Memleket neresi?!..
Ben, bu sorunun beni hiç germediği bir çevrede büyüdüm…
Aynı memleketten olmanın ne kadar önemsendiğini askerlik yaparken öğrendim, -ama askerlerden değil…
Bitlis'in ücra bir köşesinde, insanların birbirlerini nasıl tuttuğunu, nasıl birbirlerini desteklediklerini gördükten sonra…
Şehirli insanlar, belli bir anonimite arıyor. Şehirde Beyoğlu'na inersiniz ve orada kimsenin birbirini tanımadığı kitle arasında yalnız ama kalabalığın arasında biri oluverirsiniz. Kimseye selam vermek, durup iki laf etmek zorunda kalmazsınız…
Ben hep şehirlerde ve şehirlerin kalabalık anonim yerlerinde sürterken, ailem her zaman küçük kasabalarda yaşadı. Bu sadece Türkiye'de değil, hayatımın beni belirleyen önemli yıllarının geçtiği Almanya'da da böyleydi…
Babamın Bulgaristan'daki köyüne, lise talebesi bir Solcuyken gitmiştim. (Köydeki Bulgar Komünist Partisi Fonksiyoneriyle -akrabam!- Sovyet Emperyalizmini tartışmaya bile kalktım -o derece tokatlanacak cinsten tartışma azmi yani!..)
İstanbul'da, Berlin'de falan yaşamaya teşne biri olarak, Bulgaristan'daki köy hayatını -birkaç günlüğüne olmak koşuluyla- "enteresan" bulmuştum, bize gösterilen ilgi ise olağanüstü boyuttaydı. Türkiye'den gelip Almanya'ya gitmekte olan Türk misafirler. Köyde herkes, aynı şiveyle Türkçe konuşuyordu ama bazılarının adı Halil, bazılarının da Vasil idi. Türk sandığım kişiler Bulgar, Bulgar sandığım kişiler de Türk çıkmıştı. İki dili de kullanıyorlardı aralarında ve en ufak bir ayrı-gayrılık yoktu…
Bu gece babamla demlenirken, köyünden bahsetti ve şimdiye kadar uyuduğum bir gerçeği farkettim ve bilmediğim bir sürü yenilikten haberim oldu. İnsan bazen, sadece duymak istediklerini dinliyor ve bu yüzden birçok şeyi anlamıyor -benimki bir "yeniden aymak" meselesi…
Köyünüzden biri büyük şehirde iyi bir göreve gelse, bununla övünüyorsunuz, çünkü "memleketliniz", "sizin köylü"nüz. Bitlis'de duymuştum. "Bizim köyden bilmemkim, İstanbul'da okudu, şimdi bilmemnerede bilmemne müdürü" deyip yüzüme bakmıştı adam. Anlamı, "Sen onu mutlaka tanırsındır canııım!" gibi birşeydi. İstanbul'un nüfusu o zaman on milyonu yeni geçmişti yanılmıyorsam. Adama hiç bir şey demeden bakmıştım. Babam konuştukça, Bulgaristan'daki bir köyün sakinlerinin, birbirini, sınırların da ötesine uzanan bir bağlılıkla nasıl koruduğunu, sevdiğini ve "aynı köyden olmak" duygusunu nasıl yaşattığını anladım ve anladıkça hem hayret ettim, hem de eksikliğime üzüldüm -çünkü benim böyle sağlam bir "aynı memleketlilik" duygum yok…
"Köyün alt kısmında dereden su birikirdi, göl gibi olurdu. Çingeneler orada kerpiç yapardı. Ben ve Vasil, oraya, gölde taş kaydırmaya giderdik. Bir gün attığım taş yanlışlıkla Vasil'in başına geldi, düşüp kaldı. Korkudan ne yapacağımı bilemedim, hemen birilerini çağırmaya gittim."
Babam, başını yardığı o Vasil'le altı yıl aynı sınıfa gitmiş. Bu olaya rağmen bozuşmamışlar, hatta Lise'ye gidecekleri yıl -bulundukları bölgede lise yokmuş o zaman- birlikte ev tutup bir yıl birlikte kalmışlar. Ben Bulgaristan'daki köye gittiğimizde gördüğüm, hepsi gelip gelip babama sarılan adamlardan hangisinin Vasil olduğunu hiç hatırlamıyorum.
Köyden biri önemli bir makama geldi mi, köylülerini kayırıyor tabii. Bu Bulgaristan'daki o köy için de geçerli. Mesela o zamanın Demir Perde gerisi Bulgaristan'ına girebilmek bir meseleydi, ama babamın bir "torpil"i vardı: Babama "abi" diyecek yaşta bir Bulgar memur. Aynı köyden, Türkler kadar Türkçe konuşan ve tabii Türkiye'deki Bulgar konsolosluklarından birinde çalışan biri. O zaman aklı bir karış havada ben, böyle şeylere pek dikkat etmiyordum, ben Mao'nun bilmemne teorisiyle meşguldüm! Babamın birlikte Sofya'da Mimarlık Fakültesine gittiği arkadaşı Gatu, okulu bitirip mimar olmuş. Babam, küçük Bulgaristan'dan Türkiye'ye kaçmayı planladığından babası, yani dedem, Türkiye'ye göçe karar vermiş, -zira köyden Türkiye'ye kaçmaya kalkarken sınırda yakalanan gençlerin nasıl dövüldüğünü biliyormuş. Gerçi köydeki Bulgar akrabalar -ben onlara "akraba" diyorum, zira akrabadan ileriler- duysalarmış, Sofya'daki tanıdıkları harekete geçirip çocukları sınır polisinin elinden kurtarırlarmış ama Türk çocuklar kimseye haber vermemişler ki kaçarken! O zaman köydeki arkadaş çevresinden biri de Ivan'mış ve Albay olmuş.
Komünistlerin efsanevi Cumhurbaşkanı Georgi Dimitrof'tan sonra başa gelen Kolarov zamanında Babam ve mimarlıkta beraber okuduğu köylüsü harçlık çıkarmak için bir tarım makinesini işleten elemanlar oluyorlar, bir ay kadar çalışıyorlar, onları çalıştıran zengin köylü, vaad ettiği ücreti gençlere vermek istemiyor. Gatu ne mi yapıyor? Zengin köylüye diyor ki, "bak seni Komünist Parti'nin köydeki birimine şikayet ederim." Babam Gatu'ya şöyle demiş: "Boşver, adamı cezalandırırlar falan şimdi, deymez, gel vaz geçelim." Zengin köylü -korktuğundan olacak- gençlerin harçlığını tıkır tıkır ödüyor, köydeki Komünist Parti komitesinde Türkler de var tabii o zaman…
Beni etkileyen, sınırların rahatlamasıyla birlikte köyden Bulgarların Türkiye'ye ziyarete gelmesi -aradan geçmiş elli yıl!.. Babam, "Donçu ölmüş" diyor, "daha gençti." Köyünde yaşananları biliyor. Donçu'nun kız kardeşi, o da amcamın sınıf arkadaşı, meğer amcama Bulgaristan'dan telefon edermiş. Arkadaşlık baki…
Babam ve ondan bir sonraki kuşak, "aynı köylü" olmak duygusunu ve bağlılığını aynen sürüdürüyorlar. Biz de, şehirli anonim yalnızlar ordusu olarak yaşıyoruz. Derin bir sohbet sonucu, benim yaşımdaki -hiç tanımadığım- köylülerimi görmeye Bulgaristan'a yeniden gitmeye karar verdim. Bu kez Solcu ukalalığının zerresini bile sergilemeyeceğimden eminim. İsmen tanıdığım onca insan ile ortak yanım yok gibi birşey. Ama galiba bir köyü olmak, aynı köyden olmak güzel… Ve ben o güzelliği keşfetmek istiyorum...
Kriminal sanat veya sanatlı kriminalite...
Tophane-i Amire…
Buraya en son, "The Grate Masters" sergisi için gitmiştim. Güzel bir kadın vesile oldu, beni o götürdü. Sergide bir çok büyük ustanın eserleri, hatta not defterleri vardı ve aramızda "acaba kopya mıdırlar" diye de konuşmuştuk. Tophane'den Marmara'ya bakan eski bina, şehrin Osmanlı'dan kalma en orijinal binalarından biridir ve günümüzde çok isabetli bir kararla sanata ayrılmıştır.
