Yetenekli Bayan Patricia Highsmith...

"Yetenekli Bay Ripley" romanını okudunuz mu? Ben romanı değil de bu romanın filmini seyrettim. Orijinal adı "Plein soleil", benim seyrettiğim filmin Almanca adı "Nur die Sonne war Zeuge" idi ve orada hınzır Tom Ripley'i oynayan Alain Delon'un, gençliği ve masumiyetiyle birlikte taşıdığı kendiliğindenci kötülüğü beni büyülemişti. Filmin ikinci karakter oyuncusu Maurice Ronet de en az Delon kadar iyiydi ve bu ikili daha sonra başka filmlerde de dikkatimi çekti. Fransız sinemasının tartışmalı figürü rejisör René Clément'in eseri film, Patricia Highsmith romanlarına yumuşak iniş yapmamı sağladı. Gerçi filmi seyrettikten sonra filmin romanını sonuna kadar okuyamadım, ama yetenekli Highsmith'in başka Tom Ripley romanları da vardı bereket versin. Film 1960 yapımı, roman 1955'de yayımlanmış. Filmin ilk kez bir Fransız rejisörün aklına düşmesi, romanın prestijli Grad prix de littérature policière ödülü alması nedeniyle. Filmden bu blogda daha önce de bahsettiğimden, asıl konuma, Bayan Highsmith'e döneceğim.
    Sahici yazarların günlük yaşam tür ve tarzları sıradan insanlardan genellikle farklıdır. Merak edip bu insanların aslında nasıl tipler olduklarını, nasıl yaşadıklarını araştırırsanız şaşırabilirsiniz, eh ben de şaşırmayı seven biri olarak sevdiğim yazar Haruki Murakami'nin Hawai'deki büro gibi kullandığı beş metrekarelik odasnda yazı yazmasından değil, Patricia Highsmith'in yazı-çizi alışkanlıklarından bahsetmeyi tercih ederim. Murakami çok yaratıcıdır ama Highsmith insanların psikolojik derinliklerine balıklama dalar. Onca Agatha Christi romanından sonra Highsmith'in Tom Ripley tipi, tüm Agatha Christie tipinden daha ilginçti, çünkü Highsmith romanlarında kötü adam yakalanmaz. Yani bildik bir "Happy End"den ziyade, işlenen cinayetlerin nedeni/motifi ve sıradan insanları cinayete itebilecek durumlar işlenir. Tom Ripley'in ikinci macerası onbeş yıl sonra "Ripley Under Ground" adıyla yayımlanıyor, orada Ripley sahte sanat eserleri pazarlıyor ve sahteliği anlayan birinin fişini çekiyor. Dört yıl sonra "Ripley's Game" yayınlandığında Tom Ripley gene aynı Fransız kadınla evli. Yazarın böyle bir mutluluğu yakalayamadığını biliyoruz. O insanların yanında sıkılan, sıkıntıdan kurdeşenler döken, kedilerle çok iyi anlaşan ve yalnız biri -çoğu yazar gibi. Kitaplarındaki psikolojik derinliği de daha sekiz yaşındayken okuduğu "The Human Mind" adlı hiç kimsenin tanımadığı bir kitaba borçlu. Kleptomanlardan tutun da seri katillere kadar ne kadar bozuk insan tipi varsa, psikiyatr Karl A. Menninger'in bu kitabında mevcutmuş. Almanca Diogenes yayınlarının yayımladığı Highsmith romanları Agatha Christie'nin anlatıları gibi değildi, onlar sahici edebiyattı ve edebi cinayet romanlarına açılan kapım oldular. Highsmith'in kitaplarında sadece okuduğu psikolojik insan döküntülerinden esinlenmediğinden emindim ve bunda yanılmadım.
    Patricia Highsmith, bir çok yazar gibi sadece zevk için değil, biraz da mecburiyetten yazıyor. Yazıyla ve sanatla uğraşanlar bilirler: sanat, içten gelen bir mecburiyettir. Yani sahici/hakiki/gerçek sanatçının, yazdığı-çizdiği şeyden ne kazanacağı veya kazanıp kazanmayacağı umurunda değildir. O zayıp-çizer, çünkü onu yazıp-çizmeye iten bir iç "itki"si vardır. Highsmith de yazıp-çizmeyince darmadağın olan o gerçek sanatçılardan, yazıp rahatlayanlardan. Ne yazacağı konusunda kıvrananlardan da değil, ilham gani...
    Yazar nasıl çalışır? İşte bu beni oldukça ilgilendiren bir konu. Yazarların rutinlerini ilginç buluyorum. Murakami bunu konu edinip "Koşmasaydım yazamazdım" diye bir kitap yazdı, Türkiye'de Doğan kitap yayımladı. "Yazmanın ve hayal kurmanın dışında hiçbir gerçek hayat yok" diyerek gönlümü fetheden, katıldığım Patricia Highsmith, günde üç-dört saat yazıyor ve yazı için -o çok önemli- "havaya girmek için" yatağında çalışıyor. (Benim de iyi tanıdığım, yazılarını yatağında yazan Avrupalı bir yazar var!) Ama Highsmith'inki -şanına uygun olarak- "bir acaip."
    Yatağında kupa kahvesi, sigarası, küllüğü, kibritleri, çörek tabağı, üzerine serpmek için bir kase şeker, ayrıca sabah sabah bir duble votka yuvarlayıp gerginliği gidermeler falan. Highsmith, bir ara benim de deneyip tez zamanda bıraktığım sert Gauloises sigaralarından günde bir paket deviriyormuş, eh onları da yarım şişe votka sayabiliriz. Alkolik olmamak için votka şişesinde günlük istikakını kalemle işaretlermiş -işte bunu görmek isterdim!
    Patricia Highsmith'in en ilginç bulduğum yanlarından biri de İngiltere'deki evinin bahçesinde salyangoz beslemesi. Londra'daki bir kokteyle de "benimle beraberler" diyerek koca bir çantanın içinde yüz salyangozla gitmiş, salyangoz dostlarının kokteyl malzemesi olarak bol marulla. Yazarın balık pazarında dolaşırken birbirine dolaşmış iki mürekkep balığını alıp "bana huzur veriyorlar" gerekçesiyle evine götürdüğü de söyleniyor.
    Highsmith 1993'de Avrupa'ya göçmüş ve birkaçyıl dışında aynı yerde asla uzun süre kalmamış. Güney İtalya'nın balıkçı köylerinde, babamın da bir süre yaşadığı ve hâlâ anlattığı Locarno'da 1995 yılında hayata gözlerini yummuş.
    Onun kitapları ve ilginç karakterleri de edebiyat Dünyasında farklı farklı değerlendirilir. Bir Amerikalı olmasına rağmen, asıl Avrupa'da ünlenmiş ve André Gide, Albert Camus, hatta Josep Konrad gibi ölümsüz yazarlar sınıfından sayılır. Ama kendi memleketinin Amerikalıları onu pek önemsemeyip, fi tarihinde 1950'de yazdığı ilk romanı "Strangers on a Train" ile anarlar ama bu roman da az buz bir roman değildir ve Alfred Hitchcock tarafından hakları satın alınıp Raymond Chandler tarafından elden geçirilirek muazzam bir siyah-beyaz filme dönüştürülmüştür ki -görmeyen herkese öneririm. Gene bir bir psikolojik gerilim, gene bozuk bir tip ve bol sigara. Highsmith'in sadece bir küçük bardan votka içtiği yıllardan...

