68'lilerin eski Berlin, yürüyüş fotoraflarını görünce Rudi Dutschke'yi hatırlarım...
Ben onu hiç görmedim, ama bulunduğu yerlerin hemen yanında, kenarında, bazen tam üzerinde bulundum, bir yıllık arayla, hemen ardından...
"Rudi..." -Solcular ona böyle der- 1940'da Schönefeld'de doğmuş ve orada, yani daha sonrasının Doğu Almanya'sında, spor gazetecisi olmak istemiş ama rejim buna itiraz etmiş. Berlin Duvarı'nın henüz inşa edilmediği yıllarda Doğu ile Batı arasında günübirlik gidilip gelindiğinden, o da Batı'da okula gitmeye başlamış ve sonunda Batı'ya yerleşmiş zıpkın gibi, meraklı, kareketli, özgür düşüncesine sinek gölgesi bile düşürmeyen biri...
Almanya'da yaşayıp, Solla ilgilenmek ve Rudi'yi tanımamak imkansızdı. Bir lise talebesi boyutlarında ben de adını duydum, resimlerini gördüm. Bir kere bizim "Solcu Abi"lerden çok farklı biriydi, bi kere Türklerdeki gibi feodal bir "başgan" değildi. Rudi ilk Sol grubunu 1962'de Berlin'de kurmuş. 1964'de Kongo Başbakanı'nın ziyareti sırasında ilk büyük yürüyüşü örgütlemiş, sonra 1965'de üniversitedeki eğitim koşullarını protesto eden bir yürüyüş gelmiş. 1966 Martında Gretchen Klotz ile evlenmiş ve Mayıs 1966'dan itibaren de Sosyalist Alman Öğrenci Birliği SDS ile birlikte tüm Almanya'da Vietnam kongreleri düzenlemeye başlamış. 2 Haziran 1967'de İran Şahı Pehlevi'ye karşı gösteri yapan Alman öğrenci Benno Ohnesorg'u vurunca, Almanya'da oturma boykotları çağrısı yapmış. Bu olaydan sonra Rudi, herkesin tanıdığı bildiği öğrenci lideri olarak fırtına gibi esmiş. Rudi'nin ateşli konuşmaları gençleri ve öğrencileri büyülerken, sağcıları ve faşistleri de fena halde kızdırmış...
Beni heyecanlandıran bir başka girişimi de 1966'da bir tür Alternatif-Üniversite kurmayı denemesidir. 17 ve 18 Şubat 1968'de Berlin Teknik Üniversitesi'nde binlerce öğrencinin katıldığı büyük bir Vietnam toplantısı düzenler. 68'lilerle ilgili kült fotorafların bir kısmı, o günlerde çekilmiştir. Fotoraflar tüm dünyada yayınlanır. Son gösteriye 12 bin öğrenci katılmıştır ki bu, Berlin Teknik Üniversitesi'nin tıka basa dolması demek. O zamanlar üniversitede Türk öğrenci ya var ya yok -sonranın en hızlı devrimci abileri. Adlarını şimdi yazmayayım, okuyan yazanlar onları tanır zaten!
Rudi'ye karşı nefret olayında ip, "Nato'yu yıkın" diye konuşma yaptığında kopmuş olmalı, zira Alman faşistleri 21 Şubatta sokağa inip "Bir numaralı halk düşmanı: Rudi Dutschke" diye pankartlar taşımaya başlamışlar. Almanya'nın sağcı faşist gazetesi Bild, o zamanlar tam bir nefret küpü. -Nedense Bild'i pek seven Ertuğrul Özkök bilmem biliyor mu, ama o zamanın Bild gazetesi, şimdinin şeriatçı gazetelerinden/dergilerinden daha bed bir dille saldırıyor Rudi'ye. Mart'ya Prag kaynıyor. O da karısıyla birlikte oraya gidiyor. 11 Nisan günü Berlin'in ünlü Kudamm caddesindeki SDS Bürosuna giren genç bir işçi Rudi'ye yakından üç el ateş ediyor...
Rudi, başına iki, omuzuna bir kurşun yarası alıyor ve acilen ameliyat ediliyor. Evet ölmedi, görünürde bir şeyi de yoktu, ama bu olaydan sonra fazla ortalıkta olmadı. Rudi konuşma yeteneğini ve anılarını yitirdi. Konuşmayı yeniden öğrendi. 1969'da bunun için ve dinlenmesi için İsviçre'de, İtalya'daydı. Sonra Cambridge Üniversitesine öğrenci yazılıyor. Ama taşınmak için para bulamıyor. Zamanın Alman Cumhurbaşkanı Gustav Heinemann, cebinden 3000 Mark verip, 1975'de Rudi'nin taşınmasını finanse ediyor. Rudi 1976'da, parçalanan SDS'in ardıl gruplarından birine üye oluyor ve yeniden politikaya dönüyor...
Doğu Alman Rejimi ve reel Sosyalizmi eleştiren Rudolf Bahro Doğu Almanya'da tutuklandığında, Rudi Berlin'de ortalığı ayağa kaldırmış. Benim de alıp tamamını okuyamadığım (ağır geliyordu, anlayamıyordum) Bahro kitapları (mesela "Die Alternative") piyasaya çıktığında, o da Bahro-dayanışma komitesi kurmuş. 1979'da, Yeşillerin ilk komitelerine katılmış Rudi...
24 Aralık 1979'da, banyoda bir epilepsi nöbeti geçiren Rudi, küvette böğularak öldü. Aldığı kurşun yaraları onu yıllar sonra Danimarka'da öldürdü. Rudi, 3 Ocak 1980 günü Berlin Dahlem'de gömüldü, onu üçbin kişi uğurladı. Bu olaydan kısa bir süre sonra ben Berlin'e geldiğimde, Rudi yaşıyor gibiydi...
Berlin Teknik Üniversitesi'nde önce farkında olmadan, sonra farkında olarak, onun nefes aldığı havayı soludum ve onun hoşuna gidecek birşey yaptım. O yıl, adı henüz "Alternative Liste" olan Yeşillerin ilk tüzüğünü Türkçeye çevirdim. Hayatımda yaptığım ilk çeviriydi...
Rudi, Berlin gençliğinin ruhu...
Edebiyat eleştirisinin ölümsüz devi Marcel Reich-Ranicki...
Canlı yayında yanına oturmak isteyen yazara şöyle bağırıyordu:
"Benim yanıma oturarak meşhur olamayacaksın, yıkıl! Senin vasat zerzevatını kimse okumak istemiyor."
Kim olduğunu hala bilmediğim ve bilmek de istemediğim o yazar, Marcel Reich-Ranicki'nin bu tondaki yıkıcı, hatta parçalayıcı sözlerine sadece onbeş saniye dayanabildi -ki kayda değerdir! Ve adam, üç kişilik edebiyat eleştirmenleri programını terketmek zorunda kaldı.
Alman yazarlarının kabusu ve koruyucu meleği eleştirmen Marcel Reich-Ranicki, 93 yaşında bugün hayata veda etti. Onun büyüklüğünü bu vesileyle kemiklerime kadar yeniden hissettim. Anlatmak da kolay değil tabii...