Bugünlerde burada Joan Miro'nun eserleri sergileniyor. Ölüm haberini 1983'de Berlin'de bir kahvede aldığım Miro, o yıllarda müzede resimlerini görüp yeniden hayran olduğum bir ressamdı. Onun basit ama renkleri çok iyi kullanan tarzı herkesi etkiler. Babası saatçi olan bu adam, günümüze kadar kalan ilk resimlerini 1901'de yapmış ama hangi başka hangi resimleri o yapmış, oldukşa karışık bir durum ve de vaziyet…
Nasreddin Hoca'ya ait olduğu söylenen sayısız fıkra var, Yunus Emre'nin hangi şiirlerinin ona, hangilerinin onu seven dervişlere ait olduğu belirsiz. Benim bir ara ezberlemeye kalktığım Dao Te Ching kitabının yazarı ve "Taoizmin" kurucusu Lao Tzu da böyle birşey. Yani kitabındaki 81 Bölümünden hangisinin Lao Tzu tarafından yazılıp yazılmadığını tartışanlar da olmuştur, oluyordur tabii, ben daha iyisini biliyorum: Lao Tzu da sahte! Bunu bana Çin uzmanı yabancı bir dostum anlattı ve ilk duyduğumda çenemin yere düştüğünü söyleyebilirim! Kong Fuzi (Konfiçyüs) gibi külk birine karşı Taocular da bir kişi icad etmişler ve adını Lao Tzu koymoşlar, Dao Te Ching, kollektif bir ürün, yüzyıllar içinde mükemmelleştirilmiş…
"Miro olayı çok daha masum" diyeceğim, diyemiyorum, zira Tophane-i Amire'de sergilenen Miro eserlerinin tamamının sahte olabileceği söyleniyor -söyleyen de bizzat, İspanya'daki Miro Vakfı başkanı Rosa Maria Malet. Sergiyi düzenleyen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Yalçın Karayağız'a bir mektup göndererek, eserlerin bir çoğunun "usulsüz" olduğunu söylemiş. Tabii o eserlerin nasıl ve kim tarafından seçildiği ve İstanbul'a getirildiği gibi skandal konularla ilgilenmeyen Türk basınının görevini üslenmeyi düşünmüyorum ama enteresan bir duruma dikkat çekmek zorundayım -bu yazının burada yer almasının nedeni de bu zaten:
Kuşlara bile Chip katıp nereden nereye göçtüklerini izleyen insanoğlu, bilmemkaçtane Miro eserinin nereden geldiğini kontrol edemiyor! Miro Vakfı (Estate), eserlerin İspanya'dan kaynaklanmadığını söylemiş. O halde Miro'nun gizli kalmış resimlerinin ortaya çıkması veya Miro'nun ölmüş gibi yapıp ressamlığa devam ettiği türünden "fantastik" gerekçeler bulabiliriz tabii, "her büyük sanatçının başına gelen onun da başına gelmiş, sahte ürünleri piyasaya sürülmüş" diyebiliriz. Olay, "korsan kitap", "korsan kaset" terimlerine yabancı olmayan Türklere yabancı olmasa gerek. Bu tip "organize işler"in bile bir haddı-hududu olmalı diyorsanız, size etrafa şöyle bir bakınıp, "Cık" demek zorundayım…
Beijing'in "lüks" mahallelerinden Wangfujing'de bir müzik mağzasına girdim, asıl amacım Çin'in kaliteli müzisyenlerinin CD'lerini almaktı. Mağzada Rollig Stones'dan Salif Keita'ya kadar aklıma gelen bütün has müzisyenleri bulunca hoşuma gitti tabii -ta ki yanımdaki dostumun şu sözlerine kadar: "Hepsi korsan!.." İstanbul'da korsan kitap satan tiplerle çok ağız dalaşı yapmış biri olarak, tuttuğum CD'leri elim yanmış gibi tezgahın üzerine bıraktım. Arkadan, ana dili gibi aksansız Çince konuşan dostum, ben inanamadığım için benim adıma dükkanın sahibine sordu. Adam, Doğululara has bir şekilde doğrudan bir yanıt vermedi ama sonuç malumdu. ikinci darbe: "Çin'deki tüm CD ve DVD'ler korsandır!.."
Evet durum hiç abartısız böyle ve Avrupa'da "Copyright/Telifhakkı kaldırılsın" diye mücadele eden ve hatta bunun için parti falan kuranların bilmediği bir şey olmalı! Türkiye'de sergi açan ve tanımadıkları firmalara "sanat eseri" sipariş edenler de bilmiyorlardır. Böyle korsan müzik ve korsan film üreticileri bir yana, ünlü sanatçıların eserlerinin kopyalarını üreten ve geçimini buradan sağlayan ikiyüzelli bin Çinli yaşıyor. Bunu, ünlü Çinli ressam Qi Baishi'nin klasik yazı fırçasıyla yaptığı bir kartal resminin 65 Milyon Dolara satıldığını anlatıp taklitlerden yakınan Lisa Zeitz'dan öğrendim, Weltkunst dergisinin son sayısına yazdığı editoryal yazıda bahsediyordu, bu sayıyı o da New York Times'da okumuş!
Tophane-i Amire'de 19 Ocak'a kadar açık olması planlanan sergi iptal, kapılar demir kilit ve nereden peydahlandıkları bilinmeyen Miro resimleri de İspanya yolcusu. Ve bahse girerim bu skandal için de Türkiye'de kimse istifa etmez. Bari birileri özür falan dilese ve sadece birkaç Güzel Sanatlar öğrencisini azarlamakla yetinmese...
Buraya en son, "The Grate Masters" sergisi için gitmiştim. Güzel bir kadın vesile oldu, beni o götürdü. Sergide bir çok büyük ustanın eserleri, hatta not defterleri vardı ve aramızda "acaba kopya mıdırlar" diye de konuşmuştuk. Tophane'den Marmara'ya bakan eski bina, şehrin Osmanlı'dan kalma en orijinal binalarından biridir ve günümüzde çok isabetli bir kararla sanata ayrılmıştır.
Bugünlerde burada Joan Miro'nun eserleri sergileniyor. Ölüm haberini 1983'de Berlin'de bir kahvede aldığım Miro, o yıllarda müzede resimlerini görüp yeniden hayran olduğum bir ressamdı. Onun basit ama renkleri çok iyi kullanan tarzı herkesi etkiler. Babası saatçi olan bu adam, günümüze kadar kalan ilk resimlerini 1901'de yapmış ama hangi başka hangi resimleri o yapmış, oldukşa karışık bir durum ve de vaziyet…
Nasreddin Hoca'ya ait olduğu söylenen sayısız fıkra var, Yunus Emre'nin hangi şiirlerinin ona, hangilerinin onu seven dervişlere ait olduğu belirsiz. Benim bir ara ezberlemeye kalktığım Dao Te Ching kitabının yazarı ve "Taoizmin" kurucusu Lao Tzu da böyle birşey. Yani kitabındaki 81 Bölümünden hangisinin Lao Tzu tarafından yazılıp yazılmadığını tartışanlar da olmuştur, oluyordur tabii, ben daha iyisini biliyorum: Lao Tzu da sahte! Bunu bana Çin uzmanı yabancı bir dostum anlattı ve ilk duyduğumda çenemin yere düştüğünü söyleyebilirim! Kong Fuzi (Konfiçyüs) gibi külk birine karşı Taocular da bir kişi icad etmişler ve adını Lao Tzu koymoşlar, Dao Te Ching, kollektif bir ürün, yüzyıllar içinde mükemmelleştirilmiş…
"Miro olayı çok daha masum" diyeceğim, diyemiyorum, zira Tophane-i Amire'de sergilenen Miro eserlerinin tamamının sahte olabileceği söyleniyor -söyleyen de bizzat, İspanya'daki Miro Vakfı başkanı Rosa Maria Malet. Sergiyi düzenleyen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Yalçın Karayağız'a bir mektup göndererek, eserlerin bir çoğunun "usulsüz" olduğunu söylemiş. Tabii o eserlerin nasıl ve kim tarafından seçildiği ve İstanbul'a getirildiği gibi skandal konularla ilgilenmeyen Türk basınının görevini üslenmeyi düşünmüyorum ama enteresan bir duruma dikkat çekmek zorundayım -bu yazının burada yer almasının nedeni de bu zaten:
Kuşlara bile Chip katıp nereden nereye göçtüklerini izleyen insanoğlu, bilmemkaçtane Miro eserinin nereden geldiğini kontrol edemiyor! Miro Vakfı (Estate), eserlerin İspanya'dan kaynaklanmadığını söylemiş. O halde Miro'nun gizli kalmış resimlerinin ortaya çıkması veya Miro'nun ölmüş gibi yapıp ressamlığa devam ettiği türünden "fantastik" gerekçeler bulabiliriz tabii, "her büyük sanatçının başına gelen onun da başına gelmiş, sahte ürünleri piyasaya sürülmüş" diyebiliriz. Olay, "korsan kitap", "korsan kaset" terimlerine yabancı olmayan Türklere yabancı olmasa gerek. Bu tip "organize işler"in bile bir haddı-hududu olmalı diyorsanız, size etrafa şöyle bir bakınıp, "Cık" demek zorundayım…
Beijing'in "lüks" mahallelerinden Wangfujing'de bir müzik mağzasına girdim, asıl amacım Çin'in kaliteli müzisyenlerinin CD'lerini almaktı. Mağzada Rollig Stones'dan Salif Keita'ya kadar aklıma gelen bütün has müzisyenleri bulunca hoşuma gitti tabii -ta ki yanımdaki dostumun şu sözlerine kadar: "Hepsi korsan!.." İstanbul'da korsan kitap satan tiplerle çok ağız dalaşı yapmış biri olarak, tuttuğum CD'leri elim yanmış gibi tezgahın üzerine bıraktım. Arkadan, ana dili gibi aksansız Çince konuşan dostum, ben inanamadığım için benim adıma dükkanın sahibine sordu. Adam, Doğululara has bir şekilde doğrudan bir yanıt vermedi ama sonuç malumdu. ikinci darbe: "Çin'deki tüm CD ve DVD'ler korsandır!.."
Evet durum hiç abartısız böyle ve Avrupa'da "Copyright/Telifhakkı kaldırılsın" diye mücadele eden ve hatta bunun için parti falan kuranların bilmediği bir şey olmalı! Türkiye'de sergi açan ve tanımadıkları firmalara "sanat eseri" sipariş edenler de bilmiyorlardır. Böyle korsan müzik ve korsan film üreticileri bir yana, ünlü sanatçıların eserlerinin kopyalarını üreten ve geçimini buradan sağlayan ikiyüzelli bin Çinli yaşıyor. Bunu, ünlü Çinli ressam Qi Baishi'nin klasik yazı fırçasıyla yaptığı bir kartal resminin 65 Milyon Dolara satıldığını anlatıp taklitlerden yakınan Lisa Zeitz'dan öğrendim, Weltkunst dergisinin son sayısına yazdığı editoryal yazıda bahsediyordu, bu sayıyı o da New York Times'da okumuş!
Tophane-i Amire'de 19 Ocak'a kadar açık olması planlanan sergi iptal, kapılar demir kilit ve nereden peydahlandıkları bilinmeyen Miro resimleri de İspanya yolcusu. Ve bahse girerim bu skandal için de Türkiye'de kimse istifa etmez. Bari birileri özür falan dilese ve sadece birkaç Güzel Sanatlar öğrencisini azarlamakla yetinmese...
Sun Tzu'nun yediği halt...