Miss Marple'ların hası, Margareth Rutherford...


Agatha Christie romanlarından en az birini okumuşsunuzdur. Ben bulabildiğim tüm romanlarını okudum, ama sadece baş kahramanı Hercule Poirot olanlarını. Yumurta şeklinde yuvarlak mükemmel bir kafaya ve Wilhelm tipi yukarıya kıvrık bıyıklara sahip, küçük gri hücrelerini iyi çalıştıran Belçikalı dedektif Hercule Poiro'nun "baş rol" oynadığı tam 33 roman yazmış Agatha Christie. Otobüs yolculuklarında, yatılı okul yatakhanesinde, tuvalette, ve tabii derste sıra altında Agatha Christi okuduğum bir dönem oldu. Ama Miss Jane Marple'lı olanlarını hiç okumadım. 
İleri yaşlardaki bir kadının hem de örgü örerken düşüne taşına karmaşık cinayetleri çözmesi olayı bana biraz yabancıydı. Açıkçası, böyle tip yaşlı kadınları tasavvur etmekte zorlanıyordum. Benim tanıdığım yaşlı kadınlardan hiç biri karmaşık problemlerle ilgilenmiyordu. Onlar kitap da okumayan, hele cinayetlere falan asla ilgi göstermeyen, gazetelerin üçüncü sayfasına da bakmayan, bakınca "körolasıcalar" gibi laflarla sayfayı çeviren kadınlardı. Miss Marple gibi özgüvenli, karmaşık problemler çözen, delil toplayan, hatta bunun için tehlikeye atılan yaşlı kadınları çok sonra tanıdım. Mesela Muazzez İlmiye Çığ, öyle bir kadındır, ama hareket sahası bambaşkadır tabii.
Christie'nin romanlarını Türkçe okuduğum dönemde, "İnşallah hepsini okumam da günün birinde Agatha Christie'siz kalmam" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra okumadığım Türkçe çevirileri iyice azalınca ve ben okumadığım Agatha Christie romanlarını ha dedin mi bulamamaya başladığmda güzel bir mucize oldu ve Almanya'ya düşmüş bulundum. Böylece okuduğum kitaplarının bazılarını yeniden, bu kez Almanca okudum. Aynı kitabı farklı bir dilde okumak, bir yere kadar doyuruyor ama sonunu hatırlayınca, ilk okurken yaşadığınız gerilimin dozu düşüyor. Ben o 12 Miss Marple romanını hiç okumadım.
Tabii hayat, sadece cinayet romanlarıyla geçemiyor, bir gün ilgim kayboldu ve Agatha Christie de benim özel hayatım için kütüphanemdeki Goldmann serisi kırmızı sırtlı kitaplar dekorasyonu olarak kütüphanemdeki şerefli yerini aldı. Agatha Christi'ye ilgim, Agatha Christie romanlarının filmlerini görünceye kadar larva dönemindeydi. Birden muhteşem bir tropikal iklim kelebeği gibi kanatlanıverdi. Filmlerde Peter Ustinov'un oynadığı Hercule Poirot'nun oyunculuğuyla yaşattığı sanatsal zevkin tadı hala damağımda. Bu filmler, sinema sanatı açısından pek de önemli olmamakla birlikte, polüler kültürün -hem de globalleşmiş halinin- önemli unsurlarındandır. 
Agatha Christie filmlerinin en ünlüsü "Şark ekspresinde cinayet"in Poirot'su Albert Finney, bana kuş örümceği Tarantula kadar itici gelmişti. Ama filmde oynayan star oyuncular ve konu, filmi defalarca seyretmeme neden oldu. Finnley bir güldü mü, ısıracak sanıyorsunuz. Tutuk boynu ve garip konuşma stili ve garip histerik halleriyle, filmde asıl cinayete kurban gitmesi gereken kişi olarak arz-ı endam ediyor. Bu adam tutmadı elbette. Rolün hakkını Peter Ustinov verdi, hem de başka birini örnek alarak. 
İşte Poirot'lu bu filmleri yalayıp yuttuktan sonra Miss Marple, sinema dünyama, ağızda patlayan çilekli ciklet gibi beklenmeyen bir sürpriz olup düştüğünde, ona benzer zehir gibi Alman kadınları görmüştüm. Yaşlı ve akıllı. Komik ve ciddi. Mütevazi ve girişken. Bu kadınlar Miss Marple gibi bisiklete biniyor, düzenli kitap okuyor, hatta kendi aralarında roman tartışma günleri düzenleyip, afiyetle Karaormanlı vişneli pasta yiyorlardı kahve eşliğinde.
Daha sonra televizyon dizilerinde başkaları da oynadı elbette, ama benim bildiğim bir tek Miss Jane Marple vardır, o da Margareth Rutherford'un oynadığıdır. Bu aktrist, çevirdiği -sadece- dört Agatha Christie filmiyle kesinlikle (hem de araya kopya kağıdı kabul etmeden) sinema tarihine geçmiştir ve bir roman kahramanıyla bir filmin bu kadar özdeleştirilmesi sadece onun iyi bir öyuncu olmasıyla ilgili değildir, zira Agatha Christie 1961'de çevrilen ve Rutherford'un başrolü oynadığı "Murder She Said" filminden hiç memnun kamamışrır. Okumadım ama, romanlardaki Miss Marple, filmdekinden çok daha sakin, kuru, mütevazi biri, ve kesinlikle komik değil. Margareth Rutherford ise mimikleri ve hareketleriyle en olmadık zamanlarda komik olmayı başaran, komikliği meslekten benimsemiş birisi.
