Yalanın iptali ve modern hayat oh ne rahat mevzuu...

Bugünün insanı olarak geçmişe ışınlanıp, bundan sadece çeğrek binyıl öncesinin dünyasında herhangi bir kasaba köy mezraya gittiğinizde ilk dikkatinizi çekecek şey sessizlik olurdu. Bu sessizliği, en iyi dağcılar bilir -tabii tepelerinden helikopter, pırpır uçak falan geçmezse...
İnsanlar, evlerinde yaktıkları odunla, çalı çırpıyla ısınıyorlar, çocukların çoğu büyümeden ölüyor. İnsanların yaşam süresi genellikle kırkbeş civarı. Televizyon, radyo falan bir yana gazete bile yok, insanların çok büyük bir bölümü de okuma-yazma bilmiyor zaten. Bir yerden bir yere gidecekler, at tepesinde günlerce, aylarca yol alıyorlar. en rahat yolculuk, yelkenli kadırgalarla yapılıyor, onlar da işi abartıp Atlantik'e kadar açılıyor. Kural koyan polis-jandarma yok öyle heryerde. Sınırlar yok. Atına biniyosun, sora sora Bağdat'a gidiyosun; eğer yolda ölmezsen, Harun Reşid'in asma bahçeli eski Bağdat'ının artıklarını da görüyosun (-malumunuz, Anadolu Selçuklu devrinde, Anadolu'nun da hükümdarı olan Hülagü Han, Bağdat'ı 1258'de, II. Bush'dan daha beter yıkmıştı). Şehir biraz sesli geldiyse, iki kilometre yürüyorsun, tık yok. Sessizliğin içindesin. Ama bu dünyada sadece gazete-kitap değil, tiyatro ve sinema da yok. Asprin yok. Evlerde akar su, klozet, duş yok. AVM yok. Ve en ilginci, pek müzik falan yok. O ya sarayda, ya saz şairlerinin dilinde. Bir kutunun düğmesini çevirdin mi, yurttan sesler korosunu duyamıyorsun. Elektrik zaten yok. Yollar taş bile değil. Yağmur yağdı mı çamur, güneş açtı mı toz...
İşte bu yavaş hayatın içinde, bir mantık doğuyor:
Yalanı piyasaya çıkarma mantığı...
Şöyle:
Mesela gezmiş-görmüş biri size dünyayı anlatıyor, "Bir fil gördüm, boyu yüz arşın, eni elli arşın. Kulaklarını kanat gibi kullanıp uçuyo. Bir batında yirmi yumurta yumurtluyo, her biri nah böyle böyle" diyor. Siz de bunu yiyorsunuz. Eh kelli felli adam, saraya bile girip sultana yalakalık yapma şerefine nail olmuş biri. Elbette inanacaksınız. Hem inanmasanız bir yeriniz ağrımaz, zira adam bu filleri Maçin'de görmüş -Çin'in de ötesinde bir yer...
Bu tip laflara inaılmamaya başlanmasının tarihinden bahsediyoruz. İnsanlara bir "Makuliyet", matemaksiksel bir düşünce, sağlıklı karşılaştırmalar yapmak halet-i ruhiyesi hakim olmaya başlıyor...
Tabii bu gözlem, İstanbul'dan bu gün ikiyüzelli yıl geriye gidip tebdil-i kıyafet bu diyarlarda dolaşsak göreceğimiz şey. Bunun bir öncesi (ve tabii sonrası da) var. Ama dünyanın 1780'li yıllarda başlayıp tamamen değişmesi ve bu güne gelmesinin tarihî bir değil, tarihî çok büyük bir önemi var...
Binlerce yıl boyunca at sırtında çile çekmiş insanın, yüz yıl içinde Mercedes'e binmesi küçümsenecek bir şey olamaz. Tabii bu blogda mümkün olduğunca politika yapmıyoruz, moral bozmuyoruz ve bu gelişmenin negatif yanlarıyla sizi meşgul etmiyoruz. Ama dayanamayıp soracağım: Benzeri bir gelişme, kapitalizmle değil de başka bir sistemle gerçekleşebilir miydi? Yanıt, 'Evet'. Belki çok daha güzel ve sağlıklı bir sonuca ulaşılabilirdi. Soru konusunda noktayı koyup parantezi kapatıyoruz...
Demek ki insan oğlunun ve güzel insan kızının uyanacağı vardı. Uyandı ve söylenen lafların gerçekle ilintisini ölçebildiği, -hadi adına şimdilik "bilimsel" diyelim- bir yöntem, bir sistem geliştirdi. Mesela biri, "Suriye çölünden Suudi çölüne kadar tek başına her yeri alırım" deyince, "Atma Recep din kardeşiyiz" diyebilmeyi, bu yönteme, bu sisteme borçluyuz. Bugün bildiğimiz haliyle, bu yalan düzeltme sistemine -şimdilik kısaca- "modern hayat" da diyebiliriz...
Ne olmuş, nasıl olmuş da insanlar böyle akıllanmış, yalanların ortaya çıkarılması üzerine kurdukları bir düşünce biçimini geliştirip spor Mercedes üretebilmişler?