Sevdiğim "Büyük adam"lardandı. Artık değil. Hakkında gerçek bir anekdot okuduktan sonra fikrimi değiştirdim. Dünyanın en eski ve en büyük savaş kuramcısı Sun Tzu'nun malum kitabını seksenli yılların ortasında ilk okuduğumda uçmuştum desem pek de abartmış olmam. Bu kadar kısacık bir kitapla bu kadar çok şey süylemek, tarihe geçmek için yeterlidir. Sadece ben değil, zamanın imparatoru da çok etkilenmiş! Milattan önce beşyüzlü yıllar…
Wu hanedanının başındaki Hükümdar, bir oturuşta okunan bu kitabın kapağını kapadığı gibi, adamlarına emir vermiş:
"Son Tzu buluna ve sarayıma davet edile…"
Şimdinin diline "Savaş Sanatı" başlığıyla çevrilen kitaba Sun Tzu elbette bir ad koymamış, o zamanlar böyle bir adet yok, ama imparatorun adamları ustayı bulmuşlar, saraya davet etmişler, o da sarayda yiyeceği güzel yemeklerin hatırına olsa gerek İmparatoru kırmamış…
Neyse yemek faslı bittikten sonra çaylarını içerken imparator:
"Madem yazdığın teorilerden ve kendinden bu kadar eminsin, benim haremimi de bir günde ordu haline getir de görelim."
Sun Tzu, "Tamam" demiş, "ama karışmayacaksın."
İmparator kabul etmiş…
Sun Tzu hareme dalmış, İmparatorla muhafızları da peşinden. Önce haremdeki kadınlara, onları bir ordu haline getireceklerini söylemişler, herkesde hafif meşrep bir kıkırdama…
Sun Tzu haremdeki kadınları ikiye ayırmış, her grubun başına da bir kadın komutan atamış, bu iki kadın imparatorun gözdeleriymiş…
Kadınların önüne birer mızrak konmuş, Sun Tzu askerlerin mızrakla nasıl durduklarını göstermiş ve ilk emri vermiş:
"Mızrak aaal!.."
Kadınlar, mızrakları lütfen, parmaklarının uçlarıyla, pis bir şey tutuyormuş gibi istemeye istemeye almışlar, ama şakanın, gülmenin bini bir para…
Sun Tzu İmparatorun iki gözdesine demiş ki, "herkes mızrakları alacak ve gülmeden, gösterdiğim gibi dimdik duracak."
Kadınlar kıkırdamaya devam etmişler…
İmparator da gevşemiş, olaydan vazgeçmek üzereyken Sun Tzu yeniden, bu kez iki gözdeye emir vermiş:
"Size bir çay molası kadar vakit veriyorum, eğer bu askerler kıkırdamaya devam ederlerse ikinizin de kafalarını kestiririm."
Kadınlar ürkmüşler tabii, ama sevgili İmparatorlarının buna izin vermeyeceğini bildiklerinden işi sıkı tutmamışlar. Sun Tzu İmparatorla çayını içip kadınların yanına döndüğünde, gene benzeri bir durumla karşılaşmış. Evet kadınlar bu kez sıra olmuşlar, mızrakları da tutuyorlarmış ama kıkırdamaya devam…
Sun Tzu, İmparatorun muhafızlarına, o iki kadının hemen başının kesilmesini emretmiş…
İmparator hemen araya girmiş, "Aman üstadım ne yapıyorsun, onlar benim en sevdiğim iki kadınım" demiş. Sun Tzu da, "Siz benden bir ordu istediniz ve karışmamaya söz verdiniz" deyince İmparator susmuş ve muhafızlar o iki güzel kadının başlarını gövdelerinden ayırıvermiş. Bunu gören kadınlar, değil gülmek, nefes bile almadan put gibi dikilmişler mızraklarla…
Sun Tzu bu kadınlara sonra yürüyüş yaptırmış mı veya ok atma talimi yaptırmış mı, koşturup "Yaylalar yaylalar"ı söyletmiş mi bilmiyorum, ama Wu Hanedanlığının topraklarını hızla büyüttüğünü ve Sun Tzu'nun Wu sarayının en güçlü kişilerinden biri olduğunu biliyorum. Askerlik adına böyle bir haltı göçebeler yemezdi sanıyorum, zira eski Törelerde kadınlara kimse ilişmez. Sun Tzu tarihin en büyük savaş kuramcısı sayılsa da sicili bozukmuş, bilmiyordum…
Sun Tzu, savaşların sadece kol gücü ve iyi stratejiyle kazanılamayacağını, "şans"ın da yardımcı olması gerektiğini ve bu "şans" denen şeyin ne olduğunu göçebelerden öğrenemeden ölmüş. Keşke daha çook uzun yaşayıp, Kubilay Kağan'ın birkaç bin kişilik ordusuyla koca Çin'i nasıl aldığını da görebilseydi. O zaman disiplin adına kadınların kanına girip İmparatorların gözüne girmenin hiç bir anlamı olmadığını, savaşları orduların değil zamanların kazandığını ve zamana hükmedenlerin daima kazanabildiklerini ama bunu yapmadıklarını da anlardı belki...
Wu hanedanının başındaki Hükümdar, bir oturuşta okunan bu kitabın kapağını kapadığı gibi, adamlarına emir vermiş:
"Son Tzu buluna ve sarayıma davet edile…"
Şimdinin diline "Savaş Sanatı" başlığıyla çevrilen kitaba Sun Tzu elbette bir ad koymamış, o zamanlar böyle bir adet yok, ama imparatorun adamları ustayı bulmuşlar, saraya davet etmişler, o da sarayda yiyeceği güzel yemeklerin hatırına olsa gerek İmparatoru kırmamış…
Neyse yemek faslı bittikten sonra çaylarını içerken imparator:
"Madem yazdığın teorilerden ve kendinden bu kadar eminsin, benim haremimi de bir günde ordu haline getir de görelim."
Sun Tzu, "Tamam" demiş, "ama karışmayacaksın."
İmparator kabul etmiş…
Sun Tzu hareme dalmış, İmparatorla muhafızları da peşinden. Önce haremdeki kadınlara, onları bir ordu haline getireceklerini söylemişler, herkesde hafif meşrep bir kıkırdama…
Sun Tzu haremdeki kadınları ikiye ayırmış, her grubun başına da bir kadın komutan atamış, bu iki kadın imparatorun gözdeleriymiş…
"Mızrak aaal!.."
Kadınlar, mızrakları lütfen, parmaklarının uçlarıyla, pis bir şey tutuyormuş gibi istemeye istemeye almışlar, ama şakanın, gülmenin bini bir para…
Sun Tzu İmparatorun iki gözdesine demiş ki, "herkes mızrakları alacak ve gülmeden, gösterdiğim gibi dimdik duracak."
Kadınlar kıkırdamaya devam etmişler…
İmparator da gevşemiş, olaydan vazgeçmek üzereyken Sun Tzu yeniden, bu kez iki gözdeye emir vermiş:
"Size bir çay molası kadar vakit veriyorum, eğer bu askerler kıkırdamaya devam ederlerse ikinizin de kafalarını kestiririm."
Kadınlar ürkmüşler tabii, ama sevgili İmparatorlarının buna izin vermeyeceğini bildiklerinden işi sıkı tutmamışlar. Sun Tzu İmparatorla çayını içip kadınların yanına döndüğünde, gene benzeri bir durumla karşılaşmış. Evet kadınlar bu kez sıra olmuşlar, mızrakları da tutuyorlarmış ama kıkırdamaya devam…
Sun Tzu, İmparatorun muhafızlarına, o iki kadının hemen başının kesilmesini emretmiş…
İmparator hemen araya girmiş, "Aman üstadım ne yapıyorsun, onlar benim en sevdiğim iki kadınım" demiş. Sun Tzu da, "Siz benden bir ordu istediniz ve karışmamaya söz verdiniz" deyince İmparator susmuş ve muhafızlar o iki güzel kadının başlarını gövdelerinden ayırıvermiş. Bunu gören kadınlar, değil gülmek, nefes bile almadan put gibi dikilmişler mızraklarla…
Sun Tzu bu kadınlara sonra yürüyüş yaptırmış mı veya ok atma talimi yaptırmış mı, koşturup "Yaylalar yaylalar"ı söyletmiş mi bilmiyorum, ama Wu Hanedanlığının topraklarını hızla büyüttüğünü ve Sun Tzu'nun Wu sarayının en güçlü kişilerinden biri olduğunu biliyorum. Askerlik adına böyle bir haltı göçebeler yemezdi sanıyorum, zira eski Törelerde kadınlara kimse ilişmez. Sun Tzu tarihin en büyük savaş kuramcısı sayılsa da sicili bozukmuş, bilmiyordum…
Sun Tzu, savaşların sadece kol gücü ve iyi stratejiyle kazanılamayacağını, "şans"ın da yardımcı olması gerektiğini ve bu "şans" denen şeyin ne olduğunu göçebelerden öğrenemeden ölmüş. Keşke daha çook uzun yaşayıp, Kubilay Kağan'ın birkaç bin kişilik ordusuyla koca Çin'i nasıl aldığını da görebilseydi. O zaman disiplin adına kadınların kanına girip İmparatorların gözüne girmenin hiç bir anlamı olmadığını, savaşları orduların değil zamanların kazandığını ve zamana hükmedenlerin daima kazanabildiklerini ama bunu yapmadıklarını da anlardı belki...
Sen beni nasıl tanımazsın kardeşim?!..
Bu fenomenle ilk önce, bir Arabesk starı aracılığıyla tanıştım…
Çiçek Pasajı'nın tam ortasında, yandaki masalardan birine eğilmiş birileriyle konuşuyordu. O zamanlar ben henüz televizyon seyrediyordum ve kendisini oralarda görmüştüm, ayrıca bir Tarabya sakini olarak, bir zamanlar oralardaki tavernalarda şarkı söyleyenlerin seslerini balkonuma kadar getiren rüzgarla kavga etmişliğim bile var, seslerini nasıl unuturum! Ben bu tip müziği dinlemem, sanatçılara büyük saygım olmasına rağmen onlara "Aaa bilmemkiim" muamelesi yapmam. Zaten sahici sanatçıların eğlenmek için gittikleri bir mekanda mutlaka büyük ilgi görmek isteyeceklerini de sanmıyorum, O da beklemedi ama benim onu tanımamı istedi. Bu o kadar belirgindi ki benim için, şaşırdım. Yıl galiba Doksanların sonuydu ve o zamanlarda oldukça ünlü bir sanatçıydı. Onu hayatımda hiç görmemiş gibi yanından geçerken, onun, içinden, "bu tip, yabancı turist falan galiba" diye düşündüğünü duyar gibi oldum!
