş bir maket. Filmde daima, Mustafa Kemal ve Enver Paşa'nın da Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında birkaç kez kura gittikleri Karlsbad'dan örnek alınmış. Filmde dağbaşındaki geyik heykeli de Karlsbad'da. Buradaki "Palace Bristol Hotel", Budapeşte Oteli'ne benziyor. İç mekan tasarımı için, "Jugend Stil" ornamentlerden ve eski "Görlitz Alışveriş Merkezi" dekorasyonu, estetiği kullanılmış. Filmde kullanılan dağların bile örneklere bakıp yeniden tasarlanması falan elbette etkileyici ve rejisörün nasıl ince bir iş ürettiğini gösterir, ama bir detay, benim rejisöre saygımda tavan yaptırdı...
Filmi gördüyseniz mutlaka dikkatinizi çekmiştir: "Elmalı Genç."  Wes Anderson, bu tabloyu, Michael Taylor'a gerçekten sipariş vermiş ve ressam da oturup bu resmi yapmış, hem de -istek üzerine- 16'ıncı yüzyılın Floransalı fresk ressamı Agnolo Bronzino'nun tarzına uygun şekilde....
Gelelim filmin atmosferine. Bence filmin en hoş yanı da, kayıp Avusturya-Macaristan kültürünü popüler ve komik bir sosla seyirciye sunması. Filmdeki masal dünyasına bir kabus gibi düşen Nazi kopyası faşistler ve onlarla işbirliği yapan tamahkar katiller olmasaydı, günümüzün popüler sinemasında sıklıkla "kötü adam" rollerini üslenmeye devam eden Alman kültürü bambaşka bir yerde olurdu, -şimdi heryer Anglosakson kültürü olmazdı. Hatta şunu da yazmadan edemeyeceğim: Eğer o Nazi devri ve iki Dünya Savaşı yenilgisi yaşanmasaydı, bugün Charlie Chaplin yerine Karl Valentin diye birinden bahsediyor olacaktık. Ama bu başka bir yazı konusu...

Karikatürist ruhu ve Sergio Aragonés...

Seksenli yıllardaydı, bir grup Alman öğrenciyle birlikte tanınmış bir Avrupalı çizgi roman çizeri ve karikatüristinin evindeydim. Daha önce bir ressam evi görmüştüm, ama ilk kez bir profesyonel çizerin evindeydim. Bize şöyle bir bakan adam, bana dönüp, "Bunların içinde çizer olan sensin değil mi?" deyince, önce kekeledim. Benden önce diğerleri, "Evet" dedi. O evde kocaman bir Turhan Selçuk kitabı açıldı, ardından Gırgır başsayfaları geldi. Adam benim Türk olduğumu öğrenince, kütüphanesinden çıkarıp göstermişti…
Çizerler birbirini gözünden tanır. O zamanlar karikatür falan çiziyordum, Berlin'deki çizgi roman çevresinin çevresinde veya içinde, o bambaşka atmosferde nefes almak çok güzeldi. Ama çok uzun zamandan beri çizmiyorum. Bu arada Penguen'cilerden ve LeMan'cılardan çizerlerle tanışmış olmak şerefine sahibim, ama burada onlardan değil, toy bir öğrenciyken Hamburg'da Sergio Aragones karikatürleriyle nasıl tanıştığımdan bahsedeceğim. Bu benim dünya çizerlerlerinin dünyasıyla da ilk tanışmamdı. Kitapçıların tozunu atmaya başlamadan önceydi (çünkü henüz yeterince Almanca bilmiyordum). Kitapları henüz okuyamamanın acısını çıkarmak için, mizah dergilerine ve çizgi romanlara daldım. Daha ilk günlerimde MAD dergisini keşfettim. Bu kült dergi, Amerikalıların bütün Dünya'da satılan, ve o zamanlar Rus Krokodil dergisinden sonra dünyanın en yüksek tirajlı mizah dergisiydi ve adını Türkiye'deyken duymuş ama hiç görmemiştim. Dünyada üçüncü sırada elbette Gırgır dergisinin bulunduğu yıllardı. İşte o dergide ilk dikkatimi çeken, Sergio Aragonés'in karikatürleri oldu -çünkü kenar süsü gibi, sayfaların hemen kenarında sinek kadar küçük, basit ama komik şeylerdi. Dergide elbette başka iyi çizerler de vardı, Al Jaffee ve diğerleri. Mesela bir ara Don Martin karikatürlerine bir gün güldüğümü bile hatırlarım, ama Sergio Aragonés gibi, bu kadar az çizgizle bu kadar mimik/karakter ifade edebilen ve yazıya gerek duymadan bu kadar çok şey söyleyebileni azdır. Üstelik fonda ayrıntıya falan da pek ihtiyaç duymuyordu…
1937'de İspanya'da doğan çizerin ailesi Meksika'ya göçmüş, o da orada mimarlık eğitimi sırasında çizerliğe başlamış. 1962'de ABD'ye gitmiş ve orada kısa sürede MAD dergisinin asıl çizerleri listesine girmiş. Bu derginin Metüst'ü gibi biri olmuş. Bu sıralar başka işlerle de uğraşıyor, çünkü dergi 2009'dan beri aylık yayınlanamıyor, yılda dört kez çıkıyor…
Geçtiğimiz günlerde kızkardeşimin bana özellikle arayıp-bulup getirdiği bir İspanyol çizgi romanının arka kapağında, onun ayrı çizgi roman olarak ürettiği tipi Groo'nun reklamını gördüm. Kitabı elbette daha önce okumuştum (onun çizdiği çizgi-kitapların hepsini okudum). Ve Aragonés, orada bana çizmek zevkini yeniden hatırlattı. iPad'ime özel bir çizerlik App'i indirip, yukarıda gördüğünüz resmi iPad'de yaptım. Büyük ustaya minik bir Selam olsun diye!..
Huzurlarınızda, Sergio Aragones'in "Barbar Groo"su…
Çakaldan bozma köpeğiyle, hayali Conan'vari bir dünyada kasırga gibi esiyor ve muktedirleri biçerken Allah yarattı demiyor!..