Rutherford'dan hazetmeyen Agatha Christie'nin daha sonra bu kadını tanıyıp ona hayran olduğunu, çok iyi arkadaş olduklarını ve hatta "The Mirror Crack'd" romanını filmlerin Miss Marple'ı Margareth Rutherford'a adadığını not edelim. Ünlü yazar, filmlerinin Miss Marple'ını sadece iyi ve cana yakın bir kadın olması nedeniyle mi bu kadar benimsemiş ve bu kadar yakın bir dostluk kurmuştur? Elbette, Hayır. 
Margareth Rutherford 1892 Mayıs'ında Londra'da bir aile trajedisinin içine doğmuş. Doğumundan on yıl önce evlenen annesi ve babası, daha balayındalarken babası derin bir depresyon geçirmiş ve zamanın psikiyatri klinikleri neyse, öyle bir yere kaldırılmış. Oradan çıktıktan sonra, karısıyla görüşmeye henüz müsait değil diyerek babasının yanına gönderilmiş. Orada, birini öldürmüş ve yeniden aynı kliniğe kaldırmış. 
Margareth Rutherford'un doğumundan bir yıl önce annesi, babasının onun gözetiminde yanında yaşayabileceği konusunda resmi makamları ikna ediyor. Margareth doğunca, o daha birkaç aylıkken aile hep birlikte Hindistan'a taşınıyor. Margareth'in babası orada gazetecilik yapıyor, derken asıl felaket gelip minik kızı buluyor. Margareth'in annesi ikinci çocuğuna hamileyken intihar ediyor. Babası da kızını alıp 1895'de İngiltere'ye dönüyor, onu yetiştirmesi için karısının kızkardeşine bırakıyor. Sonra yeniden psikiatri kliniği. Gene bir suç işlemiş olmalı, ama babasının nasıl bir olaya karıştığını, Rutherford otobiyografisinde bile yazmıyor. Aslında kopuk bir ilişki söz konusu. Teyzesi onu babasından özenle koruyor ve baba-kız bir daha birbirlerini asla görmüyorlar. 
Yatılı okulda büyüyen Margareth, orada müziğe ilgisini keşfediyor ama teyzesi kötü birkaç kalp krizi geçirince, teyzesinin bakımını üsleniyor. Kadıncağız vefat ettikten sonra Margareth, onun mirasının tamamını, içinde ukde kalan bir tek şeye harcıyor: Tiyatro eğitimine. Özel dersler alıyor...
Margareth Rutherford, azmin bedenlenmiş ifadesi olarak 33 yaşında hayatında ilk kez -bir yan rolde- sahneye çıkıyor ve sadece bir yıl kadar sahnede görünüyor işinden atılıyor. Margareth geçimini esasen piyano ve diksiyon dersleri vererek sağlıyor.
İlk sinema filmi rolü 1936'de, 44 yaşındayken. 1961'de ilk Miss Murple rolünü üslendiğinde 69 yaşında.
Oynadığı diğer üç Miss Marple filmi de şunlar:
1963 yapımı "Murder at the Gallop", 1964 yapımı "Murder Most Foul" ve gene 1964 yapımı "Murder Ahoy".
Beni bu filmlerde etkileyen diğer konu, Margareth Rutherford'un, Mr. Stringer gibi -romanlarda olmayan- bir karakteri (kocasını) filmlerde yardımcı oyuncu olarak sokmayı, hatta Agatha Christie'ye bile "Miss Marple'ın yardımcısı Mr. Stringer"i kabul ettirmiş olmasıdır. Rutherford, kendisi gibi bir oyuncu olan Stringer Davis ile 1945'de evlenmiş. "Mr. Stringer", Rutherford'dan 7 yaş daha genç ve eşinden bir yıl sonra 1973'de o da hayata gözlerini yummuş.
Son Agatha Christie filmi 1980'de çevrildiğinde ünlü yazar dört yıldır artık bu dünyada yaşamıyordu, sinema da tüm dünyada krizdeydi. Televizyon'un yaygınlaşması, star sinemasının da sonu olmuştu. İşte bu şartlar altında "The Mirror Crack'd" romanının filmi çekildi. Tam bir "yıldızlar geçidi" -yani yıldızların hayatta kalma çabası. Başrollerde Elisabeth Taylor, Tony Curtis, Rock Hudson, hatta Geraldine Chaplin bile vardı. Oldukça zayıf, görüntü ve kadrajıyla bir televizyon filmini andıran Guy Hamilton filmi, benim seyrettiğim son Agatha Christie filmi oldu. Christie'nin romanlarından esinlenerek çekilen 22 film arasında has Miss Marple Margareth Rutherford'un oynadığı dört filmin yeri müstesnadır. Ve gene bu nedenle, Miss Marple'lı Agatha Christie romanlarını okumayı asla düşünmüyorum, çünkü romanlarda başka bir Miss Marple bulmaya hazır değilim. Ben, bırakalım böyle dağınık kalsın diyorum ve Margareth Rutherford'u saygı ve sevgiyle anıyorum.