Ama gene aynı dönemde yaşadığım benzeri bir olay, beni bu yeni fenomen konusunda duyarlı hale getirdi. Obeze yakın bir tiyatro/dizi sanatçısı, gene böyle, bu sefer başka bir Beyoğlu pasajında karşıma çıktı. Adam bir sandalyede oturuyordu ve ben yaklaştığım halde ona bakmamama verdiği tepki, sandalyeden ayağa kalkıp, sinirli bir ifadeyle beni süzerken, bedensel bir hamle yapması oldu. Ben adama bakıp onun "sanatçılığını" algılayınca, haracını almış kibar ayılar kadar uysallaşıp sandalyesine oturdu. Bu olay aklımdan çıkmadı. Çünkü Türk entellerinin bazen ne kadar yontulmamış odunlar olabildiklerini iyi biliyorum. Haracını alıp oturan ve şimdi "bilinen" sanatçılardan biri olan tiyatrocunun, insanlardan gerekirse tehditle ilgi koparması olayı, romanlık bir malzeme olarak aklımın bir köşesinde duruyor!..
O gün ona ilgi göstermeseydim ve bana yamuk bir laf atsaydı ne yapardım bilmiyorum. Sanatçı biriyle kavga etmeyi düşünmem zor, ama ne söylerdim? Zor bir durum...
Bu iki olayın bugüne dek aklımdan çıkmamasının ve beni kızdırmaya devam etmesinin nedeni, Türkiye'de bir de bunun tersinin bulunması. Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanlığının galiba en son yılında İstanbul'da katıldığım bir davatte, Türk sinemasının gerçek starları da vardı. İzzet Günay, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit ve diğerleri. Hatta Koçyiğit'le ayaküstü konuştum da ve bunlar çok mütevazi ve hatta utangaç insanlardı. En ufak bir kendini beğenmişlik tavrına sahip değillerdi, zaten ilk fırsatta da hemen bir köşeye kaçıp kendi aralarında sohbete başladılar.
Bir diğer örnek, havaalanında pasaport kuyruğunda başıma geldi. Uçağa bineceğim, önümde elmas küpeli kımıl kımıl bir adam. Kendine her an gülünmesini isteyen biri. Evet gerçekten çok ünlü, iyi de bir komedyen, ama pasaport kuyruğunda bile ilgi beklemek nasıl birşeydir? Avrupalı bir sinema oyuncusuyla Anadolu'da beraber seyahat ettim, onu kimsenin tanımamasından nasıl mutluydu anlatamam. Başka bir polisiye yazarımızla da yeni kitabının ilanları Beyoğlu'nun dört bucağını kapladığında az daha çarpışıyordum. "İstanbul'un Yedi Tepesini ben yarattım" havalarındaydı ve bana göz aşinalığı olmasına rağmen az kalsın omuz atıyordu, öyle bir yürüme modeli yani!..
Bugün, gene böyle bir "Sen beni nasıl tanımazsın kardeşim!" vak'ası yaşadım. Adam Beyoğlu'nun ara sokağında alıcı kuş gibi dikilmiş, bana "beni tanı" diye bakıyor. (Anlayamadığım diğer konu da niye ben? Haracını ahaliden alıyorsun zaten, benden de almayıver, ne olur yani?!) Bu kez eğer bana laf atma durumu olsaydı, kafadan "Siktir lan" derdim herhalde. Ben bu hazırlıkla ona bakmadan yanından geçerken, birden hiç beklemediğim birşey oldu ve tip rahatladı. Bu garip durumun bir izahı var tabii. Yanımdaki yabancı dostum nedeniyle beni de yabancı sanmış olmalı. Dostum esmer de olsa bir Avrupalı ve bu bir şekilde belli olmuş olmalı. Beyoğlu'nda dolaşırken siz siz olun, birinci sınıf artistlik ama ikinci sınıf kişilik sahibi tiplere "Aaa bu o!"-haracınızı vermeden önce iyicene bir düşünün!..
Ben vermiyorum, Allah versin...
Çiçek Pasajı'nın tam ortasında, yandaki masalardan birine eğilmiş birileriyle konuşuyordu. O zamanlar ben henüz televizyon seyrediyordum ve kendisini oralarda görmüştüm, ayrıca bir Tarabya sakini olarak, bir zamanlar oralardaki tavernalarda şarkı söyleyenlerin seslerini balkonuma kadar getiren rüzgarla kavga etmişliğim bile var, seslerini nasıl unuturum! Ben bu tip müziği dinlemem, sanatçılara büyük saygım olmasına rağmen onlara "Aaa bilmemkiim" muamelesi yapmam. Zaten sahici sanatçıların eğlenmek için gittikleri bir mekanda mutlaka büyük ilgi görmek isteyeceklerini de sanmıyorum, O da beklemedi ama benim onu tanımamı istedi. Bu o kadar belirgindi ki benim için, şaşırdım. Yıl galiba Doksanların sonuydu ve o zamanlarda oldukça ünlü bir sanatçıydı. Onu hayatımda hiç görmemiş gibi yanından geçerken, onun, içinden, "bu tip, yabancı turist falan galiba" diye düşündüğünü duyar gibi oldum!
Ama gene aynı dönemde yaşadığım benzeri bir olay, beni bu yeni fenomen konusunda duyarlı hale getirdi. Obeze yakın bir tiyatro/dizi sanatçısı, gene böyle, bu sefer başka bir Beyoğlu pasajında karşıma çıktı. Adam bir sandalyede oturuyordu ve ben yaklaştığım halde ona bakmamama verdiği tepki, sandalyeden ayağa kalkıp, sinirli bir ifadeyle beni süzerken, bedensel bir hamle yapması oldu. Ben adama bakıp onun "sanatçılığını" algılayınca, haracını almış kibar ayılar kadar uysallaşıp sandalyesine oturdu. Bu olay aklımdan çıkmadı. Çünkü Türk entellerinin bazen ne kadar yontulmamış odunlar olabildiklerini iyi biliyorum. Haracını alıp oturan ve şimdi "bilinen" sanatçılardan biri olan tiyatrocunun, insanlardan gerekirse tehditle ilgi koparması olayı, romanlık bir malzeme olarak aklımın bir köşesinde duruyor!..
O gün ona ilgi göstermeseydim ve bana yamuk bir laf atsaydı ne yapardım bilmiyorum. Sanatçı biriyle kavga etmeyi düşünmem zor, ama ne söylerdim? Zor bir durum...
Bu iki olayın bugüne dek aklımdan çıkmamasının ve beni kızdırmaya devam etmesinin nedeni, Türkiye'de bir de bunun tersinin bulunması. Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanlığının galiba en son yılında İstanbul'da katıldığım bir davatte, Türk sinemasının gerçek starları da vardı. İzzet Günay, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit ve diğerleri. Hatta Koçyiğit'le ayaküstü konuştum da ve bunlar çok mütevazi ve hatta utangaç insanlardı. En ufak bir kendini beğenmişlik tavrına sahip değillerdi, zaten ilk fırsatta da hemen bir köşeye kaçıp kendi aralarında sohbete başladılar.
Bir diğer örnek, havaalanında pasaport kuyruğunda başıma geldi. Uçağa bineceğim, önümde elmas küpeli kımıl kımıl bir adam. Kendine her an gülünmesini isteyen biri. Evet gerçekten çok ünlü, iyi de bir komedyen, ama pasaport kuyruğunda bile ilgi beklemek nasıl birşeydir? Avrupalı bir sinema oyuncusuyla Anadolu'da beraber seyahat ettim, onu kimsenin tanımamasından nasıl mutluydu anlatamam. Başka bir polisiye yazarımızla da yeni kitabının ilanları Beyoğlu'nun dört bucağını kapladığında az daha çarpışıyordum. "İstanbul'un Yedi Tepesini ben yarattım" havalarındaydı ve bana göz aşinalığı olmasına rağmen az kalsın omuz atıyordu, öyle bir yürüme modeli yani!..
Bugün, gene böyle bir "Sen beni nasıl tanımazsın kardeşim!" vak'ası yaşadım. Adam Beyoğlu'nun ara sokağında alıcı kuş gibi dikilmiş, bana "beni tanı" diye bakıyor. (Anlayamadığım diğer konu da niye ben? Haracını ahaliden alıyorsun zaten, benden de almayıver, ne olur yani?!) Bu kez eğer bana laf atma durumu olsaydı, kafadan "Siktir lan" derdim herhalde. Ben bu hazırlıkla ona bakmadan yanından geçerken, birden hiç beklemediğim birşey oldu ve tip rahatladı. Bu garip durumun bir izahı var tabii. Yanımdaki yabancı dostum nedeniyle beni de yabancı sanmış olmalı. Dostum esmer de olsa bir Avrupalı ve bu bir şekilde belli olmuş olmalı. Beyoğlu'nda dolaşırken siz siz olun, birinci sınıf artistlik ama ikinci sınıf kişilik sahibi tiplere "Aaa bu o!"-haracınızı vermeden önce iyicene bir düşünün!..
Ben vermiyorum, Allah versin...
Kovboylar...
![]() |
| Giuliano Gemma |
Geçenlerde elime "Western Filmleri" diye bir kitap geçti. Okumayıp resimlerine baktığım kitapta dikkatimi çeken, eski filmlerdeki kovboyların, temizleyiciden yeni alınmış elbiseler kadar bakir ve sinekkaydı traşlı olduklarıydı. Günümüze doğru geldikçe kirleniyorlar, sakallanıyorlar falan. Silahlar da daha sofistike oluyor. Mesela "Bilim-Kurgu" tipi kovboy filmleri bile var (ve ben seyrettim -kaçmaz!)
Çocukken Bonanza'yı kaçırmayanların, tüm Sergio Leone filmlerini görmüş olmalarından daha doğal ne olabilir? Leone'nin para yetiremeyip ucuz bir artist ararken Clint Eastwood'u bulması da ayrı bir hikaye tabii. Sağcıların ilah rejisörü, kurukafa yüzlü Eastwood'un icad olunup iyi filmler çevirmesi de ilginçtir tabii ama Quentin Tarantino'nun "Django" filmine ne der merak ederim, zira bu filmde "Cango" adıyla kariyer yapmış italyan Franko Nero da oynuyor! Nihayetinde, Clint Bey de İtalyan Western filmleri mamulü bir iyi oyuncu.