Otel ve koku...

Eskiler, "Gökyüzünün altında yeni birşey yoktur" derken, insan oğluna/kızına dair aynı şeylerin farklı şekillerde ifade edilip durduğunu söylerler. Afrikalıların, "Her çiçeğin kokusu kendine hastır" atasözünü Cicero, kendi dilinde, "Parfüm değil, bizzat kendisi kokan kadın, en güzel kokan kadındır" diye ifade etmiştir. Tabii bu sözün sahibi olan kişi bir Romalı, hamamın mucidi bir kültürden geliyor. Hamamlar, bu toprakların da en özel yerlerindendir, mesela Trabzon'daki Selçuklu hamamını severim ve bu yapının halen hamam olarak çalıştırıldığına inanamayan birkaç yabancı dostumun da oraya girmesine sebep oldum. Ama bu yazıda beni ilgilendiren asıl konu, otellerdeki kokular.
Odanıza daha girerken sizin dikkatinizi, odanızı gösteren otel görevlisine değil, kendisine çekmeyi başaran oda kokusu. Ben bu konuda bütün dünya otelerinin birleşip insanlara bir komplo kurduğunu ve hepsinin o ucuz ve insanı bezdiren deterjan kokusunu bilerek benimsediklerini düşünüyorum. Burnum, Partick Süskind'in iğrenç kurbağası Grenouille kadar keskin değil, Süskind gibi geriye dönüşler kullanmayan fonetik dilli bir yazar gibi koku üzerinden macera aradığım da yok, ama Türkiye'sinden Çin'ine kadar otellerin neden o ucuz ve itici "temizlik deterjanı kokukusu"nu tercih ettiklerini merak ediyorum.
Yıllar önce daha Sulukule katledilmemiş ve sevgili şen Çingeneler orada müzik yapıp İstanbulluları eğlendirirken, yabancı bir fotorafçıyla bir eve misafir olmuştum. Çamaşırsuyu kokusunu daha önce de duymuş olmakla birlikte, artık bu kokunun adı geçince aklıma o Çingene evi gelir. Evsahibimiz kadıncağız, onlara "pis" demekte bir bahis görmeyen yurdum insanına inat, mikrocerrahi veya uzay istasyonundan daha temiz bir evde ağırladı bizi, ama anlaşılan çamaşır suyunu sık kullanıyordu ve bu kokuya artık alışmıştı.
Güney Çin'de nisbeten bakir ve temiz doğanın ortasında kaldığım otelde, gene o Türkiye'deki otellerden tanıdığım kokuyu duyunca memlekete gelmiş gibi olmak istemedim, zira amaç, memleketin "siyasi" havasından uzaklaşmak ve dostlarımla birlikte olmaktı. Gittiğim bölgenin en yakınındaki şehrin adı Guilin, "Güzel kokan çiçekler ormanı şehri" anlamına geliyor -ve doğru! Şehir resmen bölgenin tarçın çiçekleri tarafından parfümlenmiş vaziyette. Nereye giderseniz gidin, onca bisikletli ve mororsikletten bozma mini kamyonetli Çinlinin ve sallapati eski arabanın egsoz gazını takmadan, şehir muhteşem kokuyor. Ama oteller öyle kokmuyor elbette. "Aşırı temizlikten" olacak, girince heryer Kırşehir'deki veya geçen gün kaldığım Bergama'daki oteller kıvamında. Ama dışarıya, doğaya çıkınca heryer tarçın çiçeği.
Bu koku işini dindarların pek takmadığı gibi bir önyargıya sahibim, cami avlularında satılan hacı misleri, gül suları ve benzerleri, hiç hazzedilecek şeyler değildir, ama eski Mısırlıların "Güzel kokusuz geçen bir gün, kayıp bir gündür" sözünü de unutmayalım. Bu sözün, "gülmeden geçen bir gün...", "çalışmadan geçen bir gün..." falan gibi sonradan türetilmiş versiyonları da bulunmaktadır. Çin'de -hem de Beijing'de- duyduğum kadın kokularının Türkiye'deki çakma kadın parfümlerinden daha kötü olduklarını söyleyebilirim, -bir farkla: Çinli kadınların sürdükleri, buradakiler gibi gaz kokmuyor.
Vietnam'a komşu Guangxi eyaletinin ortasında bir yerde tropikal atmosferin hep yağmurlu mevsiminde doğada hayatımın yağmuruna yakalanıp iliklerime kadar ıslandıktan sonra aynı otele döndüğümde, sıcak bir banyo sayesinde titremeyi kesip yeniden normale dönmeye çalışırken duyduğum sabun kokusu, sadece odayı değil, tüm oteli kapladı. Guilin'e has o güzel kokuyu odama taşıyan sabuna ve odaları henüz temizlememiş güleç Çinlilere ve o bed deterjan kokusunu yeniden duymadığıma ne kadar sevindiğimi tarif edebilirim. Şöyle:
Banyodaki ve odadaki tüm aynalar buğulandı. Buhar, bölgedeki sivri tepeleri ve Li nehrini mistik bir tül gibi örten bulutçuklardan biri olup kapılardan pencerelerden dışarıya taştı. Ve ruhuma kadar ısınıp dışarıya çıktığımda, muz ağacından damlayanlar dışında yağmur damlası falan görünmüyordu. Ve o an, Almanya'nın genç şairlerinden sevgili Damaris Wieser'in bir sözünü, doğa bana resmen yeniden hatırlattı. Siz de kendi versiyonlarınızdan bilirsiniz:
"Hiçbir parfüm kokusu, ıslak toprak kokusuyla boy ölçüşemez."