Unutulmaya mahkum bir yazardan "Franz Kafka" çıkaran adam...

Eskiden bar işletmiş olmanın avantajıyla müzikten iyi anlayan Murakami Haruki, dev romanı 1Q84'ün daha birinci bölümünde, bizi minietekli sihirli tetikçisi Aomame ile birlikte, Çek besteci Leoš Janáček'le de tanıştırır. Prag'dan çıkan ve Dünya kültür hazinesine katkıda bulunan incilerden biridir Janáček. Benim adını bildiğim ama müziğini pek bilmediğim bir sanatçı. Ama "Aslan asker Schwejk"i herkes bilir -yazarı Jaroslav Hašek bile, o romanı kadar ünlü değildir...
Önemli yazarların eşfedilme hikayeleri, her zaman heyecan vericidir. Bir sanatçının keşfedilmesi ve Dünyaya takdimi, her zaman enteresan hikaye örneklerindendir. Adını şimdi burada -ondan izinsiz- anmak istemediğim ünlü bir Türk yazarının açık yüreklilikle anlattığı kendi keşfedilme hikayesini ve o dönemdeki ruh halini ürpererek hatırlıyorum. Basit ama çarpıcı hikayelerdir. Tabii böyle bir şeyin olabilmesi ve keşfedilebilmesi için önce sahici bir yeteneğinin olması gerekir, yoksa varolmayan bir yetenekten "sahici sanatçı" çıkaramazsınız. Gerçek sanatçılar genellikle aşırı mütevazi, sıkılgan ve yalnız tiplerdir. Onlarla dostluk kurmak, onlara yaklaşmak kolay değildir. Ama kendilerine ördükleri surları aşıp onlara erişebilirseniz, muazzam bir hazine bulabilirsiniz. Bu durumu en iyi, gene yazarlar anlar. Mesela Anton Çehov, yazarlığını pek ciddiye almayan ve bu yüzden kendini paralarcasına gezici köy doktorluğu yapmayı sürdüren biridir. Ölümünden hemen önce tüm mütevaziliğiyle, "Görürsünüz bak. Yazdığım her şey, ben öldükten birkaç yıl sonra unutulacak" gibi cümleler sarfetmiştir. Günümüzde Çehov, 80 dile çevrilmiş, kitapları en az 70 milyon adet basılmış, yazdığı oyunları hala kapalı gişe oynayan, kısa öyküleri -teknik itibariyle- hâlâ aşılamamış biridir. Dramaları, Shakespeare'inkiler işe birlikte Dünyanın en iyilerinden sayılır. İşte onun gibiler, zamanın ruhuna uygun olarak "keşfedilirler."
1884'de Prag'da doğan Max Brod, zamanının tanınmış yazarlarından. 1915'de "Tycho Brache'nin Tanrı'ya giden yolu" romanını yazdıktan sonra üne kavuşmuş. Max Brod, sadece bir yazar değil, bir "kaşif" aynı zamanda. Janáček'i keşfeden ve onun Dünya tarafından tanınmasını sağlayan kişi Brod, ve en az o kadar önemli olan, aslan asker Schwejk'ın savaşa karşı duruşunu Almanca'ya çevirip Dünya'ya tanıtmış olması...
Brod, ünlü bir yazarken 1902'de tanıştığı Franz Kafka ise, o zaman tanınmayan bir yazar. 1924'de Kafka'nın ölümüne kadar onun en yakın arkadaşı olan Brod, Kafka ölüm döşeğindeyken onun son isteğini de dinlemek gibi bir eziyet yaşıyor. "Sevgili dostum" diyor Kafka, "ben öldükten sonra tüm yazdıklarımı ve roman taslaklarımı yakmanı istiyorum senden."
Max Brod, sevgili arkadaşının cenaze merasiminden sonra onun kitap taslaklarını ve el yazmalarını inceleyip, bu eserleri yakmanın Dünya edebiyatına büyük bir kötülük yapmak anlamına geleceğine hükmediyor ve oturup, Kafka'nın bütün eserlerini bir editör titizliğiyle yayıma hazırlıyor. Almanca dilinin bu bir numaralı Çek yazarının kitapları önce Amerika, Fransa, İtalya ve İngi,ltere'de dikkat çekiyor. Almanlar Kafka'yı anca 1945 sonrasında yeniden keşfediyorlar. Ve bu öykünün kahramanı Max Brod, kendi romanları artık bilinmeyen ve okunmayan bi yazari olarak 1968'de Tel Aviv'de hayata gözlerini yumarken, ardında bir edebiyat fenomenini bırakıyor: Franz Kafka...
Bana keşfedilme hikayesini anlatan ünlü Türk yazarının döne döne okuduğu yazar da işte o Kafka. Çünkü yazanlar bilir, her yazarın okuduğu ve hatta bir yerde örnek aldığı dev yazarlar, yani ustalar vardır. Kafka, o ustalardandır ve onun kitaplarını, yukarıda resmini gördüğünüz Max Brod'a borçluyuz...