Benim çocukluğumun kovboyları, temiz yüzlü adamlardı. Dağların başında at tepesinde nasıl o kadar temiz kalabildiklerini hiç düşünmezdim ve her nedense Giuliano Gemma diye bir İtalyan kovboyu çok severdim. Kovboy komedileri de çeviren ve çok içten gülümseyen bu adam, bir ay önce 1 Ekim günü hayata veda etti, sevgiyle anıyorum. Ama "kovboy kültürü", Amerikalıların en iyi PR malzemesi olmalı, zira böyle bir kovboy dünyasının hiç olmadığını hem de Amerika'da bir dostum anlatmış, ağzım açık kalmıştı. Evet, "inek çobanı" anlamına gelen bu tabancalı tipler, Amerikan sineması tarafından yaratılmıştır ve sonra da ona uygun bir tarih "zorla" aranıp bulunmuştur haklarında. Hele şimdi adına "kovboy şapkası" denen (bende de bir nümunesi bulunan) alet, çok sonra filmlerde moda olmuştur…
Kovboylar neden sevilir? Elbette korsanlar neden saviliyorsa, ondan! Özgürlük gibi bir şey var mı?
İnsanlar ikiye ayrılır: Özgür insanlar ve günlük hayatın esir tuttuğu insanlar. Bu fark, sofistike vahşi hayvanlarla bildik ev hayvanları arasındaki fark gibidir. Evcil hayvanlar da evcil insanlar gibi bin türlü hastalıkla uğraşır. Oysa özgür insanlar, bilemedin beş türlü hastalıktan ölür. Vahşi hayvanlar da böyle, zamanları geldiğini anlarlar, bir yere gizlenip orada ölürler, asla vahşi hayvan cesedi bulamazsınız, onlar adeta dünyadan Cennete ışınlanırlar. Kovboylar, tabancalı vahşi insanlar -yani özgür insanlar olduklarından sevilirler. Şahsen benim gerekçem bu. Ha bir de canını sıkan tipleri temizleme özgürlüğüne sahipsin falan -tabii sahiden ölmemek ve öldürmemek koşuluyla.
Kovboyculuk oyununda kural budur: "Sen öldün, oyundan çık!" İşte o zaman mızıkçılık yapmayıp oyundan çıkan çocuklarla oyuna devam edebiliyordunuz, ölmeyi kabul etmeyenlerle bu oyun oynanmıyordu. Ama Tommiks gibi bütün kurşunlar kafanızı sıyırdığından, bir türlü ölemiyordunuz -o da ayrı bir sorun!..
Monokültür...
Politika dediğimiz bir tür laf sporuna takmış bir neslin ahvadıyız...
Türkiye'de insanların bu kadar "siyasi" olması hem hoşuma gidiyor, hem de sinirime dokunuyor. Hoşuma gidiyor çünkü herkes angaje, sinirime dokunuyor çünkü konuşulan konular daha çok "yüksek sisiyaset" ve siyasetçi dedikodusu boyutunda. Mesela eğitimin sorunlarını cidden konuşan yok, veya kıdem tazminatını tartışan sendika yok, ama bilmemkimin bilmemkime ne dediği ve bunun iktidara mı muhalefete mi yaradığını yorumlayan çok. Bazen "Türk siyaseti" denen olayın bir cinnet hali olduğunu ve bu haliyle sadece Türkiye'da yapılan bir kafa ütüleme seansı, kitlesel bir cezadan ibaret olduğunu düşünüyorum. Ona odaklanıp, dünyadan vazgeçiliyor. Albert Camus yüz yaşına bastı, Willy Brandt da öyle. Kürdilihicazkar makamının Hacı Arif Bey tarafından kuruluşunun 160'ıncı yılı. Mont dediğimiz ve özellikle 1970'li yıllarda moda olan ceket türü de galiba ellinci yaşını kutladı. Bugün kızkardeşim anlattı, Doris Day geçen yıl 90'ıncı yaşını kutlamıştı, otuz yıldan beri hayvan hakları için mücadele ediyormuş -dün gece 1959 yapımı Pillow Talk filmini seyrederken söyledi.
Gotik harflerle basılmış 1938 model bir kitapta, dünyanın çeşitli ülkeleri tanıtılırken Türkiye'den de bahsediliyordu ve onca enteresan bilgiden sonra, "Bugün nüfusu 17.5 milyon" deniyordu! Kitabı Beyoğlu'nda bir sahaftan aldım. Gene orada Che'nin posterinin yanında, eski Cem Karaca kırkbeşliği "Kalender"in önünde, gene Gotik harflerle basılmış, eski bir Shi Ching kitabı vardı, "Antik Çin şiirleri antolojisi". Çevre, iklim, sistemin sorunları gibi sıkıcı konulara bu blogda girmiyorum ama, bu konularda kitapçılarda çeviri kitaplar olsa da, siyaset dışı konularda bu diyarın ne kadar renksizleştiğini , "Politika merakı"nın, insanları hayatın renklerine nasıl kapattığına dikkat çekmek istiyorum.
Bugün herkesin en kanıksadığı şeyin, fermuarın, ilk kez 1951 yılında patenti alınan bir ürün olduğunu biliyor muydunuz? Türkiye'ye de 1950'li yılların ortasında gelmiş olmalı, -oldukça yeni birşey yani. İlk beton da 1867'de üretilmiş, Türkiye'ye gelişi çok sonra. Türkiye'de hepsi aynı kutu-kutu karaktersiz beton evlerin mucidini (mimarını?) inanın merak etmiyorum, ama "priket" denen şeyi hangi zırdelinin icad ettiğini merak edebilirim. Japonlar "Fazıl Say yılı" ilan ederken, Türklerin tek dünya klasik müzik starlarını neden ölüm tehditlerine boğduklarını merak etmek istemem. Onun yerine, Türk televizyonlarındaki onca yemek programının bir tekinde bile bir kere bile Çin mutfağından neden bahsedilmediğini merak edebilirim ve tabii Russell Crowe ile Cem Yılmaz'ın buluşup ne konuştuklarını da!
Beijing'deki tek Türk lokantasına Çinlilerin değil Türklerin gittiğine bakıp, "Kendine özgü kendisiyle aşırı meşgul halk" olmak konusunda Türklerden daha abartılı halkların bulunduğu söyleyebiliriz, ama Çin çok büyük. Sadece Sichuan eyaletinde 97 milyon Çinli yaşıyor ve o kadar insandan en az biri, çembalo çalmasını biliyor, başka biri Lir akordu yapabiliyor, bir diğeri Farsça şarkı söyleyebiliyor ve bunlar biliniyor. Türkiye'de "politik yorumcu" çok, ama ben birbiriyle alakasız, bahsettiğim bu konuları esasen başka dillerde okumak zorundayım, çünkü böyle şeyleri Türkçe yazanlar yok kadar az, hatta yok. Tayyip Erdoğan hakkında veya Kürt sorunu konusunda onyüzbinmilyon tane köşe yazısı var, ama dünyada fark yaratan Türk tıbbıyla ilgili bir tek satır yok! Eğer Türkçe dışında İngilizce, Almanca, Fransızca, İ;spanyolca falan biliyorsanız okuyabilirsiniz, ama Türkçe yok. Türkler, AKP ve CHP'nin maceralarından başka birşey okumuyor, okumak isteyenler de başka dillerden okuyor. Amerikalılar bir ara tüm dünyaya mısır ekmeye kalkmışlardı, sonra yanlışlığı anlaşıldı. Türkiye'deki Monokültürden rahatsız olan yok!..
Türkiye'de insanların bu kadar "siyasi" olması hem hoşuma gidiyor, hem de sinirime dokunuyor. Hoşuma gidiyor çünkü herkes angaje, sinirime dokunuyor çünkü konuşulan konular daha çok "yüksek sisiyaset" ve siyasetçi dedikodusu boyutunda. Mesela eğitimin sorunlarını cidden konuşan yok, veya kıdem tazminatını tartışan sendika yok, ama bilmemkimin bilmemkime ne dediği ve bunun iktidara mı muhalefete mi yaradığını yorumlayan çok. Bazen "Türk siyaseti" denen olayın bir cinnet hali olduğunu ve bu haliyle sadece Türkiye'da yapılan bir kafa ütüleme seansı, kitlesel bir cezadan ibaret olduğunu düşünüyorum. Ona odaklanıp, dünyadan vazgeçiliyor. Albert Camus yüz yaşına bastı, Willy Brandt da öyle. Kürdilihicazkar makamının Hacı Arif Bey tarafından kuruluşunun 160'ıncı yılı. Mont dediğimiz ve özellikle 1970'li yıllarda moda olan ceket türü de galiba ellinci yaşını kutladı. Bugün kızkardeşim anlattı, Doris Day geçen yıl 90'ıncı yaşını kutlamıştı, otuz yıldan beri hayvan hakları için mücadele ediyormuş -dün gece 1959 yapımı Pillow Talk filmini seyrederken söyledi.
Gotik harflerle basılmış 1938 model bir kitapta, dünyanın çeşitli ülkeleri tanıtılırken Türkiye'den de bahsediliyordu ve onca enteresan bilgiden sonra, "Bugün nüfusu 17.5 milyon" deniyordu! Kitabı Beyoğlu'nda bir sahaftan aldım. Gene orada Che'nin posterinin yanında, eski Cem Karaca kırkbeşliği "Kalender"in önünde, gene Gotik harflerle basılmış, eski bir Shi Ching kitabı vardı, "Antik Çin şiirleri antolojisi". Çevre, iklim, sistemin sorunları gibi sıkıcı konulara bu blogda girmiyorum ama, bu konularda kitapçılarda çeviri kitaplar olsa da, siyaset dışı konularda bu diyarın ne kadar renksizleştiğini , "Politika merakı"nın, insanları hayatın renklerine nasıl kapattığına dikkat çekmek istiyorum.