Gencecik biriyken Almanya'dan toplanıp gönderilen Yahudilerden. Hem kendi ailesinden, hem de karısının ailesinden sayısız insan kaybetmesine rağmen İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Almanya'ya geri gönüp, asla aksatmadan edebiyat eleştirisi yapıyor. Ranichki, tüm varlığıyla sanat tutkunu biri. Şimdi bu yazdıklarımı görse, mesela "Geç kardeşim bunları, adam neden, hangi hasletleri nedeniyle önemliymiş onları anlat" diye küstah ve saygısız bir ses tonuyla çıkışırdı. Evet. Bu adamın konuşmalarını, Marcel Proust hastası kızkardeşim mükemmel taklit ederdi. "R"lerin üzerine basan, bazı sözleri uzatan, aksanlı sert bir Almancası vardır ve her lafı olaydır. Derinliği konusunda söyleyecek söz bulmak zor. Şu anda iPad'imdeki bir kitabına göz gezdirdim. Kitap, Türkiye'de de bir ara çok yapılan söyleşi kitaplarından. Ranicki'ye sorular soruyorlar, o da yanıtlıyor, ama her satırı şu kalitede:
"Gustave Flaubert ve Madame Bovary'ye ne diyeceksiniz?"
"Gustave Flaubert her ikisi de; hem şair hem protokolcü. Bir romantik ve bir realist. Bir vizyoner ve bir haberci. İhtiraslı ve aşırı titiz. O Fransa'nın en nesnel şairi ve en şevkatli kronisti. Rus Tolstoi ve Dostoyevski'yle birlikte, 19'uncu yüzyılın belki de en büyük roman yazarı. Asıl eseri, 'Madame Bovary' romanı tüm sınırları patlatmıştır: Uygar dünyanın bütün dillerine çevrilmiştir..." Bu şekilde devam ediyor ve onu okurken yazarlar ve eserler hakkında mutlaka hiç duymadığınız ayrıntılar ve çarpıcı keskin yorumlar görüyorsunuz. Sohbet esnasında Ranicki 151 yazardan bahsedip, 155 romanı eleştiriyor. Konuştukları, elbette daha çok sevdiği ve değer verdiği eserler ve yazarlar.
Ranicki, Alman gazetelerindeki "Edebiyat sayfası"nın mucidi. Frankfurter Allgemeine Gazetesinde başlattığı bu geleneği, sonra diğer büyük gazeteler de devralmış. Ranicki son nefesine kadar gazetenin, sadece edebiyat eleştirisi yayınlayan sayfasının da başeditörüydü.
Marcel Reich-Ranicki'nin stilini en iyi ifade edebilecek sözler galiba şunlar olabilir: Vasata ve sıkıcı olana asla müsamaha göstermeyen, bunlara karşı çok acımasız biri ve özgün kaliteyi yüceltiyor. Tarzını da, galiba en iyi Can Baba'nın o meşhur söyleşisindeki kesici laflarıyla tarif edebilirim.
Yanılmıyorsam 1980'li yılların sonu. Can Yücel, yeni yetme boş televizyon muhabirinin karşısında. Kadın soruyor:
"Kartpostal şairi Nazım Hikmet hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Can Yücel:
"Kart sensin, postal da sana girsin."
Program kesiliyor, -Reklamlar!
Cehalet ve vasatlık karşısında büyük şair Can Baba'nın fütursuz acımasız saygısız ve hatta kaba tavrı, aynen Ranicki'de de var. O, yazarların kişiliğine fena bindiriyor. Ve bu adamın parlak zekasının, keskin dilinin ünü, pek edebiyat okumayan sıradan Almanları da kavramıştı. Onun makineli tüfek veya tereyağı fabrikası gibi işleyen dili, Orta Avrupa'da bir fenomen olmuştu. Sokağa çıktığı zaman herkes onu tanıyordu. Bu kadar ünlü bir edebiyat eleştirmeni daha yoktu.
Marcel Reich-Ranicki, 20'inci Yüzyıl edebiyatını en derinlemesine bilen, eleştiren ve hakkını veren, ona değer kazandıran, değersiz olanları acımadan ezen, yazarları kaliteli olmaya zorlayan bir doğal afet, bir çığ, bir tayfundu ve edebiyat dünyasını da muazzam etkiliyordu. 15 metrekarelik çalışma odasından, tüm Almanca edebiyatı yönlendirdiğini söyleyenler, hiç de abartmıyorlar.
Ranicki çok dürüsttü. "Türk edebiyatını nasıl buluyorsunuz" sorusuna kameralar karşısında kısaca "ilgilenmiyorum" demekle yetindiğini iyi hatırlıyorum. Yanıtın, Ranicki'nin en nazik ve saygılı halini yansıttığını da söylemeliyim, çünkü daha sonra bu istikamette kurduğu biriki cümle sırasında yüzünün ifadesi ve el kol hareketlerinden, ben şahsen Orhan Pamuk'u ve diğer popüler birkaç Türk yazarını hayalinde kesip biçtiğinden eminim -ki asmış falan da olabilir! Bunu neye dayanarak mı söylüyorum? Onun sözlerine dayanarak. 1992'de şöyle demiş: "Nobeli önce Updike, sonra Philip Roth almalıydı, ama ikisi de almayacak. Onun yerine Sudan'dan falan birilerini bulacaklar. Yazıp yazamadıkları hiç önemli değil. Kongo'da yazamadıklarından, onlara bir Nobel ödülü vermeli."
Ben bu adamı seviyordum. O aksi haliyle inanılmaz boyutlarda doğrucu davut biriydi ve sözünü hiçbir şekilde esirgemiyordu. Bu sayede sağlam bir Çağdaş Alman Edebiyatı'nın doğmasına önemli katkısı oldmuştur. Ama onu seven yazar da oldukça azdır. Günter Grass'ın onun hakkında, "İlk gördüğümde Bulgar ajanı sanmıştım" gibi iğneliyici bir lafı vardır mesela. Ranicki de onun hakkında bir zamanlar, "Sadece ikinci sınıf yazarlara Nobel veriyorlar, o yüzden Grass bu ödülü kazanır" demişti!
Bu dünyadan büyük bir yıldız kaydı. Gerçek edebiyatın ne olduğunu Alman halkına ve Avrupalılara anlatmıştır. Yeri her daim boş kalacak, asla doldurulamayacak.
"Benim yanıma oturarak meşhur olamayacaksın, yıkıl! Senin vasat zerzevatını kimse okumak istemiyor."
Kim olduğunu hala bilmediğim ve bilmek de istemediğim o yazar, Marcel Reich-Ranicki'nin bu tondaki yıkıcı, hatta parçalayıcı sözlerine sadece onbeş saniye dayanabildi -ki kayda değerdir! Ve adam, üç kişilik edebiyat eleştirmenleri programını terketmek zorunda kaldı.
Alman yazarlarının kabusu ve koruyucu meleği eleştirmen Marcel Reich-Ranicki, 93 yaşında bugün hayata veda etti. Onun büyüklüğünü bu vesileyle kemiklerime kadar yeniden hissettim. Anlatmak da kolay değil tabii...
Gencecik biriyken Almanya'dan toplanıp gönderilen Yahudilerden. Hem kendi ailesinden, hem de karısının ailesinden sayısız insan kaybetmesine rağmen İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Almanya'ya geri gönüp, asla aksatmadan edebiyat eleştirisi yapıyor. Ranichki, tüm varlığıyla sanat tutkunu biri. Şimdi bu yazdıklarımı görse, mesela "Geç kardeşim bunları, adam neden, hangi hasletleri nedeniyle önemliymiş onları anlat" diye küstah ve saygısız bir ses tonuyla çıkışırdı. Evet. Bu adamın konuşmalarını, Marcel Proust hastası kızkardeşim mükemmel taklit ederdi. "R"lerin üzerine basan, bazı sözleri uzatan, aksanlı sert bir Almancası vardır ve her lafı olaydır. Derinliği konusunda söyleyecek söz bulmak zor. Şu anda iPad'imdeki bir kitabına göz gezdirdim. Kitap, Türkiye'de de bir ara çok yapılan söyleşi kitaplarından. Ranicki'ye sorular soruyorlar, o da yanıtlıyor, ama her satırı şu kalitede:
"Gustave Flaubert ve Madame Bovary'ye ne diyeceksiniz?"