Kedi Türkçesi...

Beyoğlu'nda bir aydır sıkça gittiğim kahvenin müdavimlerinden biri de üç renkli kedi 'Işıl'. Benim Avrupalı dostlarım, üç renkli kedilerin uğurlu olduklarını söylüyorlar. Bu iyi karakterli, ille de gelip çeperimde bir yere veya bana adeta bitişik oturan ve çizgi romanlardaki Meksikalı kovboylar gibi yayılıp yatan kedi, öğleden sonraları üçten sonra kahveye düşüyor. Pür özgüven, kahveyi baştan başa yürüyüp önce bir piyasa yapıyor, sonra kahvedeki yerini alıyor. Kahvenin diğer müdavimleri olayı bildiklerinden, onun kahvede babasının dükkanı gibi dolaşmasını seviyorlar, hatta ona saygı bile duyuyorlar ve mıncıklayıp duruyorlar. Kediler, aşırıya kaçan sevgi gösterilerine tırmıkla veya sivri dişleriyle yanıt veren özgür hayvanlardır. Bu kedi, canı yanmadığı takdirde, bir yerine düğüm de atılsa okşanmalara, ellemelere, dürtmelere, hatta şaka yollu tokatlamalara izin veriyor. Gerçi bunun sınırlarını da gördüm. Kıçıyla başını birleştiren bir mıncıklama numarasına, dişlerini geçirerek karşılık verdi. Ama o şartlar altında bile ölçülü davranıyor, ısırıklarını "iktisatlı" kullanıyor, kimsenin canını çok yakmıyor!..
Jean Cocteau, kedilerin zaman içinde, yaşadıkları mekanın görünürdeki ruhları haline geldiğini söyler. Montaigne de, kediyle oynarken onun mu kediyle oynadığını yoksa kedinin mi onunla oynadığını bilemediğini anlatmış bir zamanlar. Bence kediler insanlara yukarıdan bakabilen nadir hayvanlardandır ve Akif Pirinççi'ye de aynen katılırım, "İtalyan tasarımcıları bir hayvan tasarlamaya kalksalardı, kesinlikle kedi tasarlarlardı".
Kedileri seven biri olarak, Işıl'ın geceleri bu kahvede kalıp, sabahları kahve açılınca Beyoğlu'nu arşınlamaya çıktığını ve geceleri sekiz sularında da bir ara kaybolduğunu, dedektif gibi izini sürerek öğrendim. Işıl'ın fotoraflarını Twitter'de yayınladığımdan beri, hakkında yorum falan da yapıyor dostlarım ve şimdiye kadar duyduğum en iyi yorum, onun eski bir kahve müdaviminin reinkarnasyonu olabileceği! Tabii yorumun, hayalin ucu bucağı yok. Ama iş dil konusuna gelince, orada bir "ilginçlik" var ve bunu anlatmalıyım...
Türk kedileri, "Pisi-pisi-pisi" deyince bakan güzel yaratıklardır. Bu kedi dilini her Türk bilir ve onları sevmek için, ya da hamsi falan vermek için falan "Pisi-pisi" diye çağırır. Türkiye'nin sokak kedileri, bu coğrafyanın insanlarıyla ortak dil kurma çalışmalarına kaç bin yıl önce başladılar bilemem, ama bu "Pisi-pisi" lafını Türklere nereden nasıl söyledikleri ya da söylettikleri de kendileri gibi bir muamma.
Çin'de Beijing'de gri damlı tek katlı eski Çin evlerinden birinin üzerinde kaplan gibi kurumlu bir kediye Türkçe "Pisi-pisi" deyince dönüp de bakmadı bile. Ortalıkta pek görünmeyen, ama hep damlarda, tesadüf ettiğim kedilerin hiç birinin "Kedi Türkçesi" anlamadığını görünce önce biraz şaşırıyorsunuz tabii, ama başka ülkelerde de bu dil konuşulmuyor. "Pisi-pisi", enternasyonal kedice diline dahil olmayan, Türkiye'deki kedilerin anladığı bir dil. Aynı şey Avrupa'da da başıma gelmişti. Orada da "Pisi-pisi"den anlayan Avrupalı kedi görmemiştim...
Işıl, İstanbul'un göbeği Beyoğlu'nda, yazar-çizer tayfasının da takıldığı bir kahvenin müdavimi olarak Kedi Türkçesi de anlıyor olmalıydı. Ama, kahveye düşen çaylakların "Pisi-pisi"lerini takmıyor. İşte burada uyandım! "Pisi-pisi", sokak kedicesi, hatta belki kedi argosundan bir laf olmalıydı Türk kedileri için. Allah bilir bu lafı tekrarlayıp dururken hilallenmiş ay dede gibi sırıtan Türklere, kendi aralarında "Hanzo" falan gibi bir de ad takmışlardır; kediler akıllı yaratıklardır ve çıkardıkları sesleri analiz eden bilimcileri bile yüzden fazla ifade biçimleriyle şaşırtıyorlar. Sadece kahvenin değil, Beyoğlundaki mahallenin de ruhu olmaya aday Işıl'ın, böyle "düşük" argo Kedi Türkçesini ve o dilin sahiplerini kaale almaması normal. Eh ben de utanıp "Pisi-pisi"lere son verdim. -Belki o yüzden bana yakın duruyor, ya da ben kendi kendime gelin-güvey oluyorum!