Filmi sollayan müzik...

Flash Gordon, Amerikan çağının ilk süper kahramanlarındandır. Oldukça ilkel bulduğum bu çizgi bantlar dizisinin kitap halinde Türkiye'de de yayımlandığını görüp de şaşırmamak elde değil. Amerika'da "Aya gitmek" olayının bir büyüklük ölçütü haline geldiği, Türkiye'de "Eller Ay'a biz yaya" tekerlemesinin seçim nutuklarında mutlaka kullanıldığı 1970'li yıllarda modası çoktan geçmiş demode bir kahramandı Flash Gordon. İlk defa yayınlandığı 1937'den sonra önce Süpermen, sonra Batman ortalığı kasıp kavurmuştu ve bu iki "kahraman"ın filmleri haala çevriliyor, Batman'ın son filmi daha geçtiğimiz yıllarda vizyondaydı. Ama ne Süpermen'e ne de Batman'e, nasip olmayan birşeye sahipti Flash Gordon: Müziğe…
Alex Raymond'un çizdiği bu kahraman için 1980 yılında çekilen film, bana göre, "Dünyayı kurtaran adam" tadında, ama filmin müziğini yapan: Queen, şu bildiğiniz, Fredy Mercury'li ünlü Rock grubu…
Daha önce üç Flash Gordon filmi çevrilmiş, hiç biri tutmamış. Televizyon dizileri, radyo programları, çizgi dizi ve süper tip hepsi tarih, ama Queen'in Flash Gordon plağı haala kült eserlerinden biri. Plakta filmden dialoglar ve o zamanın ses efektleri falan var, ama filmin müziği, filmi ve Flash Gordon'u kesinlikle sollamış vaziyette. Aynı şey "Alexis Zorbas" için geçerli değil midir? Nikos Kazancakis'in bu ölümsüz romanının filmine Mikis Theodorakis bir müzik yapıp dünyayı fethetti. Roman kuşkusuz unutulmayacak, ama filmin müziğini herkes bilir. Yunanistan dendi mi, Theodorakis'in bu filme yaptığı müzikler çalınır önce. Filmini sollayan müziklere son örnek, geçen gün yeniden seyrettiğim Oscarlı "Kwai Köprüsü" filmi. İkinci Dünya savaşından hemen sonra çekilmiş en güzel savaş filmlerinden ve orada da film müziği, muhteşem Alec Guinness'in bir ıslık önünde...

Teğet geçen klasikler...