"Gustave Flaubert her ikisi de; hem şair hem protokolcü. Bir romantik ve bir realist. Bir vizyoner ve bir haberci. İhtiraslı ve aşırı titiz. O Fransa'nın en nesnel şairi ve en şevkatli kronisti. Rus Tolstoi ve Dostoyevski'yle birlikte, 19'uncu yüzyılın belki de en büyük roman yazarı. Asıl eseri, 'Madame Bovary' romanı tüm sınırları patlatmıştır: Uygar dünyanın bütün dillerine çevrilmiştir..." Bu şekilde devam ediyor ve onu okurken yazarlar ve eserler hakkında mutlaka hiç duymadığınız ayrıntılar ve çarpıcı keskin yorumlar görüyorsunuz. Sohbet esnasında Ranicki 151 yazardan bahsedip, 155 romanı eleştiriyor. Konuştukları, elbette daha çok sevdiği ve değer verdiği eserler ve yazarlar.
Ranicki, Alman gazetelerindeki "Edebiyat sayfası"nın mucidi. Frankfurter Allgemeine Gazetesinde başlattığı bu geleneği, sonra diğer büyük gazeteler de devralmış. Ranicki son nefesine kadar gazetenin, sadece edebiyat eleştirisi yayınlayan sayfasının da başeditörüydü.
Marcel Reich-Ranicki'nin stilini en iyi ifade edebilecek sözler galiba şunlar olabilir: Vasata ve sıkıcı olana asla müsamaha göstermeyen, bunlara karşı çok acımasız biri ve özgün kaliteyi yüceltiyor. Tarzını da, galiba en iyi Can Baba'nın o meşhur söyleşisindeki kesici laflarıyla tarif edebilirim.
Yanılmıyorsam 1980'li yılların sonu. Can Yücel, yeni yetme boş televizyon muhabirinin karşısında. Kadın soruyor:
"Kartpostal şairi Nazım Hikmet hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Can Yücel:
"Kart sensin, postal da sana girsin."
Program kesiliyor, -Reklamlar!
Cehalet ve vasatlık karşısında büyük şair Can Baba'nın fütursuz acımasız saygısız ve hatta kaba tavrı, aynen Ranicki'de de var. O, yazarların kişiliğine fena bindiriyor. Ve bu adamın parlak zekasının, keskin dilinin ünü, pek edebiyat okumayan sıradan Almanları da kavramıştı. Onun makineli tüfek veya tereyağı fabrikası gibi işleyen dili, Orta Avrupa'da bir fenomen olmuştu. Sokağa çıktığı zaman herkes onu tanıyordu. Bu kadar ünlü bir edebiyat eleştirmeni daha yoktu.
Marcel Reich-Ranicki, 20'inci Yüzyıl edebiyatını en derinlemesine bilen, eleştiren ve hakkını veren, ona değer kazandıran, değersiz olanları acımadan ezen, yazarları kaliteli olmaya zorlayan bir doğal afet, bir çığ, bir tayfundu ve edebiyat dünyasını da muazzam etkiliyordu. 15 metrekarelik çalışma odasından, tüm Almanca edebiyatı yönlendirdiğini söyleyenler, hiç de abartmıyorlar.
Ranicki çok dürüsttü. "Türk edebiyatını nasıl buluyorsunuz" sorusuna kameralar karşısında kısaca "ilgilenmiyorum" demekle yetindiğini iyi hatırlıyorum. Yanıtın, Ranicki'nin en nazik ve saygılı halini yansıttığını da söylemeliyim, çünkü daha sonra bu istikamette kurduğu biriki cümle sırasında yüzünün ifadesi ve el kol hareketlerinden, ben şahsen Orhan Pamuk'u ve diğer popüler birkaç Türk yazarını hayalinde kesip biçtiğinden eminim -ki asmış falan da olabilir! Bunu neye dayanarak mı söylüyorum? Onun sözlerine dayanarak. 1992'de şöyle demiş: "Nobeli önce Updike, sonra Philip Roth almalıydı, ama ikisi de almayacak. Onun yerine Sudan'dan falan birilerini bulacaklar. Yazıp yazamadıkları hiç önemli değil. Kongo'da yazamadıklarından, onlara bir Nobel ödülü vermeli."
Ben bu adamı seviyordum. O aksi haliyle inanılmaz boyutlarda doğrucu davut biriydi ve sözünü hiçbir şekilde esirgemiyordu. Bu sayede sağlam bir Çağdaş Alman Edebiyatı'nın doğmasına önemli katkısı oldmuştur. Ama onu seven yazar da oldukça azdır. Günter Grass'ın onun hakkında, "İlk gördüğümde Bulgar ajanı sanmıştım" gibi iğneliyici bir lafı vardır mesela. Ranicki de onun hakkında bir zamanlar, "Sadece ikinci sınıf yazarlara Nobel veriyorlar, o yüzden Grass bu ödülü kazanır" demişti!
Bu dünyadan büyük bir yıldız kaydı. Gerçek edebiyatın ne olduğunu Alman halkına ve Avrupalılara anlatmıştır. Yeri her daim boş kalacak, asla doldurulamayacak.
Philip Glass...
Ben sahici müzisyenlerle tanışmak şerefine nail oldum. Mesela Fazıl Say, şimdi adını buraya yazmak istemediğim ünlü bir Yunanlı müzisyen, Udo Lindenberg -ki hala bir efsanedir. Hemen yanında olduğum halde tutuldum, konuşamadım ve tabii Cem Karaca ve diğerleri...
Müziği küçümseyen adamları adam yerine koymam -çünkü müzik, insanoğlunun/insankızının beyninin sağ ve sol yarısının birlikte işlediği, benim "bedenin düşünmesi" diye adlandırabileceğim bir olayı tetikleyen en yaygın en popüler şeydir ve insanın ruhsal anlamda yücelmesinin de en elementar enstrümanıdır...
Japon kılıcı kullanmak hakkında bir fikir sahibi olanlar bilirler, hareketlerin otomatikleşmesi, yani bedenin belli vuruşlara, kılıçla belli hamlelerle karşılık vermesi, hiç düşünmeden olur. Bu olayda düşünceyi devreye sokan, yenilir. Müzik de bunun gibidir. Müzik yapanların çaldıkları müzik aletlerinden çıkan o muhteşem melodiler, çalanın hiç düşünmeden ortaya koyduğu şeylerdir...
Müzikle profesyonel bir şekilde ilgilenmenin eşiğinden, daha bir Ortaokul talebesiyken, bir Pop grubunun solisti olmak üzereyken direkten dönmüştüm. Ama eskiden rüyasında bile şarkı söyleyen biri olarak müziğe olan ilgim asla azalmadı...
Müzisyenler önce ikiye ayrılır: İyi müzisyenler ve diğerleri...
İyi müzisyenler de ikiye ayrılır: Orijinal müzisyenler ve diğer iyi müzisyenler...