Bugün herkesin en kanıksadığı şeyin, fermuarın, ilk kez 1951 yılında patenti alınan bir ürün olduğunu biliyor muydunuz? Türkiye'ye de 1950'li yılların ortasında gelmiş olmalı, -oldukça yeni birşey yani. İlk beton da 1867'de üretilmiş, Türkiye'ye gelişi çok sonra. Türkiye'de hepsi aynı kutu-kutu karaktersiz beton evlerin mucidini (mimarını?) inanın merak etmiyorum, ama "priket" denen şeyi hangi zırdelinin icad ettiğini merak edebilirim. Japonlar "Fazıl Say yılı" ilan ederken, Türklerin tek dünya klasik müzik starlarını neden ölüm tehditlerine boğduklarını merak etmek istemem. Onun yerine, Türk televizyonlarındaki onca yemek programının bir tekinde bile bir kere bile Çin mutfağından neden bahsedilmediğini merak edebilirim ve tabii Russell Crowe ile Cem Yılmaz'ın buluşup ne konuştuklarını da!
Beijing'deki tek Türk lokantasına Çinlilerin değil Türklerin gittiğine bakıp, "Kendine özgü kendisiyle aşırı meşgul halk" olmak konusunda Türklerden daha abartılı halkların bulunduğu söyleyebiliriz, ama Çin çok büyük. Sadece Sichuan eyaletinde 97 milyon Çinli yaşıyor ve o kadar insandan en az biri, çembalo çalmasını biliyor, başka biri Lir akordu yapabiliyor, bir diğeri Farsça şarkı söyleyebiliyor ve bunlar biliniyor. Türkiye'de "politik yorumcu" çok, ama ben birbiriyle alakasız, bahsettiğim bu konuları esasen başka dillerde okumak zorundayım, çünkü böyle şeyleri Türkçe yazanlar yok kadar az, hatta yok. Tayyip Erdoğan hakkında veya Kürt sorunu konusunda onyüzbinmilyon tane köşe yazısı var, ama dünyada fark yaratan Türk tıbbıyla ilgili bir tek satır yok! Eğer Türkçe dışında İngilizce, Almanca, Fransızca, İ;spanyolca falan biliyorsanız okuyabilirsiniz, ama Türkçe yok. Türkler, AKP ve CHP'nin maceralarından başka birşey okumuyor, okumak isteyenler de başka dillerden okuyor. Amerikalılar bir ara tüm dünyaya mısır ekmeye kalkmışlardı, sonra yanlışlığı anlaşıldı. Türkiye'deki Monokültürden rahatsız olan yok!..
Siz siz olun, mucizelere inanın...
Eskiden Romalılar nasıl konuşurlarmış biliyoruz, Latince...Öğrenmek zorunda kaldığım en sıkıcı dildi, çünkü yaşamayan ölü bir dil ve ben bu dili öğrenirken, ondokuz yaşında oldukça diri biriydim -ilgim sıfırdı, çok sonraları ilginç geldi...
Müzelere eski eşyaları koyabilirsiniz, eski fosilleri de koyabilirsiniz, ama eski kokuları koyamazsınız. Gerçi eski kokuları, eski terkibine bakarak imal eden bir parfüm müzesi biliyorum. Napoleon Bonaparte'ın Woterloo savaşından sonra sürgüne giderken sürdüğü parfümün nasıl koktuğunu da biliyoruz, hatta eski Roma İmparatorlarının kokuları dahil binlerce eski ve yeni kokuyu Fransız Versailles Sarayının Osmotheque bölümünde koklayabiliyoruz, ama İskitler nasıl konuşuyorlardı? Sümerce kulağa nasıl geliyordu? Bunları bilmiyoruz. Bunlardan daha derin merak, dil denen olayın nasıl ortaya çıktığı konusudur. Neden bin türlü dil ortaya çıkar? Dilleri kim ortaya çıkarır, bu iş nasıl olur?
İşte bu soruyu, bilim adamlarından daha iyi yanıtlayabilecek kişiler tanıyorum, mesela birlikte oynadıkları sokak köpeğine "Gofret" adı koyan Beyoğlu sakini çocuklar, bu kategoridekilerden. Zira onların Avustralyalı akranları böyle bir fenomene imza atmış bulunuyorlar...
Hikaye oldukça sıradan bir olay gibi başlıyor...
Avustralya çölünde kırmızı kum üzerine kurulmuş altıyüz kişilik bir Aborjin köyüne ilkokul öğretmeni olarak gönderilen Carmel O'Shannessy'inin görevi, çocuklara anadilleri Warlpiri'yi ve İngilizceyi öğretmektir. Öğretmen, çocukların kendi aralarında, basit, kulağa bebek sesi gibi gelebilen, Warlpiri'yi de andıran bir dil konuştuklarını duyar. Sadece çocukların konuştuğu bir dil olduğunun farkına varır...
Öğretmen, çocukların bazı sözcüklere kendilerince başka adlar takıp, bildik Warlpiri konuştuklarını sanmış, ama konuştukları dilin, beyazlar Avustralya'ya gelmeden önce yaygın eski Kriol dilinden sözcükler içerdiğini anlayınca, araştırmasını derinleştirmiş. Üniversitelerden yardım almış ve sonunda bütün bilim dünyası ayağa kalkmış:
"Bu yepyeni bir dil!.."
Lajamanu adlı köyde, çocukların icad ettiği, kendi fiilleri, sıfatları vesairesi olan, kendine has gramere sahip yepyeni bir dil...
Köyün çocukları bu dili, bütün gün hep kendi aralarında kaldıkları için büyük bir yaratıcılıkla icad etmişler ve büyüklere çaktırmak istemedikleri konuları bu dille ifade eder olmuşlar, ama dil gizemini kaybetmiş. Çünkü o tıfıllar büyümüş!
Yıllar içinde yeni dili araştıran öğretmenle birlikte dünyanın dil bilimcileri, şimdi bu köye hayran! Çocukların geliştirdiği ve artık tüm köyün bildiği yeni dile "Lajamanu Stil" diyorlar. Dili fiillerinin Warlpiri diline, adlarının da İngilizce ve Kriol diline benzediği söyleniyor. Asıl ilginç olan, grameri. Çünkü bizim "Şimdiki zaman" ve "Gelecek Zaman" tipi zamanlarımıza onlar bir de "Gelecek olmayan Zaman"ı eklemişler. Yani fiili öyle çekiyorsunuz ki, "Bu eylem şimdiki zamanda veya geçmiş zamanda yaşanmış olabilir, ama gelecekte asla!'" anlamına geliyor...
Aborjinler ilginç bir halk. Bir ara çok popüler olan Bruce Chatwin'in "The Songlines" (Traumpfade) kitabını okuduysanız, "İlkel göçebe" diye daima küçümsenen Aborjinlerin ve diğer göçebe halkların, aslında nasıl sofistike bir uygarlığın sahipleri olduklarını görürsünüz. Çocuklar başlı başına mucizedirler zaten. Van depreminde 47 saat sonra göçük altından yarasız-beresiz çıkan birkaç günlük Azra bebeğin, bu sonbaharda 2 yaşına bastığını biliyor muydunuz? Çok güzel minicik bir kız. İşte o mucize bebeklerin en akıllıları, atalarının Kriol dilini bile her nasılsa kullanarak yepyeni bir dil kuran Lajamanu çocukları olmalı...
Şimdi dil bilimciler, bir güzel mucize saydıkları bu olayla uğraşadursunlar, biz mucize konusunda eli artırıyoruz ve rest deyip, şunu hatırlatıyoruz: Kırmızı kum çölüne, tıfılların dil icad ettiği yere, 2010 Şubatında gökten balık yağmıştı. Bu da bir mucize!..
1980 yapımı, "Tanrılar çıldırmış olmalı" filmini gördüyseniz, (bir Jamie Uys filmidir) bir uçaktan atılan (yani "gökten düşen") CocaCola şişesini, kendi dünyasının sınırlarına götürmek için yayan yola çıkan yerlinin komik ve absürd hikayesi anlatılır. Botswana'da çevrilen filmde başrolde, gerçek hayatında da -"uygar" dünyadan uzak yaşayan- bir yerli oynamıştır. Hadi, orada gökten şişe, -hem de rol icabı- düşüyor, Lajamanu'da gökten bir tek balık düşmüyor ki! Düşse, filmle bir benzerlik kuracağım. Hayır, gökten sağnak halinde balık yağıyor, hem de çöle!..
Bu mucizeye inanabilmek için hemen bilimsel araştırmalara soyunan bilim dallamaları, o dönemde yaşanan dev bir tayfun sırasında, fırtına hortumunun nehirlerdeki balıkları emip göğe taşıdığı ve o balıkların da, ufaklıkların yeni dil icad ettikleri köye yağdığını anlıyorlar...
Tesadüflere pek inanmayan biri olarak, Tanrı'nın belki çılgın falan değil ama, sahiden çok nüktedan biri olduğu sonucuna varabilim!
Thích Nhất Hạnh / Barış ve Lanet
Evrensel bir Budizm türü geliştiren ve 16 yaşından itibaren budist keşiş olan Thich Nhat Hanh, 1926'da Orta Vietnam'da doğdu. Ülkesinin en sevilen ve dünyada en tanınan şairidir. International Network of Engaged Buddhist'in (INEB) onursal başkanıdır. Size, 1 Ocak 1967 tarihli Varlık yayınlarından çıkan Cep Dergi, Dünyaya açılan Pencere'de yayınlanan iki şiirini sunuyorum. Şiirler, Talat Sait Halman tarafından Türkçeye çevrilmiş.
BARIŞ
Bu sabah uyandırdılar beni,
Dediler ki kardeşim savaşırken ölmüş.
Bahçede nemli yaprakları büklüm büklüm
Fidanda bir gül açıyor.
Yaşıyorum, ciğerime doluyor gülün gübrenin kokusu
- Yemek, dua, uyku…
Ne zaman bitecek nicedir süren sessizliğim?
Ne zaman fışkıracak içimden beni boğan sözler?
LANET
Dinleyin:
Dün altı Vietkong gelip geçti diye
Köyüm bombalandı, taş taş üstünde kalmadı.
Kurban gitti herkes.
Bugün köye döndüm yıkımdan sonra:
Dumandan ve akan ırmaktan başka şey görünmüyor.