Marcel Proust, Rolf Knie, Bugatti ve diğer sohbet konuları...

Bazen birinin dünyasına misafir olup, onunla yolculuğa çıkmak çok keyifli olabiliyor, hele o kişi iyi tanıdığınız ve sevdiğiniz biriyse...
Aslında sohbeti o başlattı. Uçağa atlayıp geldi ve beni önce Marcel Proust üzerinden yakaladı. Yazarı sistemli bir şekilde okuyor ve "Toplu eserler" okumayı bir adet haline getirmek üzere. Evet ben de Proust severim, birkaç şey de okudum ama kızkardeşim gibi, 13 ciltlik, üçbin sayfalık (Almanca) külliyatının tamamını okumayı hiç düşünmemiştim. Zaten buna ne zamanım ne de arzum var, ama Türkiye'de de böyle bir alışkanlığı özendiren çok güzel kitaplar var artık. Mesela Yapı Kredi Yayınlarının o özel tasarımlı, incecik kağıda basılan bin küsür sayfalık Delta kitapları dizisinden çıkan "Kayıp zamanların izinde" ciltlerine imrenirim. Aynı seriden bir de Nazım Hikmet kitabı yayımlandı ve şimdi ben o kitaba takmış vaziyetteyim. Kitapdaki şiirlerin çok büyük çoğunluğunu okumuş olmama rağmen, o şık kitabı alıp sonuna kadar okumak istiyorum. Bu arada yazarların toplu eserlerimi okumak sabrını da kardeşimden öğrenmeye çalışıyorum. O, bir külliyatı okurken, ara verip, başka kitaplar okumanın, yazarın dünyasından çıkmak anlamına geldiğini ve bunu asla yapmadığını söylüyor. Halen Proust'un Suhrkamp yayınlarından çıkan toplu eserlerinin onuncu cildini devirmiş durumda, imrenmemek elde değil. Daha önce Gustave Flaubert ve benim açıkcası elimi sürmediğim başka klasik yazarlar da "repertuvarına" dahil olmuş. Ben, iPad'imdeki tüm Murakami Haruki kitaplarını okusam, "Murakami'nin toplu eserleri"ni okumuş olur muyum? Hiç sanmıyorum. Kitapların hepsi aynı seriden, aynı tornadan çıkma bir "toplu eserler" serisi olmalı, hatta onları birarada tutan bir kutuları olmalı -tıpkı Delta dizisinde olduğu gibi, Suhrkamp yayınlarında olduğu gibi...
Sistemli okumalar güzel, görsel sanatlar daha güzel. Ben sinema seyircisiyim, tiyatroya çok nadir giderim, kabareye uzun zamandır hiç gitmem gibi birşey, işte tam bu noktada ortak bir yanımızı da hatırladık bu arada: Rolf Knie...
Bu adam, isviçreli bir Kaberetist, sirk göstericisi ve palyaço. O köşeli aksanıyla hem çok iyi espriler yapıyor, hem de bunları, fizik kanunlarıyla dalga geçen görsel numaralarla destekliyor. (Eski popüler bir oyununu buradan izleyebilirsiniz: Tıklayınız.) Rolf Knie'nin tarzının Türkiye'de de tutmasını, onun gibi örneklerin burada da olmasını isterdim. Şimdi Zürich'te bayramlarda, "Cirque du Soleil" benzeri özel bir sirk işletiyormuş. Sanatçılık yaşamı da aşırılıkların ifadesi. Asitle resim yapmaya kalkan biri Rolf Knie, her zaman orijinal olmayı başarmış ama hiç popüler olmamış bir sanatçı. Ben en son Cem Yılmaz'ın eğlenceliklerinin birinin kapı direğinden dönmüş biri olarak, tiyatroya ve sahne sanatlarına oldukça uzak kaldığımı hissettim ve bu hiç de eğlenceli değildi. Rolf Knie'yi hatırlamak, buna rağmen güzeldi...
Uzaklardan gelen taze kitapların arasında gezinirken, kardeşimden daha önce öğrendiğim ve dünyanın en büyük kadın dergilerinden birine fotoğraflar çeken başka bir dostumun da özel olarak ilgilendiği Bugatti 57 SC Atlantic marka 1936 model otomobil yeniden gündeme geldi. Dizayn harikası bu aletin sadece fotoğrafını çekebilmek için dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyahat edenlerin olduğunu biliyorum ve bu blogda, dünyada sadece bir-iki tane kalmış bu otomobil hakkında bir de yazı yazmıştım. Eh konu fotoğraf olunca, yeni fotoğrafları da gündeme geliyor ve şimdiye dek sadece bir parfüm şişesi tasarlamış biri olarak, dizaynın gündelik sanat olduğunu da yeniden anladım. Güzel şeylerle ilgilenmenin ve sanatın bir sınırı yok, açıkcası ben biraz güdük kalmışım ve esasen kitaplarla ve sinamayla yetinmişim gibi geldi. Mesela resimle ne zamandır pek alakam olmamış, hele Afrika Tören Maskeleri gibi çok özel bir konuda konuşabilen birini dinlemek çok ilginç. Beni tam da bu konularla esir alırken, ben de kardeşimi başka bir konudan yakaladım: Yeti. Meğer o da Yetil'eri hiç duymamış. Ben ilk kez Hergé'nin "Tenten Tibet'te" adlı çizgi romanını okurken görmüştüm. Bu efsane canlının izleri ilk kez 1951 yılında bulunmuş. Önce dev bir insan sanılmış olmalı, zira 45 cm. uzunluğunda bir ayak izi görünce, başka nasıl yorumlanır ki? Tüm zorlama kanıtlara rağmen Yeti'lerin varlığı kanıtlanmış değil. İkibuçuk ila üç metre boyunda, vücudu tamamen kürkle kaplı, iki ayağı üzerinde yürüyen, çok gelişmiş içgüdülerinin olduğu sanılan, insanları birkaç kilometre yakınına bile yaklaştırmayan, veya sadece hurafe bir canlı. Başının gorile benzediği söylenen bir yaratık Yeti. En son 2011 yılında Batı Sibirya'daki Kemerowo bölgesinde yapılan sistemli araştırmalarda Yeti'lere ait olduğu söylenen çok sayıda iz keşfedildi ve böyle bir canlı türünün olduğu da orada resmen kabul edildi, ama asıl vatanının Tibet olduğu sanılan Yeti'lerden bir tekine bile yaklaşılamadığı da ayrı bir vak'a! Yakından çekilmiş bir tek net Yeti fotoğrafı yok. Tek sağlam iz, Nepal'deki Khumjung tapınağında bulunan Yeti kafa derisi. Şimdi ben "üçbin sayfalık külliyet" nasıl okunur konusuna takmış vaziyetteyim, kardeşim de Yeti'lere!..