Orijinal müzisyenlerin özelliği şudur: Yaptıkları müziğin herhangi bir parçasının sadece bir kısmını duysanız bile onları tanırsınız. İmzalarını, müzikleriyle atarlar...
Ben Philip Glass'ı, bir filmin müziği ile tanıdım, Francis Ford Coppola'nın dünyanın parasını bayılıp tek kuruş kazanmadığı "Koyaanisqatsi" filmiyle. Bu filmden daha önce de bahsetmiştim. Bir Hopi kehanetini, dünyanın beyazlar tarafından mahvedilişini anlatıyor. Sadece muazzam görüntüler ve tabii Philip Glass'ın acaip, orijinal ve etkileyici müziği eşliğinde. Filmi, Berlin'in bir program sinemasında keşfedip en az on kez izledikten sonra, plağını da almıştım. Kocaman siyah bir LP ve üzerinde kırmızı köşeli harflerle o uzun sözcük yazıyordu. Daha sonra "Kundun" filmi geldi -bu kez Beyoğlu'ndaki bir program sinemasında, Alkazar'da seyrettim. Filme sırf onun müziği nedeniyle gittiğimi itiraf edeyim. Dalay Lama'nın çocukluğunu anlatan harika bir filmdi. Ondan önce "Mishima" vardı elbette. Seppuku yaparak kılıçla gazetecilerin önünde intihar eden son Japon. Büyük yazar Mishima Yukio'nun hayatını anlatan bir filmdi. Philip Glass'ın plaklarının çoğunu aldım, bazılarını aradım durdum. Onun ezgilerini duyar duymaz hemen "Bu Philip Glass" dersiniz. Bugün bir klasik müzik parçasında onun stilini duyunca önce kulaklarıma inanamadım. O klasik müzikten ayrılma biridir ama...
Sahiden oydu ve hiç duymadığım bir parçasıydı. 2013'de yapılmış bir plakta, Symphony No. 8 Movement I, II, III ve Duo No 1, 2, 3, 4'ünü çalıyor. Ardından Hapsichord Concerto'su geliyor...
Gecenin müzik gıdası Philip Glass'dan...
Müziği küçümseyen adamları adam yerine koymam -çünkü müzik, insanoğlunun/insankızının beyninin sağ ve sol yarısının birlikte işlediği, benim "bedenin düşünmesi" diye adlandırabileceğim bir olayı tetikleyen en yaygın en popüler şeydir ve insanın ruhsal anlamda yücelmesinin de en elementar enstrümanıdır...
Japon kılıcı kullanmak hakkında bir fikir sahibi olanlar bilirler, hareketlerin otomatikleşmesi, yani bedenin belli vuruşlara, kılıçla belli hamlelerle karşılık vermesi, hiç düşünmeden olur. Bu olayda düşünceyi devreye sokan, yenilir. Müzik de bunun gibidir. Müzik yapanların çaldıkları müzik aletlerinden çıkan o muhteşem melodiler, çalanın hiç düşünmeden ortaya koyduğu şeylerdir...
Müzikle profesyonel bir şekilde ilgilenmenin eşiğinden, daha bir Ortaokul talebesiyken, bir Pop grubunun solisti olmak üzereyken direkten dönmüştüm. Ama eskiden rüyasında bile şarkı söyleyen biri olarak müziğe olan ilgim asla azalmadı...
Müzisyenler önce ikiye ayrılır: İyi müzisyenler ve diğerleri...
İyi müzisyenler de ikiye ayrılır: Orijinal müzisyenler ve diğer iyi müzisyenler...
Orijinal müzisyenlerin özelliği şudur: Yaptıkları müziğin herhangi bir parçasının sadece bir kısmını duysanız bile onları tanırsınız. İmzalarını, müzikleriyle atarlar...
Ben Philip Glass'ı, bir filmin müziği ile tanıdım, Francis Ford Coppola'nın dünyanın parasını bayılıp tek kuruş kazanmadığı "Koyaanisqatsi" filmiyle. Bu filmden daha önce de bahsetmiştim. Bir Hopi kehanetini, dünyanın beyazlar tarafından mahvedilişini anlatıyor. Sadece muazzam görüntüler ve tabii Philip Glass'ın acaip, orijinal ve etkileyici müziği eşliğinde. Filmi, Berlin'in bir program sinemasında keşfedip en az on kez izledikten sonra, plağını da almıştım. Kocaman siyah bir LP ve üzerinde kırmızı köşeli harflerle o uzun sözcük yazıyordu. Daha sonra "Kundun" filmi geldi -bu kez Beyoğlu'ndaki bir program sinemasında, Alkazar'da seyrettim. Filme sırf onun müziği nedeniyle gittiğimi itiraf edeyim. Dalay Lama'nın çocukluğunu anlatan harika bir filmdi. Ondan önce "Mishima" vardı elbette. Seppuku yaparak kılıçla gazetecilerin önünde intihar eden son Japon. Büyük yazar Mishima Yukio'nun hayatını anlatan bir filmdi. Philip Glass'ın plaklarının çoğunu aldım, bazılarını aradım durdum. Onun ezgilerini duyar duymaz hemen "Bu Philip Glass" dersiniz. Bugün bir klasik müzik parçasında onun stilini duyunca önce kulaklarıma inanamadım. O klasik müzikten ayrılma biridir ama...
Sahiden oydu ve hiç duymadığım bir parçasıydı. 2013'de yapılmış bir plakta, Symphony No. 8 Movement I, II, III ve Duo No 1, 2, 3, 4'ünü çalıyor. Ardından Hapsichord Concerto'su geliyor...
Gecenin müzik gıdası Philip Glass'dan...
Havalanan etekler...
Filmde Monroe, beyaz etekliğiyle metronun mazgalları üzerinde eteğini havalandırır, mutlaka görmüşsünüzdür, görmediyseniz bu olayın fotorafını görmüşsünüzdür. İşte Gezi Olaylarının en cıvcıvlı günlerinde, ünlü oyuncunun o elbisesi İngiltere'deki Random House tarafından açık artırmayla satışa çıkarıldı. Kimliği açıklanmayan kişi elbise'ye 3.21 milyon Yuro ödemiş. Şimdi elbiseyi hangi kadına hediye ettiyse -ki ben böyle birşey satın alsam kesin sevdiğim kadına hediye ederdim- bir metro mazgalı arıyor olabilir. Eh aramalı!
Geçen gün Hürriyet gazetesinin bahçesinde bir gazeteciyle sohbet ederken işte bu elbiseyi düşündüm. Çünkü oturduğumuz yerin hemen karşısında kantinin açık satış kısmı var, oraya geliyorlar, duruyorlar ve siparişlerini verip birkaç saniye bekliyorlar ve rüzgar var! Sadece benim görebildiğim, diğer dostlarımın arkası dönük manzara şu: Oraya gelen kadınlar eteklerinin kanarını öyle tutuyorlar ki, yırtacaklar. Rüzgar, kadınlara takmış olmalı, resman alttan esiyor!
Önce genç bir kadının eteği ters dönmüş gelincik çiçeği gibi açıldı, kar gibi beyaz külodu görünür görünmez şık bir hareketle kapandı. Kadınlar çırılçıplak bile olsalar, istemezlerse kimseye kendilerini göstermezler. Diğer kadınlarla utangaç gülüşmeler ve ellerinde çayları kantinden ayrılmalar.