Tapınağın ne çatısı kalmış ne mihrabı.
Evlerin hepsi yerle bir.
Sanbu çalılıkları yanıp kül olmuş.
Alan talan olmayan yıldızlaerın altında,
Dünyanın dört bucağında yaşayanlara haykırıyorum:
Kardeşe kardeşini vurdurtan
Bu savaşa lanet olsun!
Sorarım size: Birbirimize kim düşürdü bizi?
Şahidim olsun dinleyenler:
Boyun eğmem bu savaşa,
Eğmedim, eğmeyeceğim.
Ölmeden bin kere haykıracağım bunu.
Kırık gagası kana bulanmış,
Eşi uğrunda can verirken çığlık atan kuş gibiyim:
İşte, bakın, asıl düşmanlarımız
İhtiras, vahşet, kin, açgözlülük.
Düşmanımız olamaz insanoğlu -Vietkong deseler de adına!
Cana kıyarsak kardeşimiz kalır mı ki?
Kimlerle yaşarız sonra?
BARIŞ
Bu sabah uyandırdılar beni,
Dediler ki kardeşim savaşırken ölmüş.
Bahçede nemli yaprakları büklüm büklüm
Fidanda bir gül açıyor.
Yaşıyorum, ciğerime doluyor gülün gübrenin kokusu
- Yemek, dua, uyku…
Ne zaman bitecek nicedir süren sessizliğim?
Ne zaman fışkıracak içimden beni boğan sözler?
LANET
Dinleyin:
Dün altı Vietkong gelip geçti diye
Köyüm bombalandı, taş taş üstünde kalmadı.
Kurban gitti herkes.
Bugün köye döndüm yıkımdan sonra:
Dumandan ve akan ırmaktan başka şey görünmüyor.
Tapınağın ne çatısı kalmış ne mihrabı.
Evlerin hepsi yerle bir.
Sanbu çalılıkları yanıp kül olmuş.
Alan talan olmayan yıldızlaerın altında,
Dünyanın dört bucağında yaşayanlara haykırıyorum:
Kardeşe kardeşini vurdurtan
Bu savaşa lanet olsun!
Sorarım size: Birbirimize kim düşürdü bizi?
Şahidim olsun dinleyenler:
Boyun eğmem bu savaşa,
Eğmedim, eğmeyeceğim.
Ölmeden bin kere haykıracağım bunu.
Kırık gagası kana bulanmış,
Eşi uğrunda can verirken çığlık atan kuş gibiyim:
İşte, bakın, asıl düşmanlarımız
İhtiras, vahşet, kin, açgözlülük.
Düşmanımız olamaz insanoğlu -Vietkong deseler de adına!
Cana kıyarsak kardeşimiz kalır mı ki?
Kimlerle yaşarız sonra?
Albert Camus'nün son yolculuğu...
O aslında Paris'e bir tren bileti almıştı. 4 Ocak 1960 gününün gazetelerini, lüks bir Facel Vaga FV
otomobilde okuyamazdı. Ayrıca erkeklerle sohbet etmeyi de pek sevmezdi.
Bir zamanlar günlüğüne şöyle bir cümle yazmıştı: "Neden kadınlar?
Erkeklerin muhabbetinden nefret ederim." Nefret değil belki ama, ben de
erkeklerle muhabbetten pek hoşlanmam -hele Türkiye'de...
Albert Camus, bu tarihten üç yıl önce tüm edebi eserleri için bir Nobel Ödülü almış olmasına rağmen kırık bir adam olarak yaşamakta olduğundan mıdır, kadınlarla olan sorunlarından mıdır, yoksa Madame Gallimard da arabada olacağından mıdır, işte her nedense, yayıncısının yeğeni Michel Gallimard'ın ısrarına dayanamamış ve o otomobile binmiştir...
Benim tanıdığım "Fransız otomobilleri" envanterinde, Facel Vega diye bir alet yok. Ben mekik gibi Citroen'lerin Avrupa'nın en orijinal ve asortik arabaları sayıldığı, Peugeot 404'lerin neredeyse çizgi romanlardan fırladığı yılların çocuğu olarak, 1958'de üretilmiş bu otomobili hiç ama hiç duymadım. Neredeyse asfalta dokunacak kadar alçak, 180 beygir gücünde, saatte 200 kilometre hız yapabilen, V8 Amerikan motorlu iki kapılı otomobil, "La Peste" (Veba) romanının yazarı Camus'yü güneydeki Lourmarin'den Paris'e götürecek...
Camus, benim ortasondayken kocaman gözlerle okuduğum sıçanlı "Veba" romanını yazmaya, Alman Wehrmacht orduları Stalingrad'da ilk yenildisini aldıktan sonra, -bunu duyar duymaz- 1943'te başlamış. Kitap 1947'de yayınlandığında Camus, Combat gazetesinin ünlü yayın yönetmeni olarak zaten tanınan bir yüz...
Albert Camus, 7 Kasım 1913'de, yani bundan tam yüz yıl önce Cezayir'de, Mondovi'de doğmuş. Üç kuşaktan beri Cezayir'de yaşayan Fransız bir ailenin oğlu. O zaman "Fransız Cezayiri"nin nüfusu 9 milyon kadar ve Fransa kökenli Fransızların nüfusu da sekizyüzbin. Albert'in babasının hayatı, daha o bir yaşındayken Marne cephesinde Birinci Dünya Savaşı'nda sona ermiş ve annesi onu ve abisi Lucien'i alıp, savaştan sonra memleketi Cezayir'e dönmüş...
Albert'in toplum içinde itibarını yükseltme dürtüsünün ateşini annesiyle abisi yakmıştır diyebiliriz sanıyorum. İspanyol asıllı annesi, okur-yazar değil, işitme sorunları var ve biraz konuşma engelli. Abisi de öyle. Ve Albert, kendini göstermek için daha ilkokulda futbolcu, kaleci ve en iyi okullara gitmek istiyor, bunun için herşeyi yapıyor....
Albert Camus, utandığı annesi ve abisini arkadaşlarından saklayadursun, yakışıklılığıyla dikkat çekiyor ve yeni kurulan Cezayir Üniversitesi'nde Felsefe bölümüne girip, orada vamp bir entelektüel kızla tanışıyor: Simone Hie. Daha sonra evlendiği bu kız ona ilk kez, daha üst sınıflara ve tanınmış kişilere uzanan kapıları açıyor. Albert'in bir Solcu olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı. Camus, daha 1935'de, Cezayir'deki Solcuların ortak örgütü Halk Cephesi'nin aktif üyesi ve bir yıl sonra da Komünist Parti'ye kayıt oluyor...
Tüm yazarlar gibi Albert Camus de sıradan bir işten parasını kazanmış. Türkiye'de bir ara tüm yazarlar nasıl reklam şirketlerinde metin yazarlığıyla uğraşır, hatta eskiden istidacılık yaparlarmışsa, o da Cezayir'de Metalürji Enstitüsü'nde memur. Bir tür katip, veya öyle birşey...
Ben Veba romanını ürpererek okurken, oradaki birçok sözün ne demeye yazıldığını, bazı sözlerin de zamanın polemikleriyle ilgili tarihe not düşmek amacı güttüğünü bilmiyordum. Mesela "Veba"da, "Ama bana, az sayıda insanın ölümünün, kimsenin öldürülmediği bir dünya için zorunlu olduğu söylenmişti. Bu bir ölçüde doğruydu ve belki ben böyle yüksek gerçekleri anlayabilecek mertebede değildim" der. Bu ironik cümle, doğrudan -zamanın Sovyet yanlısı Komünistlerine giydirmek amacıyla yazılmıştır. Bulgaristan'dan gelmiş bir babanın Sovyetlerle sorunlu Solcu bir oğlu olarak, ilk okuduğumda anlamadığım bu cümleyle daha sonra dost oldum olmasına ama Jean-Paul Sartre hiç dost olamamış...
Camus ve Sartre, İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki
büyük yazarı, iki büyük entelektüel devi. İkisi de kendine göre Sol'un
ilahı, Sartre Camus'den sekiz yaş büyük, şehla, o da kadınları çok
seviyor, ama Camus kadar yakışıklı olma ihtimali sıfır, karısı Simon de Beauvoir
Camus'ye asılıyor, Camus kadını reddediyor, tüm bunlara rağmen Camus ve
Sartre arkadaşlar, iyi dostlar. İkisi de Varoluşçuluk felsefesinin en
önemli isimleri, ikisi de Gallimard Yayınevi'nin yazarı, -ama birbirlerini çekememeye başlıyorlar ve işte buradan, Camus'nün neden böyle kırık olduğuna geliyoruz...
Sartre, nurlu ufuklar, kızıl sosyalizm, insanın kurtuluşu uğrunda eh biraz kan dökecek olmasını "anlayışla" karşılıyor. Ve bu anlayışının sınırlarını, Stalin'in Rusya'nın yarısını Gulag'lara göndermesine, Sovyet Komünist partisinin yarısını da astırıp kurşuna dizdirmesine kadar genişletiyor. Sartre, kan denizinde de yüzseler, Sosyalistlere ve Komünistlere toz kondurulmamasından yana. Camus, Stalinizmin mezalimine cılız bir sesle karşı çıkıyor. Sartre'ya, "Veba"ya yazdığı o cümle gibi ironik cümlelerle dokunduruyor. Camus'ye göre, angaje edebiyat yerine angaje aktivistler gereklidir. Sartre ise, angaje bir edebiyattan yanadır. "Edebiyat Nedir" adlı inanılmaz polemikler, sert dil ve derin yazarlık bilgisi/kuramı içeren kitabında, "Her yazınsal yapıt, bir çağrıdır" der ve Camus'nün başını neden yediğini de, istem dışı bir kesinlikle şöyle ifade eder: "Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli olduğumuzu duyma gereksinimidir..."
Daha önemli...
Evet Camus ile feci bir polemiğe girip, onu "Sağcılaşmak"la suçlaması ve bunun için de o kılıçtan keskin ve sivri dilini kullanması, Camus'yü can evinden vurur...