Murakami'nin büyüsü...

Yazı yazanlardan ziyade, hikaye kurgulayanlar bilir: Yazmak, bir yaşam biçimidir…
Bir mağaraya sığınmak zorunda kalmış taşdevri insanının zor hayatını unutup bedeninin ve günlük hayatının yükünden kurtulmak için dinlediği hikayeleri anlatandır yazar. Murakami aynen böyle düşünüyor. Bunu yapmanın ilk planda parayla/pulla alakası yoktur.
Mesela büyük yazarlar hakkında, "o yükünü tuttu, artık yazmasına gerek yok" diye bir cümle kuran kişi, yazarlığı hiç ama hiç anlamamış demektir. (Ben böyle bir "Prof." tanıyorum) Normal insan, karada yaşayan bir canlıdır. Ama yazar, karabatak gibidir. Hem karada, hem havada, hem suda, hem de suyun dibinde yaşar. Ve bunu doğası gereği yapar. Yazar çok boyutlu bir insan türüdür.
Yazarlar, gazeteciler kadar ve diğer sanatçılar kadar paraya düşkün olmazlar. Asıl hareket noktaları para kazanmak değildir, yazar olarak yaşamayı parayla ölçmek de pek mümkün olmasa gerek. Bu şöyle birşey. Günlük hayatın sıkıcılığında yaşıyorsunuz, belli rutin işleri görüyorsunuz, akşam televizyon seyrediyorsunuz veya bir kenarda kitap okuyorsunuz. Bunlar, yaratıcılıkla pek ilgisi olmayan pasif işlerdir ve Murakami'nin deyimiyle "reel boyuttaki işler"dir. Ama bir yazar kendini reel hayatla sınırlamaz. Hayal gücünün, tasavvurun, bin türlü şeyi hayal edip onları kağıda geçirmenin, "kendi bedenini bir süreliğine terketmenin" verdiği haz, hiçbirşeyle kıyaslanamaz ve dünyanın hiçbir parasıyla ölçülemez. Yazarın -her insanın hayatında olduğu gibi- rutin dünyası üzerinde ve onunla içiçe, bir de rutin olmayan özgür yaratıcı dünyası bulunur. Bu dünyada yazar, kendi benliğinden sıyrılıp, kendini başkalarının yerine koymak, başka yerlere gitmek, hiç olmamış kişiler, yerler, durumlar, duygular, olaylar düşlemekte/yaşamakta serbesttir ve bunları sistemli bir biçimde yapar -yani dere kenerına oturup hayal kurmaktan çok farklı aktif bir eylemdir. Yazar kendinden ne kadar uzaklaşabilirse, hayal dünyası da o kadar kapsayıcı olur. Murakami Haruki, reel ve irreel dünya arasında rahatlıkla gidip gelebilen ve o iki dünyayı birbiriyle karıştırabilen, spiritüel gerçeğe yaklaşan yeni gerçekler yaratabilen, güçlü bir yazar...
Ben Murakami'yi Çin uzmanı bir arkadaşım aracılığıyla tanıdım. Kitapları Türkiye'de henüz yayımlanmamıştı -veya benim yayınlandığından haberim yoktu. Sonra kitaplarını bir bir okudum ve en çok da devasa eseri 1Q84'ü beğendiğimi söylemeliyim. Kitap Türkiye'de Doğan yayınları tarafından hakkı verilerek Türk okuruna sunuldu. Bu binbeşyüz sayfalık kitabı ben bazen baştan, bazen ortadan başlayarak birkaç kere okudum, haala da iPad'imdeki en iyiler listemdedir, arada açıp bakarım. Kitabın Aomame'yi anlatan bölümlerini çok secerim, özellikle onun cinayet işleyişini anlatan bölümü ayrıntılarıyla hatırlamayı severim. Murakami'yi okudukça, tekniğini daha iyi anladıkça, kendimi ona daha yakın hissettiğimi söylemeliyim. Her yazar gibi tekniğini, kendi kendine, zaman içinde geliştirmiştir ve mükemmelliği konusunda tüm edebiyat eleştirmenleri hemfikir.