İşte bu, benim ilgi alanımı oluşturuyor...
Işınlanıp, tebdil-i kıyafet o zamanın insanı arasında gezerken, insanların düşünen kısmının, hep alıntılarla ve öykünerek ilerlediğini görüyorsunuz. Kilit önemdeki tiplerden, uzun saçlı Isaac Newton, dağınık, aşırı alçak gönüllü, delici bakışlara sahip acaip biri. Doğa kanunları diye birşey olduğunu söylüyor. Asıl fikri de bu zaten. O kanunların ne olduğunu o günden beri araştıran sürü sepet adam ve kadın var. Ama bu fikir, dünyanın tek bir ortak paydada birlikte düşünülebileceği bir dev platform sunuyor. Newton'a bakıp, onun gibi bir "bilim dalı" kurmaya kalkan Adam Smith'in dandik "Ekonomi bilim"yle bugün zevkle dalga geçebiliyorsak, bunu, bu işin asıl sahici kriterlerini koyan Newton sayesinde yapabiliyoruz. Ama bu garip adam, Galilei'ye atıfta bulunuyor. Ondan alıntı yapa yapa aslında çok daha büyük ve önemli bir şey yaptığının da pek farkında değil gibi. Galilei'ye bakınca, onun da dönüp dönüp "Yüce Arşimed"den bahsettiğini biliyoruz. Arşimed'in kimden alıntı yaptığını bilmiyoruz, ama bu işler alıntılarla oluyor. Birbirinden alıntılarken birşeyler kuruyorlar ve sonunda "Halep ordaysa arşın burda" sözü tüm dünyada gerçek oluyor...
Ama neden?
Bu yazının sondan bir önceki sorusu şu:
İstanbul Kapalıçarşı'da dolaşıp, oradan Beyazıt'a inen ve kitap peşinde koşan bir İstanbullu, ikindi namazından sonra bunları neden düşünmedi? Kong Fuzi geleneğine göre sınavdan geçip Peking'de Yasak Şehre girme hakkı kazanmış bir Han Çinlisi neden düşünmedi bunları? Fransız çatalı yerine "çöpstik" kullandığı için mi? Srimad Bhagavatam'dan başını kaldırmayan Hintli Brahman, dünyanın en mistik dinine adanmış sarı mitralı Lama, kırmızı mirtalı Lama neden düşünmedi? Neden Newton? Arpası daha mı iyiydi? Üzüm şarabı pirinç şarabından daha mi iyi kafa yapıyor? Türkler kımızdan anasonlu erik rakısına çok geç geçtikleri için mi düşünemedi? Araplar hiç içmiyordu, saati cebiri bile buldular, neden Newton'un bulduğu o tek temel cümleyi bulamadılar?
Bu sorunun yanıtında, dünyanın geleceği yatıyor olabilir...
Modernite başlamadan önce dünyadaki en büyük ve köklü uygarlıkların başında Çin uygarlığı, Hint ve İran uygarlıkları geliyordu. Türkler de 18'inci yüzyılda mükemmelleştirdikleri bir uygarlık kurmuşlardı. Şimdi tarih tekerrür ediyor gibi. Çin yeniden ağır ağır ama kesin yükseliyor. Batı'da kurulan ve insanlara yepyeni bir dünyanın kapılarını açan kitap kurdu insanların o ilk düşünceleri üzerine çok şey kondu. Şimdi herkes Batılı. Çinliler de. Çünkü bu mirası reddetmek, "Newton gavurdu" demek mümkün değildi. "Gavurdu" diyenler, hâlâ "Kulaklarıyla uçan fil" hikayesinin yeni modellerine inanıyorlar, Walt Disney'in Dumbo'sunu da seyretmemişler...
Hulasa, eski yalan sistemi ikiyüz elli yıldır zaten çökmüş, bunu çökerten tiplerin neden karanlık taş binaların Avrupa'sında doğduklarını kimse sormamış -sansür varmış ve o zamanlar adına "günah" deniyormuş, eh sansür gene var! Newtonlar, sansürün olmadığı yerde biten adamlar. Biat "kültürü"nün olmadığı yerde yaşamışlar. Buralarda her bir halt yasak/günah sayılmasaydı, Çinli Mandarin katı kurallara bağlı kalmasaydı, dünya çok farklı olur muydu?!..
Evet...
Şimdi, Batı'da doğan bir şeyin bütün dünyaya malolmasından sonra, özgür düşüncenin kanatlanacağı bir döneme girmiş olmamız beklentisiyle yazıya son vereceğim, veremiyorum...
Çünkü şu soruyu yanıtlamış değilim:
Newton tipi kitap kurdu garip adamlar İstanbul'da yaşamış olsalardı ve bugünün global uygarlığı bu diyarların rengini taşıyor olsaydı, dünya nasıl bir yer olurdu?
Bu soruyu Çinli bir arkadaşla birlikte sormuştuk. Soruyu, o Çin açısından kısmen yanıtladı. Aslında ben de bu diyarlar adına yanıtladım sayılır. Doğu ile Batı arasındaki Orta Dünya'nın yanıtı...
Ama yanıtı sizlerden duymak istiyorum...