Galiba 2000'li yılların başındaydı, Beyoğlu'nda büyük bir yayınevinin kendi kitaplarını sattığı bir binada, "Klasikler nerede" soruma yanıt olarak gösterilen köşede, sadece Batı edebiyatının kitapları vardı ve Rus edebiyatı da Batı edebiyatına dahildir elbette. Doğu klasiklerinden bir tane bile kitap göremeyince, oradaki yetkiliye, o köşeye neden "Batı klasikleri" değil de "Dünya klasikleri" dediklerini sormuştum, o da "ileride onları da düşünüyoruz" gibi akla sakat bir yanıt vermişti. Yani "teyzem ileride amcam olacak" gibi bir laf ve günümüzde de olmadı. Birkaç istisna dışında "Doğu klasikleri" ya yok ya da bir elin parmakları kadar az. Mesela Türkiye'de -anlayarak yapılmış- bir tek Yi Ching çevirisi yok. Her Çinli'nin bugün de okuduğu, hatta bugünkü hayatında kullandığı bilmemkaç bin yıllık bu kitabın Türkçesini okurken, kuru bilimsel metin okuyormuş gibi oluyorsunuz. Bu ülkeye gene birşeyler teğet geçiyor gibi. Mesela Çin almış başını giderken, Türkiye'de Çin'e ve Çin kültürüne ilginin sıfıra yakın olması gibi, bugün -özellikle- Türkiye'de çok okunan Tolstoy, Dickens ve diğer "Klasikler" devrinde de Türkiye'de kimse onlarla ilgilenmemiş...
Türkiye'de Süveyş kanalının yapılması ve İngilizlerle al takke ver küllah anlaşma denemeli yıllarında Tolstoy, ilk romanı "Çocukluğum"u yazmış (1860). Bundan iki yıl sonra da Victor Hugo "Sefiller"i yazmış, hani en son opera/müzikal versiyonunu sinemalarda izlediğimiz "Sefiller" yazıldığı yıllarda İstanbul'da Şinasi, eski Doğu usulü sahne sanatı ile Batı usulü tiyatroyu birleştirerek yazdığı "Şair evlenmesini" sahneye koymuş -bugün kimsenin ilgilenmediği bir olay. Lise'de mecburi edebiyat dersinde bir pasaj sadece, hiç bir tiyatroda oynamaz, gidip göremezsiniz...
Charles Dickens "İki Şehrin Hikayesi"ni yazarken, Ziya Paşa da "Tecr-i Bend" adlı ünlü uzun şiirini yayınlamıştı. Edebiyat tarihçileri dışında, bugün pek ilgilenilmeyen bir şey...
Fakat galiba en acı olanı, bugünün evrensel Dünya kültürünü belirlemiş Tolstoy, Dostoyevski, Dickens, Stevenson gibi ilk önemli klasikler, Türkiye'ye tam anlamıyla teğet geçmiş görünüyor. Tolstoy'un "Çocukluk" romanı daha 1860'da İngilizceye çevrilmiş ve Tolstoy daha o zaman bir dünya yazarı olmuş. Bütün Rusya, Tolstoy'un 80 yaşına basışını şenliklerle kutlarken yıl 1908 ve Türkiye'de tek konu Abdülhamit İstibdadı ve İttihatçı İhtilali. Bulgaristan falan bağımsızlığını ilan edip oradan Anadolu'ya göç başladığında, Enver Paşa yere göğe konulamazken, Louis Bleriot uçakla Manş denizini  geçiyor, Jack London da ünlü romanı "Martin Eden"i yazıyordu. Jack London, John Steinbeck ve benzerleri klasikler Türkiye'de asıl 1960'larda, yani yazılışlarından uzunca bir süre sonra okundular. Tolstoy ve Dickens gibiler ise, Hasan Ali Yücel tarafından sistemli bir çeviri çabası sayesinde ancak 1930'lar sonrası Türkiye vatandaşlarının raflarında yerlerini aldılar ve okundular…
Tarihin internet nedeniyle tüm Dünya'da eşzamanlı yaşandığı günümüzde, gene bir çok konu gibi edebiyatın ve sanatın da Türkiye'ye teğet geçmesi acı. Her insan gibi toplumlar da algılayabildiği kadarını görüyor. Sanat ve edebiyatı bir aydın gevezeliği biçimi, lüks bir lüzumsuzluk sayarsanız, 19'uncu yüzyıl edebiyatını ve Dünyasını ıskaladığınız gibi şimdi de 21'inci yüzyıl Dünyasını ıskalayabilirsiniz. Ama Türkiye'nin herşeye rağmen gene de bugünü yakalayan insanlara sahip olduğunu ve Dünya kültürüne yeni değerler kazandırdığını söylemeden noktalamayalım...

Kendi arabanda misafir, veya Silikon Valley tipi ulaşım...