Bu arada oradan Mehmet Yaşin geçti. Şimdi yemek programları yapan Yaşin, Türkiye'nin en iyi dergicilerindendir ve yanılmıyorsam bir ara Doğan Yayınları'nı yönetmişti. Kendisiyle birkaç kere telefonda konuştum ama yüz yüze tanımışmıyoruz. Beni bağışlasın ama çok şişmanlamış, -anormal boyutlarda.
Neyse o geçti, bu kez en fazla 21 yaşında genç bir kadını gördüm. Kantinin önüne dayanmış, ultra minisinden kimseye birşey göstermemek için adeta üçüncü dünya savaşı veriyordu. Bir taraftan utanan bir taraftan da bir an evvel ters rüzgardan kaçmaya çalışıyor, ama pilili eteğine hakim olamıyordu. İşta o zaman nedense Marilyn Monroe aklıma geldi. Aslında ne eteği ne de kendi o artiste benziyordu ama çok güzel bir kadındı. Etrafa bakındım, aslında milletin pek umurunda değildi, ama onun yaşı icabı bir istenmeyen frikik, onun için şu anda hayatının en önemli şeyi olabilirdi. Ve arkadaşlarını yardıma çağırdı! Evet. Kadınlar onu kadınca bir operasyonla oradan kurtardılar.
Son günlerde seyrettiğim en ilginç filmdi!
İkizler ve tekler...
İkiz kardeşi olan arkadaşım yok. İkili bebek arabalarında gezdirilen ikizlere bayılırım ama. Herkes bayılır. İkizlerden birine birşey olursa öbürü hemen hissedermiş. Böyle hikayeleri çok duydum. Birbirine benzememek için acaip acaip giyinen ikizler de gördüm. "İkiziz" demekten hiç hazzetmiyorlardı. İkizlerin benzeri meslekleri seçtikleri, kaderlerinin şaşılacak kadar birbirine benzediği, bazen ikizlerin başına iki ayrı yerde aynı şeylerin geldiği falan da duyulmamış şeylerden değil.
Balyoz Davası'ndan yargılanan ikiz amiraller Hasan Hoşgit ve Hüseyin Hoşgit, 18'er yıl ceza aldılar.
İkizlerin kaderi her zaman aynı olmuyor. Mesela Polonya'ya biri Başbakan diğeri Cumhurbaşkanı olan Kaczynski Kardeşler'in kaderleri de farklı olmuş. Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski, 10 Aralık 2010'da öldü, uçağı Rusya'ya giderken, mahiyetinde Polonya'nın en önemli adamlarıyla, Genelkurmay Başkanıyla falan düştü. Kardeşi Başbakan Jaroslaw Kaczynski, Rusya'yı suçladı, kardeşini onların öldürttüğünü söyledi. Bir sonraki seçimleri kazanamadı, ama yaşıyor.
Birbirinden ayrılması güç ünlü ikizler de vardır. Irina ve Marina Fabrizius, birlikte resim yapan gencecik ikiz ressamlar. Bizim tanıdığımız en ünlü ikizler de Güher ve Süher Pekinel kardeşler, dünyaca ünlü piyanistler.
Dün bir sünnet çocuğunun fotorafını çekerken arkadaki çay bahçesinde, şakalaştığım, iltifat ettiğim neşeli kasiyer kızı gördüm. Her zamanki gibi gülümsüyordu, ben de gülümsedim. Ama başörtüsünü çıkartmıştı. Kumral saçlarını gesgergin toplayıp ensesinde bir topuz yapmıştı. Fotorafı çektim, yanından geçerken o da masasındaki iki genç kadınla sohbete dalmıştı. Bugün gene gazetelerimi alırken gülüştük. Bu kez boncuk mavi bir başörtüsü vardı başında ve ben herzamanki iltifatım yerine, "Dün seni sahilde gördüm" deyiverdim. "Abi ben de sani gördüm, gene fena dalmıştın kitaba, beni görmedin" dedi.
"Sen başörtünü sadece çalışırken mi takıyorsun?" dedim, beni duyan başörtülük elli yaşlarından irikıyım bir kadın bana düşman düşman bakmaya başladı. Benzeri bir "müdahaleyi" daha önce yaşadığımızdan hazırlıklıydık.
"Sen beni nerde gördün?"
"Sahildeki kahvede, iki kadınla oturuyordun."
"Demek ki dediğini yaptı" deyince, irikıyım kadın iki adım mesafeden bizi izlemeye devam etti. Kadına dik dik baktım, hemen uzadı.
"Ne yaptı?"
"Sen benim ikizimi görmüşsün. 'Dışarıda başımı açıcam' demişti, açmış!"
Sonra etrafına bakındı. Bizi kimsenin dinlemediğini anlayınca, gene içten gülümsedi!
"Sen de açıyor musun dışarıda?"
"A yok" diye bir kahkaha attı. "Ben açamam."
"Saç rengini gördüm ama."
"Evet saçlarımız aynı renk."
Sohbeti tadında bırakıp ayrıldım ayrılmasına da, beni aldı bir merak. Onun ikizini mi yoksa başörtüsüz halini, yani tekini/kendini mi gördüm? (Öyleyse, bana neden yalan söylesin ki?) İşyeri başörtüsünü zorunlu tutuyor olabilir mi? Zira orada çalışan tüm kadınlar başörtülü. Kısacası bu da küçücük bir sahil kasabasında bugün günün bilmecesiydi benim için...
Balyoz Davası'ndan yargılanan ikiz amiraller Hasan Hoşgit ve Hüseyin Hoşgit, 18'er yıl ceza aldılar.
İkizlerin kaderi her zaman aynı olmuyor. Mesela Polonya'ya biri Başbakan diğeri Cumhurbaşkanı olan Kaczynski Kardeşler'in kaderleri de farklı olmuş. Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski, 10 Aralık 2010'da öldü, uçağı Rusya'ya giderken, mahiyetinde Polonya'nın en önemli adamlarıyla, Genelkurmay Başkanıyla falan düştü. Kardeşi Başbakan Jaroslaw Kaczynski, Rusya'yı suçladı, kardeşini onların öldürttüğünü söyledi. Bir sonraki seçimleri kazanamadı, ama yaşıyor.
Birbirinden ayrılması güç ünlü ikizler de vardır. Irina ve Marina Fabrizius, birlikte resim yapan gencecik ikiz ressamlar. Bizim tanıdığımız en ünlü ikizler de Güher ve Süher Pekinel kardeşler, dünyaca ünlü piyanistler.
* * *
Dün bir sünnet çocuğunun fotorafını çekerken arkadaki çay bahçesinde, şakalaştığım, iltifat ettiğim neşeli kasiyer kızı gördüm. Her zamanki gibi gülümsüyordu, ben de gülümsedim. Ama başörtüsünü çıkartmıştı. Kumral saçlarını gesgergin toplayıp ensesinde bir topuz yapmıştı. Fotorafı çektim, yanından geçerken o da masasındaki iki genç kadınla sohbete dalmıştı. Bugün gene gazetelerimi alırken gülüştük. Bu kez boncuk mavi bir başörtüsü vardı başında ve ben herzamanki iltifatım yerine, "Dün seni sahilde gördüm" deyiverdim. "Abi ben de sani gördüm, gene fena dalmıştın kitaba, beni görmedin" dedi.
"Sen başörtünü sadece çalışırken mi takıyorsun?" dedim, beni duyan başörtülük elli yaşlarından irikıyım bir kadın bana düşman düşman bakmaya başladı. Benzeri bir "müdahaleyi" daha önce yaşadığımızdan hazırlıklıydık.