Solcuların birbirine karşı ne kadar acımasız olabildiklerini bilen biri olarak, bu acımasız yaftalamanın Camus'yü mahvedeceğini bile bile "eleştirilerini" sürdüren Sartre'nın sonradan pişman olduğunu da unutmayalım. Sartre çok sonra, "Camus, benim son gerçek dostumdu" demiştir. Ama Camus'nün hayatının son dönemini entelektüel çevreden "Sağcı" diye dışlanmasına neden olmaktan hiç rahatsız olmamıştır, sonra üstüne üstlük 1968 gençliğinin yıldızı da olmuştur, hapiste Bader-Meinhoff tutuklularını da ziyaret etmiştir vs. Ama yalnız ve kalbi kırık Albert Camus de, Paris'e gitmek için, dangıl bir yeğenin ısrarına uymuştur...
Lüks arabasını büyük yazara göstermek için gaza asılan Michel, arabanın arka lastiği patlayınca kontrolü kaybediyor ve araba sağ ön tarafından, yani Albert Camus'nün oturduğu taraftan bir ağaca çarpıyor. Camus olay yerinde can veriyor, Michel Gallimard, on gün sonra hastanede ölüyor. Arka koltukta oturan Madam Gallimard ve kızı kurtuluyorlar...
Facel Vega firması, 1959 yılından itibaren ucuz otomobil üretmeye kalkmış ve Facellia adını verdiği ürünü, motorunun bir türlü istenen şekilde çalıştırılamaması yüzünden, Sartre'nın Nobel Edebiyat ödülünü reddettiği 1964 yılında iflas etmiş. Camus'nün ölümü ile yarım kalan ve taslağı da kaza alanında çamurun içinde bulunan son romanı "Le Premier Homme" (İlk Adam), 1994'de, gene Gallimard yayınlarından çıktı. Tamamlanmamış da olsa, Albert Camus'nün kızı tarafından yayına hazırlanan ve son yolculuğunda yanına aldığı son kitabı, yazarın en iyi kitabı sayılıyor. Kitap Türkçeye hemen Tahsin Yücel tarafından çevrildi ve Can Yayınları tarafından yayınlandı...
Albert Camus, bu tarihten üç yıl önce tüm edebi eserleri için bir Nobel Ödülü almış olmasına rağmen kırık bir adam olarak yaşamakta olduğundan mıdır, kadınlarla olan sorunlarından mıdır, yoksa Madame Gallimard da arabada olacağından mıdır, işte her nedense, yayıncısının yeğeni Michel Gallimard'ın ısrarına dayanamamış ve o otomobile binmiştir...
Benim tanıdığım "Fransız otomobilleri" envanterinde, Facel Vega diye bir alet yok. Ben mekik gibi Citroen'lerin Avrupa'nın en orijinal ve asortik arabaları sayıldığı, Peugeot 404'lerin neredeyse çizgi romanlardan fırladığı yılların çocuğu olarak, 1958'de üretilmiş bu otomobili hiç ama hiç duymadım. Neredeyse asfalta dokunacak kadar alçak, 180 beygir gücünde, saatte 200 kilometre hız yapabilen, V8 Amerikan motorlu iki kapılı otomobil, "La Peste" (Veba) romanının yazarı Camus'yü güneydeki Lourmarin'den Paris'e götürecek...
Camus, benim ortasondayken kocaman gözlerle okuduğum sıçanlı "Veba" romanını yazmaya, Alman Wehrmacht orduları Stalingrad'da ilk yenildisini aldıktan sonra, -bunu duyar duymaz- 1943'te başlamış. Kitap 1947'de yayınlandığında Camus, Combat gazetesinin ünlü yayın yönetmeni olarak zaten tanınan bir yüz...
Albert Camus, 7 Kasım 1913'de, yani bundan tam yüz yıl önce Cezayir'de, Mondovi'de doğmuş. Üç kuşaktan beri Cezayir'de yaşayan Fransız bir ailenin oğlu. O zaman "Fransız Cezayiri"nin nüfusu 9 milyon kadar ve Fransa kökenli Fransızların nüfusu da sekizyüzbin. Albert'in babasının hayatı, daha o bir yaşındayken Marne cephesinde Birinci Dünya Savaşı'nda sona ermiş ve annesi onu ve abisi Lucien'i alıp, savaştan sonra memleketi Cezayir'e dönmüş...
Albert'in toplum içinde itibarını yükseltme dürtüsünün ateşini annesiyle abisi yakmıştır diyebiliriz sanıyorum. İspanyol asıllı annesi, okur-yazar değil, işitme sorunları var ve biraz konuşma engelli. Abisi de öyle. Ve Albert, kendini göstermek için daha ilkokulda futbolcu, kaleci ve en iyi okullara gitmek istiyor, bunun için herşeyi yapıyor....
Albert Camus, utandığı annesi ve abisini arkadaşlarından saklayadursun, yakışıklılığıyla dikkat çekiyor ve yeni kurulan Cezayir Üniversitesi'nde Felsefe bölümüne girip, orada vamp bir entelektüel kızla tanışıyor: Simone Hie. Daha sonra evlendiği bu kız ona ilk kez, daha üst sınıflara ve tanınmış kişilere uzanan kapıları açıyor. Albert'in bir Solcu olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı. Camus, daha 1935'de, Cezayir'deki Solcuların ortak örgütü Halk Cephesi'nin aktif üyesi ve bir yıl sonra da Komünist Parti'ye kayıt oluyor...
Tüm yazarlar gibi Albert Camus de sıradan bir işten parasını kazanmış. Türkiye'de bir ara tüm yazarlar nasıl reklam şirketlerinde metin yazarlığıyla uğraşır, hatta eskiden istidacılık yaparlarmışsa, o da Cezayir'de Metalürji Enstitüsü'nde memur. Bir tür katip, veya öyle birşey...
Ben Veba romanını ürpererek okurken, oradaki birçok sözün ne demeye yazıldığını, bazı sözlerin de zamanın polemikleriyle ilgili tarihe not düşmek amacı güttüğünü bilmiyordum. Mesela "Veba"da, "Ama bana, az sayıda insanın ölümünün, kimsenin öldürülmediği bir dünya için zorunlu olduğu söylenmişti. Bu bir ölçüde doğruydu ve belki ben böyle yüksek gerçekleri anlayabilecek mertebede değildim" der. Bu ironik cümle, doğrudan -zamanın Sovyet yanlısı Komünistlerine giydirmek amacıyla yazılmıştır. Bulgaristan'dan gelmiş bir babanın Sovyetlerle sorunlu Solcu bir oğlu olarak, ilk okuduğumda anlamadığım bu cümleyle daha sonra dost oldum olmasına ama Jean-Paul Sartre hiç dost olamamış...
![]() |
| Facel Vega FV |
Sartre, nurlu ufuklar, kızıl sosyalizm, insanın kurtuluşu uğrunda eh biraz kan dökecek olmasını "anlayışla" karşılıyor. Ve bu anlayışının sınırlarını, Stalin'in Rusya'nın yarısını Gulag'lara göndermesine, Sovyet Komünist partisinin yarısını da astırıp kurşuna dizdirmesine kadar genişletiyor. Sartre, kan denizinde de yüzseler, Sosyalistlere ve Komünistlere toz kondurulmamasından yana. Camus, Stalinizmin mezalimine cılız bir sesle karşı çıkıyor. Sartre'ya, "Veba"ya yazdığı o cümle gibi ironik cümlelerle dokunduruyor. Camus'ye göre, angaje edebiyat yerine angaje aktivistler gereklidir. Sartre ise, angaje bir edebiyattan yanadır. "Edebiyat Nedir" adlı inanılmaz polemikler, sert dil ve derin yazarlık bilgisi/kuramı içeren kitabında, "Her yazınsal yapıt, bir çağrıdır" der ve Camus'nün başını neden yediğini de, istem dışı bir kesinlikle şöyle ifade eder: "Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli olduğumuzu duyma gereksinimidir..."
Daha önemli...
Evet Camus ile feci bir polemiğe girip, onu "Sağcılaşmak"la suçlaması ve bunun için de o kılıçtan keskin ve sivri dilini kullanması, Camus'yü can evinden vurur...
Solcuların birbirine karşı ne kadar acımasız olabildiklerini bilen biri olarak, bu acımasız yaftalamanın Camus'yü mahvedeceğini bile bile "eleştirilerini" sürdüren Sartre'nın sonradan pişman olduğunu da unutmayalım. Sartre çok sonra, "Camus, benim son gerçek dostumdu" demiştir. Ama Camus'nün hayatının son dönemini entelektüel çevreden "Sağcı" diye dışlanmasına neden olmaktan hiç rahatsız olmamıştır, sonra üstüne üstlük 1968 gençliğinin yıldızı da olmuştur, hapiste Bader-Meinhoff tutuklularını da ziyaret etmiştir vs. Ama yalnız ve kalbi kırık Albert Camus de, Paris'e gitmek için, dangıl bir yeğenin ısrarına uymuştur...
Lüks arabasını büyük yazara göstermek için gaza asılan Michel, arabanın arka lastiği patlayınca kontrolü kaybediyor ve araba sağ ön tarafından, yani Albert Camus'nün oturduğu taraftan bir ağaca çarpıyor. Camus olay yerinde can veriyor, Michel Gallimard, on gün sonra hastanede ölüyor. Arka koltukta oturan Madam Gallimard ve kızı kurtuluyorlar...
Facel Vega firması, 1959 yılından itibaren ucuz otomobil üretmeye kalkmış ve Facellia adını verdiği ürünü, motorunun bir türlü istenen şekilde çalıştırılamaması yüzünden, Sartre'nın Nobel Edebiyat ödülünü reddettiği 1964 yılında iflas etmiş. Camus'nün ölümü ile yarım kalan ve taslağı da kaza alanında çamurun içinde bulunan son romanı "Le Premier Homme" (İlk Adam), 1994'de, gene Gallimard yayınlarından çıktı. Tamamlanmamış da olsa, Albert Camus'nün kızı tarafından yayına hazırlanan ve son yolculuğunda yanına aldığı son kitabı, yazarın en iyi kitabı sayılıyor. Kitap Türkçeye hemen Tahsin Yücel tarafından çevrildi ve Can Yayınları tarafından yayınlandı...
Abonnieren
Posts (Atom)