Son yirmi yıldır sadece kiralık otomobil kullanmış bir şoför olarak, yurt dışında tuvalete bile otomobille gittiğim günleri hiç aramıyorum. Ama modern hayatın insan hayatına soktuğu "Bireysel Ulaşım" anlayışı, yani "herkesin kendi arabası" meselesine kayıtsız kaldığım söylenemez -diye bir cümle kurmak isterdim...
Ben otomobillerle sadece Matchbox (çocuklara mini otomobiller hediye etmeyi severim) ve estetik açısından ilgilenirim, mesela Bugatti'nin efsane modellerini severim, çünkü sanat eseridirler. Ama "Apple bir otomobil üzerinde çalışıyor" diye bir haber duyunca buna kulak kabartırım, zira Apple, telefonu yeniden icad eden ve bir yaşam stilinin sembolü olmuş önemli bir markadır ve dört ürünü her an ya cebimde ya sırt çantamda ya da çalışma masamın üzerinde durmaktadır. Bu markanın yeni bir tür elitizmi temsil ettiğine istemeyerek "Evet" diyebilirim, gene de Apple otomobilinin ne olduğuna şöyle bir bakmak önemli...
Öyle çok hız meraklısı biri değilim. Otomobil kullanmama nedenim de İstanbul'da onca Taksi, Otobüs, Metro varken ve Dünya'ya kıyasla ucuzken, zamanımın bir kısmını araba kullanmaya harcamamak, yoksa kitabımı nerede okuyacağım? Benim sadece Metro'da okuduğum bir kitabım var yanımda...
Silikon Valley'in bilgisayar ve internet üzerinden Dünya'da sergilediği yeni üstperdeden çokbilmişlik havası son zamanda daha çok dikkat çekmekle birlikte, kendi arabanda misafir olmak fikri gayet güzel. Bir çeşit görünmez özel şoföre sahip olmak cazip ve yeni ulaşım mantığı da tam bu noktaya odaklanıyor...
2003'de kurulup, özellikle İskandinav ülkelerinde çok tutulan elektromotorlu Tesla otomobilleri, modern ulaşım anlayışının evrilmesinde ilk önemli taşı gediğe koymuş görünüyor. Bu otomobillerden kullanan yabancı bir dostum, arabanın Porsche'den bile çok daha çabuk hızlandığını, şimdilik tek dezavantajının, bir aküyle en fazla 480 kilometre gidebildiğini söylüyor, ama bu da büyük kusur değil, çünkü yedek aküyü takıp yolunuza devam edebiliyorsunuz...
Google ve Apple'ın hedefi ise, kendi müşterilerine sunabileceği kadar düşük fiyat kategorisinde (yani yaklaşık 15 bin Euro'ya alınabilen), kendi kendine giden otomobiller. Ana fikir, otomobilde giderken yola bakmak yerine iPad'e bakmak, Tweet yazmak ve müzik dinlemek gibi faaliyetlere alan açmak. Sadece Apple ve Google değil, Mercedes'den BMW'ye kadar birçok otomobil firmasının da giderek bu alana yoğunlaşıyor. Amaç, bir yolcu gibi kendi arabanıza binip, gideceğiniz yerin adını söylemek ve otomobil sizi oraya götürürken kitap okumak, yani benim metroda veya otobüste yaptığımı yapmak, kısacası otomobil kullanmak dışında konularla ilgilenmek...
Otomobiller pek sorun değil. Aynen Apple'ın üretilmesi gibi her bir parçası ayrı ülkede yapılıp Çin'de monte edilecek, bu yöntem benimsenmiş görünüyor, ama test aşaması oldukça yeni ve güvenlik -Apple'ın temel politikalarından- çok önemseniyor, bu nedenle otomobillerde aynı sistemden iki tane birden bulunacağı şimdiden kesin...
Tesla otomobillerini yeni duydum. Çin'de üretilen yeni Qoros otomobillerinin sağlamlık testinde dünya ikincisi olduğunu da ve Google-otomobili konusunda bir Türk'ün önemli bir rol üslendiğini de yeni öğrendim: Adı, Seval Oz...
Konunun uzmanları, 2020 yılında otomobillerin otomotik pilotlar tarafından kullanılır hale geleceğini, çevreye sıfır atık bırakan elektrikli otomobillerin sayısının önemli artış kaydedeceğini söylüyorlar. Trafik kazalarının yüzde 90'ının sürücü hatası, yüzde 10'unun teknik hata olduğunu düşünecek olursak, hiç de olağandışı bir tahmin gibi görünmüyor. Ve Apple otomobilini merak ediyorum. Ama şekli şemali yukarıdaki otomobil gibiyse, hayatta almam!..

Sanatözürlüler ülkesi Türkiye ve uçan kazlar...