"Sen beni nerde gördün?"
"Sahildeki kahvede, iki kadınla oturuyordun."
"Demek ki dediğini yaptı" deyince, irikıyım kadın iki adım mesafeden bizi izlemeye devam etti. Kadına dik dik baktım, hemen uzadı.
"Ne yaptı?"
"Sen benim ikizimi görmüşsün. 'Dışarıda başımı açıcam' demişti, açmış!"
Sonra etrafına bakındı. Bizi kimsenin dinlemediğini anlayınca, gene içten gülümsedi!
"Sen de açıyor musun dışarıda?"
"A yok" diye bir kahkaha attı. "Ben açamam."
"Saç rengini gördüm ama."
"Evet saçlarımız aynı renk."
Sohbeti tadında bırakıp ayrıldım ayrılmasına da, beni aldı bir merak. Onun ikizini mi yoksa başörtüsüz halini, yani tekini/kendini mi gördüm? (Öyleyse, bana neden yalan söylesin ki?) İşyeri başörtüsünü zorunlu tutuyor olabilir mi? Zira orada çalışan tüm kadınlar başörtülü. Kısacası bu da küçücük bir sahil kasabasında bugün günün bilmecesiydi benim için...
Edebi kahkahanın dozajı...
Aziz Nesin'i ilk kez Berlin'de gördüğümde pek şaşırmadım. Evet, son derece ciddi biriydi. Onun ne kadar ciddi biri olduğunu önceden duymasaydım kesin çok şaşırırdım -çünkü lise öğrencisiyken onun kitaplarından birini şehirler arası otobüste okurken o kadar çok gülmüştüm ki, beni az daha otobüsten atıyorlardı. (Eh gülme krizi gelince!..)
Aziz Nesin, 'Gülmece'nin ne kadar ciddi bir şey olduğunu çeşitli vesilelerle söylemiştir. Türkiye, mizahın memleketidir. Hocaların Hocası Nasreddin'den öncesi bile var. Eski Rum keşişlerin de eşeğe ters binen komik bir türü yaşamış Anadolu'da. Bektaşiler'den bu güne mizah yazan o kadar çok yazar var ki, -adeta hepsi bir de mizahı denemiş. Rıfat Ilgaz ile Haldun Taner'i hemen analım. Halit Kıvanç'ı, Muzaffer İzgü'yü unutmayalım. Ben burada biraz ileri gidip, en yeni modern Türk Edebiyatı'nın o uçuran muhteşem dilini de mizaha sayacağım. Murat Uyurkulak ve Murat Menteş okuduysanız -ki okumuşsunuzdur- ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.
Mizahın komiklik yapmak olduğunu sananlar yanılır, ama komik olanın ciddiyeti belli küçük bir dozajda tutmayı öğrenmesi gerektiğini mizahçılar iyi bilir. Hace Nasreddin gibi adamlara, gülünç olmaları karşılığında büyük bir özgürlük tanınmıştır. Onlar Sultana bile takılmak hakkına sahiptirler -tabii şimdinin çakma Sultanlarını kasdetmiyorum. Bu bir tür dozajındaki gayrıciddiyetle yaşamayı kabul etmesi halinde mizahçı, alabildiğine özgürdür. İşte tam da bu noktada, mizah dergilerinden bahsedeceğim. Mizah dergisi nihayet hafif bir mizah türüdür, günlük olaylara ve güncelliğe de oldukça bağımlıdır. Dergi mizahı ile edebi mizahın sınırlarına yaklaşanlar da var elbette, Metin Üstündağ böyle bir yazar. Mizah dergileri tamam. Onlardan Türkiye'de çok var...
Peki edebi mizah dergileri? İşte o yok. Bu türün masama düşen en iyi örneği, Almanya'da yayımlanan EXOT dergisi. Yüzotuz sayfalık bir kitap boyutunda, gerçek edebiyat...
Bu kalitede Türkiye'de "Afilli Filintalar" diye bir web sitesi var, ama dergi veya EXOT gibi kitap serisi yok. İşte bu yazının en ciddi cümlesi de şurası:
Bu yazı, Türkiye'de de edebi mizah dergisi yayınlanması umuduyla yazıldı...
Şampanyasına savaş...
Bir ara beni meşgul eden bir soruydu:
Acaba kim kimden faydalanıyor? İnsan mı üzümden, üzüm mü insandan?!..
Asmalara gözü gibi bakan kim? Asmaların tüm dünyaya yayılmasını sağlayan kim? Üzümünü yiyip şarabını şampanyasını içip ağacını evinin dibine varana kadar diken kim? İnsanlar elbette. Bu soruyu İstanbul'da, hemen "Rumlar ve Ermeniler" diye yanıtlardım...
Hemen dikkat çeker. Mesela Fatih At Pazarındaki İslamcı entelektüellerinin takıldığı en beylik kahvenin eski binasının önünde böyle bir ağaç görmüştüm. Eskiden İstanbul'da Hristiyanlar, evlerinin önüne asma dikerlermiş. Evin eski sahipleri gitmiş, ama asmalar İstanbul'da kalmış.
Şarabın icad edildiği yer de Anadolu. Bu diyarların evde yapma Süryani şarabını bilmeyen yoktur, ama daha da kralı Gürcü şarabıdır. Tabii özel anlar için, mesela aşık olunduğunda veya önemli birşey kutlanacağı zaman şampanya içilir! Modern zamanların modern adetleri...
Türkiye'de bir tür snobluk falan sayılsa da, bazıları için adı "gazozlu şarap" bile olabilir!..
Şampanyayı ilk kez Romalılar icad etmemişler. Onlar sadece, Fransa'nın Champagne bölgesindeki üzüm bağlarını kurmuşlar, o kadar. Orada yapılan şarap, arabalarla İtalya'ya getirilirmiş. Buranın şarabı ünlenince, tarih içinde başka yerlere de şarap gönderir olmuşlar. 17'inci yüzyılın başında şarap ihracı iyice artınca, galiba tesadüfen şampanyayı icad etmişler. Şöyle:
Bol miktarda şarap taşımak işini daha pratik hale getirmek amacıyla, şarabı daha üretim esnasında şişelemeye başlamışlar. Şişeler yolda sallana sallana fermantasyona devem edip köpüklenince, şampanyanın atası ortaya çıkmış. Önceleri, "şarap bozuldu" diye döküyorlarmış. Ama bu bozuk şarabı secenler de olmuş. Üretildiği yere en uzak mesafede yaşayan İngilizler, iyice gazozlanmış şaraba bayılmışlar. Yoksa bu tür şarap, daha işin en başında iptal edilecekmiş. Şampanyayı, galiba Ortaçağın uzunyol şoförlerine (yani arabacılarına) borçluyuz...
Şampanya şarabın ikinci kez, bu kez şişenin içinde mayalanmasıyla elde ediliyor. İçine maya ve pancar şekeri ekleniyor, bir mantarla kapatılıp telle bağlanıyor. Bu işlem, Mart ile Mayıs arasında yapılıyor, üç hafta sürüyor ve şarabın alkol derecesi yüzde 1.2 kadar yükseliyor. İşlem sırasında şarapta Karbondioksit oluşan şişeler, en az 15 ay piyasaya çıkmayı bekliyorlar. Bu arada önce mantarlardaki mayanın şişeden çıkarılması gerekiyor. İşte burada çalkalama işlemi devreye giriyor. Şişeler önce yan yatırılıp 21 çün çalkalanıyor ve her defasında biraz daha amuda kaldırılıyor. Şişeler başaşağı durduklarında çalkalama işi de tamamlanmış oluyor. Buzlu suya yatırılıp ilk mantarları birer birer uçuruluyor, yerine ikinci, mayasız asıl mantarları ve ardından telleri takılıyor.