Murakami artık Tokio'da yaşamıyor. Beş-altı yıldır Honolulu'da oturuyor, galiba orada yaratıcı yazarlık konferansları da veriyor (misafir yazar). Honolulu'da altı metrekarelik bir bürosu varmış. Bürosundaki masasının, bir Laptop ve bir kitap koyacak "enlilikte" olduğu, onunla konuşan Alman gazeteciden biliyoruz! Karısıyla Honolulu'da yaşıyor ve yılda sadece iki kere Tokio'ya annesini ziyarete gidiyor. Murakami Tokio'ya her gittiğinde orada iki ay kalıp Honolulu'ya dönüyor. Japonya'da çok ünlü olduğundan ve tanınmadan rahatça sokaklarda gezemediğinden yakınıyor. Japonya'nın iç politikası nedeniyle zırt-pırt fikrini sormalarından rahatsız olduğu da belli. Yakında Amerikan vizesinin süresi doluyormuş. Başka bir ülkeye gidecek ama İstanbul'a gelmeyeceği kesin! Gezi hareketi Türkiye'yi yönetmeye başlayıncaya kadar, bütün büyük yazarların Türkiye'de yaşamayı seçmeyeceklerini süyleyebiliriz. Özgürlüğün öbür adı olan yazarlık, yasakçı yerlerde pek yaşayamıyor. Murakami Yunanistan'da bulunmuş bir süre, kimbilir belki İstanbul'a da gelmiştir. Umarız Türkiye'ye de gelir.
Murakami sabah dörtte kalkar, beş saat yazar, sonra koşmaya gider ve dönüşte dünyanın en sıradan insanı olur. Karısına yemek yapar, elbiselerini ütüler, sahilde aylaklık eder, tabii ünlü plak kolleksiyonuyla ilgilenir ve gece onda yatar. Yazarın günlük rutini böyle. Ama Die Zeit gazetesine verdiği son mülakatta, o fantastik tiplerini nasıl bulduğunu, hiç bir yazarın yapmadığı bir açıklıkla anlatıyor. Masa başına oturunca, Clark Kent'in Süpermen'e dönüşmesi gibi birşey yaşadığını ve yazdığı garip varlıkların gelip karşısında durduğunu, onun da o tipleri tarif etmekle yetindiğini söylüyor! Hayal gücünün en ileri aşaması…
Murakami, dünyanın en tanına ve en çok okunan on yazarından biri. Ve hayatının anlamını da şöyle özetliyor: "Yazmak için yaşıyorum." Sırf bu yüzden, yani yazabilmek için sağlıklı bir bedene sahip olmaya özen gösterdiğini de söylüyor. "Yazmak beni daha sağlıklı yapıyor" diye bir cümle de kurabilirdi, kurmuyor...
Murakami aslında 65 yaşında, ama kırk yaşlarında görünen atletik biri. Honolulu maratonuna katılmış. Koşmak hakkında bir kitap yazmıştır malum. Son romanı "Renksiz Bay Tsukari Tazaki'nin hac yılları" (色彩を持たない多崎つくると、彼の巡礼の年) bir önceki 1Q84 romanıyla kıyaslanamayacak kadar ince. Son kitabında, daha önceki kitaplarında anlattıklarından daha az fantastik bir hikaye anlatıyor bu kez, ama kurgu gerçekten çok ilginç. Çocukluklarından beri arkadaş beş kişi düzenli olarak buluşuyorlar, tıpkı aynı sınıftan mezun eski liselilerin yaptığı gibi. Tsukari Tazaki'nin dört arkadaşının dördünün adında da bir renk var (Kızıldağ, Yeşilova falan gibi). Gruptan bir tek Tsukari Tazakinin adında bir renk yok. Adamımız birgün gene o buluşmalardan birine gidiyor, ama diğer dört arkadaşı ortada yok. Gelmiyorlar. Tsunari Tazaki'ye kendilerini bir daha aramamasını, onu bir daha görmek istemediklerini iletiyorlar. Kahramanımız Tokio'ya dönüyor, yılın yarısını depresyonlarla boğuşarak geçiriyor, intiharın eşiğinden dönüyor. Yıllar geçiyor, Tsunari Tazaki 36 yaşında. Tanıştığı sevgilisi Sara, arkadaşlarının onu neden terkettiklerini araştırması için Tsunari Tazaki'yi ikna ediyor. Bundan sonrasını yazmayayım. Kitapta bir de cinayet var...
Yakında mutlaka Türkçeye de çevrilir...
Murakami'nin büyüsü ne? Galiba, gerçek bir yazar olması ve ısrarla yazar kalması, günlük hayatın sıkıcılığının onu alıp hayal dünyasından uzaklaştırmasına izin vermemesi, hayallerini tüm haşmetiyle yaşayıp yazması ve ille de gerçekliğe uymak diye bir derdinin olmaması. Ve tabii basit yaşamların ve rutinlerin gücüne inanması. Murakami hergün bu dünya ile "öbür dünya" arasında depar atıyor ve gerçeğin tek değil çok olduğuna inanıyor. Bunu anlamadan sahici bir yazar olmak da mümkün değil zaten!