Bu içki ingilizler sayesinde hayatta kalıp 18'inci yüzyılda moda olunca, Amerika dahil her yerde tüketilmeye başlanmış ve 19'uncu yüzyıla kadar bulanık bir içki olarak içiliyormuş, zira ikinci kez içine mayayı koyup müşteriye veriyorlarmış, açlkalama yöntemi henüz milinmiyormuş. Mayanın çıkartılması ve şişelerin çalkalaması yüntemini 1806 yılında Madame Clicquot adlı bir kadın icad etmiş.
1882'de 36 milyol şişe şampanya tüketilmiş mesela. Zamanın nüfusunu göz önünde bulunduracak olursanız, bi hayli eğlenmiş olmalılar! Ne de olsa sanat ve edebiyatın patladığı Belle Epoque döneminin bir numaralı içkisi. Şaraptan biraz daha alkollü olduğundan ve kana çabuk karışıp çabuk çakırkeyif ettiğinden, kadınların da tercih ettiği bir şey...
Şampanya, sembol içki haline gelip, birçok yerde aynı yöntemlerle üretilmeye başlanınca, bir isim sorunu ortaya çıkmış. Gerçi bu içkinin farklı adları vardır, Almanlar "Sekt", İspanyollar "Cava" falan der, ama Fransızca adı asıldır. Asortik bir ad. Bu adı yazarken kendi "Ş" harfimizi bile kullanırız. Fransızlar ille de "Şampanya" der ve bu adın sadece Champagne'da üretilen şampanyalar için kullanılmasını ister, diğerleri naylondur -mantık bu. Fransızların "ısrarını" Avrupa'da pek de takan olmamış. Zamanın en güçlü Avrupa ülkesi Almanya, takmayanların önde gideni tabii. Derken Birinci Dünya Savaşı patlamış, üretim düşmüş, Ekim Devrimiyle Rusya Pazarı kaybedilmiş vs. Ama Savaşı Fransa kazanınca, Şampanyanın adına da konmuş. Fransız Şampanyası, Alman Şampanyasını yenmiş. Savaşı kaybeden Almanya, 28 Haziran 1919'da Versailles (Versay) Anlaşma'sını imzalarken, anlaşmanın "Şampanya paragrafı"nı da mecburen kös kös imzalamış. Anlaşmanın bu maddesine göre Almanya, Şampanya şişeleri üzerinde bir daha asla "Champagne" sözcüğünü kullanamayacaktır. Ağır bir ceza! Almanya Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte Şampanyayı da kaybetti malesef. O günden beri tüm şampanya şişelerinin üzerinde "Sekt" yazıyor! Ve biz de Sekt içiyoruz...
Şarlo'nun son filmi, ya da son oyunu...
"A Countess from Hong Kong" (Hong Kong'lu Kontes), filmden ziyade bir tiyatro. Evet. En başı ve en sonu dığında sokak çekimleri yok. Çok kişilik dans çekimleri falan da lüks bir otelin salonunda. Ağır akan, zamanın devleri Brando ve Loren'in tam kapasite işleyecekleri bir hikayeye sahip olmayan, şaşırtmayan, çekingen bir aşk komedisi. Filmin temposu bazen öyle düşüyor ki, koskoca Brando, poz kesen acemi aktörlere dönüyor. Eski Chaplin filmlerini hatırlatan müziği dışında, bazı absürd İngiliz esprileriyle büyük ustanın imzasını kenarından köşesinden görebiliyorsunuz, -ama o kadar. Dönemin komedi anlayışına çekingen bir çocuk gibi uyum sağlamaya çalışıp bunu başaramayan bir oyun havasında akıyor film ve tabii büyük bir flop oluyor.
Film, sinema kariyerine 1952'de babasının ünlü "Limelight" filminde başlayıp 1965 yılının yıldız filmi "Doctor Zhivago"da oynayan Geraldine Chaplin'in dördüncü filmi ve dördüncü küçük rolü. Sydney Chaplin'in ilk rolü de "Limelight"da, Geraldine'den daha fazla filmde oynamış biri o zaman ve baba Chaplin adeta çocuklarına torpil yapıp onları Marlon Brando ve Sophia Loren'le oynatıp dünyaya takdim ediyor.
Filmde, Ekim Devriminden kaçıp hayatta kalmak için hostes kız ve fahişelik yapmak zorunda kalmış "Kontes"i oynayan Sophia Loren, güzelliği dışında pek varlık gösteremiyor ama bu normal, çünkü filmde büyük iniş-çıkışlar yok zaten. Brando, gene sert gene ciddi. Bir diplomat pozlarında. Karısıyla ayrılmanın eşiğinde aşkı ile kariyeri arasında seçim yapmakta zorlanıp aşkı seçen biri. Filmin bütçesi 3.5 milyon Dolar. Kasa geliri, sadece 1.1 milyon Dolar.
Film iş yapmayınca, Chaplin zamana uyum sağlayamadığını ve tarihe mal olduğunu artık anlamış olmalı -ki bu aynı zamanda bir tür ölüm demektir. İşte bu tarihten sonra sağlığı kötüleşmeye başlıyor. Turp gibi sağlıklı ve komik Charlie Chaplin 1972'de son kez geldiği ABD'de bir Şeref Oscar'ı alıyor. sonra hep hasta, hep suskun. Ona eski komik siyah-beyaz filmlerini oynatıyorlar bazen, oynayan sanki o değilmiş gibi, "Adam ne kadar komik, harika" falan gibi şeyler söylüyor ve 25 Aralık 1977'de 88 yaşında, İsviçre'nin Vevey şehrinde hayata veda ediyor ama dünyaya veda etmiyor, o buralı. işte asıl son oyunu, son tiyatro oyunu o zaman yazılıyor.
Ben hayal meyal hatırlıyorum. Yıl 1978, gazete haberi: "Charlie Chaplin'in cesedi kaçırıldı."
Bir Mart'ı iki Marta bağlayan gece, kimliği belirsiz kişiler Chaplin'i mezarından çıkarıp ailesine galiba şöyle bir mektup yazıyorlar: "Charlie elimizde, eğer bize 600 bin İsviçre Frangı vermezseniz, -ehm- onu öldüremeyiz tabii ama onun ve sizin huzurunuzu bozabiliriz." Güler misiniz, ağlar mı?!..
İsviçre polisi gangsterlerin planını bozup hepssini yakalıyor. Charlie'yi yeniden gömüyorlar, ama başka türlü. Karısı Oona Chaplin, Charli'nin mezarını iki metre kalınlığında betonla kaplatıyor. Galiba bu, Şarlo'ya yapılan en kötü ikinci şaka. Oona, 1991'de ölüp Charlie'nin yanına gömüldükten sonra ikisinin mezarı birlikte betonla kaplanıyor ve Charlie karısını ancak bu şartlar altında affediyor -olabilir.
Şarlo'nun teatral son filminden kopup bunları anlatmamın nedeni, 1992'de onun hayatını konu alan kötü "Chaplin" filmi değil. Richard Attenborough'un draması sıkıcı, bir türli alışamadığım Robert Downey Jr. itici bir aktör. Ölüm faslını anlatmamın nedeni, 2008'de Martin Kolozs'un yazıp 15 Haziran'da İsviçre'de Tirol Festivalinde sahneye koyduğu "Kidnappin' Chaplin" oyunu. Bu öyle komedi falan değil, bir dram. Şarlo'nun iyi ağlatabildiğini biliyor muydunuz?
Son kez sahne alışı da şöyle: Charlie Chaplin'in filmlerinde kullandığı ünlü bastonlarından biri 2004'de Londra'da açık artırmayla 48 bin Sterline satıldı. Hitler'le dalga geçtiği 1940 yapımı "The Great Dictator" filminde kullandığı takma Hitler bıyıklarından biri 12 bin, diğeri 18 bin Sterline satıldı. Son trajikomedi de bu. İki bıyık arasındaki 6 bin Sterlinlik farkın incelemesini araştırmasını da acar İsviçre polisine bırakıp, aradan çekiliyorum...
Kışın yaz, yazın kış...
Eskiden bir zamanlar kışmış...
Şimdi Ağustos'un sıcağında, bir zamanlar palto giydiğimizi, hatta çenelerimizin takır takır attığını, buzda kaydığımızı falan unuttuk. Ben çocukken, okula giderken, annem beni uyandırıp kocaman bir Auer sobanın yanına oturturdu. Evin en sıcak yeri orasıydı -ve ben onca ihtimama rağmen her hafta sonu hasta olurdum. Böyle bir dakikliği nasıl becerdiğimi haala bilmem, ama bu sayede her hafta sonu en kral hikaye kitabına konardım. Yatakta ateşler içinde yatarken kabus değil, tüm La Fontaine hikayelerini görürdüm rüyamda -ha bir de tren görürdüm. Kışın o hastalık vakitlerinde en sıcak yer, yorganın altında resimlerine baktığım ve tabii okuduğum o hikaye kitaplarıydı. Sonra iyileşmece, pazartesi okul, cuma akşamı ateş, gelsin hikaye kitapları...
Yazın bunun tersi, klimalar, dondurmalar, gece üşümeleri, gece yarısı kumsalda donmaca falandır. İnsanlık hali: Ne yazı ne kışı severiz, ama aynı zamanda hem yazı hem de kışı severiz. Baharların artık tedavülden kalkacağını söyleyen iklim raporlarına bakacak olursak, yılın en güzel zamanları, yani "yaz olsa" veya "kış olsa" diye iç geçirmediğimiz ender zamanlardan oluyoruz. İlkbahar ve Sonbaharlar sizlere ömür...
İşte "eskiden kış diye birşey var mıydı" diye düşündüğüm geçen gün, karşımda iki futbol topuyla iki tıfıl cengaver dikilmişti ve birden penguenleri özledim -Gezi dolayısıyla televizyonda geçit töreni yapanlarını değil, sahicilerini...
İki topa birden girmek pek kolay değilmiş. Terleyip eridiğiniz o anlardan sonra penguenleri özlüyorsunuz, çünkü bu arkadaşların bulunduğu yerler serin oluyor. Ya suni soğutmalar ve bol soğuk su, ya da doğal ortamın serinleten soğutan üşüten donduran soğuğu. Ağustosuun bu aşamasında biriki dakikalık Arktik soğukla yetinmeyi yeğleyeceğiz elbette, çünkü tanıdığım harika bir kadın gibi ben de sıcağı soğuğa tercih eder oldum, beni gol bombardımanına tutan tıfıllar da öyle. Şubatta ortalık kar kıyametken onlar anneleri-babalarıyla Tayland'a giderler -orası yaz. Şubat sıcağında kumsalda kumdan kale yapmayı severler. Ben de kışın kiraz, yazın mandalina özleyen biri olarak, limon ağaçlarında türeyen minik yeşil limonların günden güne büyümesini seyretmeyi severim. Limonata türleri, buzlu renkli içecekler, bardakların buğulanmasını da severim, ama abartmadan...
Galiba memnuniyetin açık sırrı da burada: Herşeyden kararınca...
Fazlası hem sıkıcı, hem zarar. Ağustos ayı, bunu dikkate alıp bizi fazla sıkmasa iyi olur!..
Şimdi Ağustos'un sıcağında, bir zamanlar palto giydiğimizi, hatta çenelerimizin takır takır attığını, buzda kaydığımızı falan unuttuk. Ben çocukken, okula giderken, annem beni uyandırıp kocaman bir Auer sobanın yanına oturturdu. Evin en sıcak yeri orasıydı -ve ben onca ihtimama rağmen her hafta sonu hasta olurdum. Böyle bir dakikliği nasıl becerdiğimi haala bilmem, ama bu sayede her hafta sonu en kral hikaye kitabına konardım. Yatakta ateşler içinde yatarken kabus değil, tüm La Fontaine hikayelerini görürdüm rüyamda -ha bir de tren görürdüm. Kışın o hastalık vakitlerinde en sıcak yer, yorganın altında resimlerine baktığım ve tabii okuduğum o hikaye kitaplarıydı. Sonra iyileşmece, pazartesi okul, cuma akşamı ateş, gelsin hikaye kitapları...
Yazın bunun tersi, klimalar, dondurmalar, gece üşümeleri, gece yarısı kumsalda donmaca falandır. İnsanlık hali: Ne yazı ne kışı severiz, ama aynı zamanda hem yazı hem de kışı severiz. Baharların artık tedavülden kalkacağını söyleyen iklim raporlarına bakacak olursak, yılın en güzel zamanları, yani "yaz olsa" veya "kış olsa" diye iç geçirmediğimiz ender zamanlardan oluyoruz. İlkbahar ve Sonbaharlar sizlere ömür...
İşte "eskiden kış diye birşey var mıydı" diye düşündüğüm geçen gün, karşımda iki futbol topuyla iki tıfıl cengaver dikilmişti ve birden penguenleri özledim -Gezi dolayısıyla televizyonda geçit töreni yapanlarını değil, sahicilerini...
İki topa birden girmek pek kolay değilmiş. Terleyip eridiğiniz o anlardan sonra penguenleri özlüyorsunuz, çünkü bu arkadaşların bulunduğu yerler serin oluyor. Ya suni soğutmalar ve bol soğuk su, ya da doğal ortamın serinleten soğutan üşüten donduran soğuğu. Ağustosuun bu aşamasında biriki dakikalık Arktik soğukla yetinmeyi yeğleyeceğiz elbette, çünkü tanıdığım harika bir kadın gibi ben de sıcağı soğuğa tercih eder oldum, beni gol bombardımanına tutan tıfıllar da öyle. Şubatta ortalık kar kıyametken onlar anneleri-babalarıyla Tayland'a giderler -orası yaz. Şubat sıcağında kumsalda kumdan kale yapmayı severler. Ben de kışın kiraz, yazın mandalina özleyen biri olarak, limon ağaçlarında türeyen minik yeşil limonların günden güne büyümesini seyretmeyi severim. Limonata türleri, buzlu renkli içecekler, bardakların buğulanmasını da severim, ama abartmadan...
Galiba memnuniyetin açık sırrı da burada: Herşeyden kararınca...
Fazlası hem sıkıcı, hem zarar. Ağustos ayı, bunu dikkate alıp bizi fazla sıkmasa iyi olur!..
Abonnieren
Posts (Atom)