1 Ocak 1913 yılbaşı olayları...

Gece yarısı saat onikiyi gösterdiğinde, sokaklarda insanlar sevinç gösterilerinde bulunuyor, kilise çanları çalıyor. Berlin'de Immanuelkirch Sokağı 29 numarada oturan 25 yaşındaki sarışın genç kadın Felice Bauer, Prag'dan gene bir mektup almış. Mektuplar her gün geliyor. Steno yazan Felice, pek güzel sayılmaz. O da mektuplara her gün yanıt yazıyor, hatta bazen günde iki mektup yazdığı da oluyor. Bunlar garip, adeta büyülü, insanı şaşırtan mektuplar.
Felice, mektup yazmaya yılbaşında biriki gün ara verince, Prag'daki "İşçi Kaza Sigortası"nda memur olarak çalışan esmer zayıf genç adam, kötü bir rüya görüyor ve kalkıp, "Dönüşüm" adlı bir hikaye yazmaya başlıyor. Bu adamın adı Franz Kafka.
Gene aynı saatlerde New Orleans'de yeni yılı kutlamak için havaya ateş eden zenci bir çocuk tutukluyor polis. Çalıntı bir tabancayla havaya iki el ateş eden oniki yaşındaki çocuğu karakolun bir hücresine atan polis, 1 Ocak günü "Colored Waifs' Home for Boys" adlı çocuk yurduna gönderiyor. Yurdun müdürü Peter Davis, ağlayıp yırtınan, ortalığı birbirine katan çocuğu nasıl sakinleştireceğini bilemiyor, "aslında tokatlamak isterdim" diyor ama dediğini yapmayıp, bu çocuğa eski bir trompet hediye ediyor, oynar oyalanır da susar diye. Çocuk susuyor ve kapatıldığı odadan biriki gün sonra güzel trompet nameleri gelmeye başlıyor. Çocuğun adı Louis Armstrong.
Yeni yılın ilk günü, Viyana garına Krakau'dan bir tren geliyor. Trenden topallayarak inen otuzdört yaşındaki esmer adamın yüzünde çiçek bozuğu yaraları var, kalın püskürtme bıyıkları, köylülerin giydiği tipten ayakkabılarıyla karda yürüyor. Topallamasının nedeni, Krakau'da yılbaşından hemen önce bisiklete binmeyi öğrenmek isterken fena halde yere kapaklanmış olması. Sahte pasaportundaki takma adı Stavros Papadapulos. Wiyana'ya geldikten sonra Ocak ayının ilk günlerinde yoldaşlarına bir açıklama yapıp takma adını değiştirdiğini söylüyor. "Bundan sonra kod adım 'Stalin' olacak" diyor. Ona  bisiklete binmeyi öğreten, ona her satranç partisinde yenilen kişinin adı kod adı da 'Lenin.'

(Yazıdaki tüm bilgiler ve olaylar, Florian Illies'in "1913" adlı kitabından alınmıştır)

Sinemadaki eski altınlar...

Antikacıları severim, ama küçük antika mücevherleri daha çok severim. Eski altının pırıltısı, sadece "Aurum" metalinden gelmez, yaşanmışlıkların heyecanı ve bilgeliğinden, anılarından gelir. Eski bir yüzüğe bakarken, aklınıza bin türlü hikaye gelir, yeni bir yüzükte bunu göremezsiniz. Yeni altın daha çok pırıldar, ama kişiselleşmiş altın bambaşkadır, anonim değildir.
Aynı şey, sinemanın gerçek, eski oyuncuları için de öyledir. Onlar eski altınlardır, mesela Filiz Akın. Hala güzel ve alımlı bir kadın, -artık sinemada oynamayı düşünmüyor. İzzet Günay. Tam bir eski altındır. Onlar ortalıkta görünmediklerinden daha da değerlidirler şimdi. Evet şimdi!
Bu yazıyı yazmaya haftalar önce karar verdiğimde, yabancı bir arkadaşımla "Last Vegas" filmini izlemekteydim. Yanımıza özel içecekler, egzotik kuruyemişler falan almıştık, tam "Sinema keyfi" mevzuatı ve küçük sinema salonunun rahat koltukları neredeyse tamamen ortayaş ve üstü seyirciler tarafından işgal edilmişti, eh kolay değil, başrollerde Michael Douglas, Robert De Niro ve Morgan Freeman oynuyordu. De Niro, özellikle Sergio Leone'nin "Bir zamanlar Amerika'da" filmiyle en sevdiğim artistler listesinin başına yerleşmiş biriydi. Karl Malden'in o eşsiz toparlak burnuyla "Sunnyboy" diye seslendiği "San Francisko Sokakları" dizisinin haşarı genç polis müfettişi Michael Douglas malum. Defalarca Tanrı rolü oynayan ve en etkileyici Amerikalı aktörlerden Freeman da herkesin malumu. Dört eski arkadaşın uzun yıllar sonra yeniden buluşmasını anlatan filmin tüm aktörleri, baş aktristi de 60 yaş üstü oyunculardı. Film, benim şahsen tutmadığım "Hangover" dizisi filmlerine de benziyor, ama eski altının pırıltısı film boyunca ışıldıyor. Aslında oldukça rasyonel biri olan ben, kendi adıma ilk elden şöyle bir sonuç çıkarıyorum:
"Last Vegas" filminin bütçesi sadece 25 milyon Dolar, "Hangover" yaklaşık yüz milyon dolara malolmuş. Genç izleyicisinin film başlamadan önce reklamlarını gördüğü şeylerin çoğunu satın alması imkansız, ama "Last Vegas"ı izleyen seyircinin hepsi iş-güç sahibi, bir kısmının iyi kazandığından da eminim. Filmi birlikte izlediğim arkadaşım, şato gibi bir evde oturuyor, uzakdoğu ve uzakbatıya tatile gidiyor. Yani yaşlanmakta olan varlıklı bir sinema seyircisi var ve film yapımcıları onları yeni keşfediyor -Türkiye'de bunun işaretlerini henüz görmedim. Ama Londra'da, hangi film oynarsa oynasın, 18 yaş altı gençliği salona sokmayan sinemalar türemiş. Britanyalılar bu konuda uyanmış görünüyorlar.
Filmi zevkle izledik. Yaşlanan insanların hayatını, aşklarını anlatıyordu, hem de bu büyük oyuncuların eski filmlerindeki hallerini hatırlatarak.
Bu fenomen hanidir dikkatimi çekiyor.
Son Bond filminin baş rol oyuncusu Daniel Craig 45 yaşında. "Skyfall" filminde yaşlanan ve ölümlü bir Bond'u oynuyor. Beyoğlu Fitaş'da gittiğim ve sonra hemen müziğini iTunes'dan aldığım (Thomas Newman'dan) "The Best Marigold Hotel" filmi. Bu filmde de Britanya'dan Hindistan'a yaşlılar evine giden ve orada hayatları, hayatlara bakışları değişen insanlar anlatılıyor. Muazzam kasa yapan bir film, başrollerden birinde muhteşem aktrist Judi Dench oynuyor, bu yılın aralık ayı başında 80 yaşına basacak. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Mesela anmadan geçemeyeceğim "Something Gotta Give" de var. Kadın rejisör Nancy Mayers'in çekip başrollerde Jack Nicholson ve Diana Keaton'u oynattığı bu aşk filmi, iki dev oyuncunun adeta yeniden yıldızlaştıkları bir olaydı.
Artık iyi film yapan ve birçok bakımdan örnek olan Türk sinemasının yapımcıları, rejisörleri, senaristleri de farkına varmışlardır umarım: Dünyada sayısı giderek artan ve en kaliteli tüketicileri oluşturan ortayaş ve üstü bir seyirci kitlesi var ve bunlar sinemaya sadece "kahgidikoh" gülmek için veya her saniyesinde birşeyler patlayan hızlı üç boyutlu görüntüler için gitmiyor. Türkiye'de belki henüz pek dikkat çekmese de, bu seyircinin kendine özgü zevki, beklentileri ve (özellikle Batılı ülkelerde) muazzam bir tüketim potansiyeli var. Bu insanlar, eskisi gibi daha yavaş, daha derin konular, eskiden tanıdıkları simalar, daha az şiddet ve yüksek ses ve daha fazla tarih istiyorlar. İşin ilginç tarafı, "gençlere yeni fantastik görüntü beğendireceğim" diye yüzmilyonlarca Dolar harcayan ve kendini gençlere beğendirmeye çalışan filmlerden çok daha az yatırım gerektiriyorlar. Gençler artık daha az sinemaya gidiyor, filmleri internetten seyrediyorlar. Ama biz hala sinemaya gidiyoruz -hem de "törenle!" hem de sinemada film seyretmenin bambaşka birşey olduğunu unutmamış olarak.
Belki hiç bir sinemacı düşünmüyor, ama İzzet Günay ile Hülya Koçyiğit'in başrol oynadığı, eski stilde yeni bir film, hiç kimsenin ummayacağı kadar çok ilgi görebilir. Eski anılar ve sinemanın ve starlarının üzerine titrendiği, resimlerinin cikletlerden çıktığı, kartpostallarının minibüs camlarını süslediği yılları hatırlamak isteyecek çok eski sinema seyircisi olduğunu düşünüyorum. Eski altınları parlatmanın, onları saklandıkları yerlerden çıkarıp, tüm gizemleriyle ve güzellikleriyle yeniden görünür kılmanın zamanı gelmedi mi?