Bir arkadaşımın Güzel Sanatlar akademisinde okuyan kızının hocaları hakkında anlattıkları beni çok şaşırtmıştı, çünkü adı profesör falan olan bu tiplerin, -sanatı biryana- sanatın ruhuyla alakaları olmadığı anlaşılıyordu. Nihayet ben de bu ülkede doğup büyüdüm. Müzisyenin "çalgıcı", ressam ve heykeltraşın "kasıntı özenti" falan sayıldığı, yaptıklarının hiç beğenilmediği, Monna Lisa'dan başka resmin, Michelangelo'dan başka heykeltraşın tanınmadığı, sanat duygusunun ne nasıl nereden geldiği ile pek ilgilenilmediği aşağılıkkompleksli bir şablonlar ülkesi burası. Burada çocuklar ya doktor ya mühendis olması için okula gönderilir, asfalt ve beton, "eser" sayılır. Sanatın Lübnan'dan, Kıbrıs'dan, hatta Afrika ülkelerinden bile daha hafife alındığı bir yerdir. Türkün varlıklısı Mercedes SLK'ya biner, ama bu arabanın dizaynını yapanın da bir insanoğlu olduğunu, hatta bir Türk olduğunu (Murat Günak) falan bilmez. Türkün gözünde sanatla ilgili alanlar ciddiye alınmaz, ama ev önemlidir! Betona gelesice Türk milleti, ev biriktirir. Tatile Antalya'ya mı gidilecek? Hemen oradan bir ev alır, tatilini kendi evinde yapar ve iki sene sonra da satar, ama çocuğunun herhangi bir sanat alanının eğitimini görmesini hayalinde bile göremez, ne yani çocuk çalgıcı mı olacaktır?!..
İşte bu nedenle, değerlerin betonla değil yaratıcı zekayla ve sanayla/estetikle ölçüldüğü günümüzde Türklerin dünya starı yok denecek kadar azdır, çünkü çocuğunun/yakınının sanatsal yeteneğinin hakkını verip onu cesaretlendirecek kimsecikler yoktur…
Ama günümüzde bu nato-kafa-nato-mermer kırılıyor ve gençler sanat alanlarına yönlenmek konusunda cesaretlendiriliyor, ancak o temel sorun, Çin seddi gibi yerli yerinde duruyor: Zevksizlik, kabalık ve sanattan anlamaz şabloncu snobluk…
Sanatın bu kadar küçümsendiği, sanatın sadece "güzel şeyler yapmak ve kapalı salonlarda sergilemek" sanıldığı Türkiye gibi ülkelerin sanatçıları da hep başka ülkelerde yetişir, tanınır ve değeri bilinir. Şimdilerde Almanya, Türk sanatçıların özgür ortam bularak ve değerleri verilerek boy attıkları bir Türk sanat diyasporası görünümünde. Türkiye'de destek bir yana, köstek olunuyor. Sanata değer verilmeyen, anlaşılmayan bir yerde sanat da olmaz elbette. Mısır'ın, Yunanistan'ın, Lübnan'ın dünya sinemalarından tanıdığımız dünya starları vardır, Türkiye'nin yok. Muzaffer Tema'nın çabalarını falan saymazsak…
Nüfusu İstanbul'un köylerinden küçük Karadağ, Slovenya gibi ülkelerin bile dünyaca ünlü sanatçıları var, ama Türkiye gibi 75 milyonluk bir ülke, bu konuda Mısır'la bile boy ölçüşecek durumda değil...
Bugün Cumhuriyet gazetesinde bu çarpıklığın "dört dörtlük" bir örneğini okuyunca, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Mehmet Ali Uysan, tıpkı Fazıl Say, Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk gibi bir dünya sanatçısıdır, 2010'da yaptığı ve yukarıda gördüğünüz "Skin" (Ten) adlı eseri, The Independent gazetesi tarafından, New York'daki Özgürlük Anıtı ve Michelangelo'nun "Davud" heykelinden sonra dünyanın en önemli üçüncü önemli "Kamusal alan yapıtı" sayılıyor, ama Uysan, Hacettepe Güzel Sanatlar Akademisi'nden atılmış! Ankara'lı sanatçılar listesinde hala adı yok. Dünyanın belli başlı kentlerinde sergileri açılmış, Ankara'da açılmamış. Hocaları onun yaptıklarını "heykel" saymamışlar (Heykel denince akıllarındaki o şablonu merak ediyorum), anlaşılan o fikirlerini değiştirmemişler de…
Ve en kötüsü, o üniversiteli kızın bana anlattığı gibi "Hocalar", yaptıklarının heykel olmadığına -bir süre- Uysan'ı da inandırmışlar. Ama gerçek sanatçıyı bağlasan durmaz, çünkü sanat yapmak, sanatçı için doğal bir dürtüdür, istediğiniz kadar bastırın mutlaka dışarı çıkar, yani bir şekilde ifadesini bulur. Eh o da gerçek sanatçıymış, isteyen "yapamazsız" desin, yapmış. Ama yukarıda resmini gördüğünüz dünya üçüncüsü eserini Trabzon'a da koymuşlar, "alay konusu" olmuş ve yerinden kaldırılmış…
Türkler kamusal sanat adına Horoz, zerdali, domates heykeli falan dikerek dünyaya rezil olmayı tercih ediyorlar. Şimdi Uysan'ın Ten heykelinin yerine bir kaz heykeli dikilirse kimse şaşırmaz ve yabancı basın da "Ten yerine kaz heykeli" haberini de mutlaka yapar -emin olun...

Kurtlar...

Bu hayvana ne zaman ilgi duymaya başladığımı hatırlamıyorum, ama nisbeten yeni bir tarih sayılır, çünkü bir "Devrdimci"nin Ülkücülerin sembol hayvanını sevemeyeceği devirleri atlattıktan sonraydı…
Kurtla ilk tanışmam, masallarda oldu. Babaannemin masallarındaki kurt siyasi olmadığından başka bir kategoriye giriyordu ve başka bir ad taşıyordu: "Canavar". Balkanlardan gelenlerin kurda "Canavar" demeleri, bana her zaman çok sonra duyduğum "Kurt adam" efsanesini ve "Drakula" falan gibi irkiltici fantastik kötülükleri çağrıştırırdı. İlkokuldaki "Yavrukurt"luğum, kurt gibi acıktığımda anneannemin yaptığı ve adına "kurt" dediği basit hamur kızartmaları, kırmızıbaşlıklı kızı yiyen kurt falan hepsi, "faşist kurt"la birlikte uzunca bir süre hayal dünyamdan çıktı…
İnsan gerçekten daha bir olgunlaşıyor mu, yoksa hayatı daha iyi anladıkça daha az mı korkuyor veya temkinli biri oluyor bilemem, ama siyasi bagajlardan kurdulunca oldukça hafifleyip her konuya daha tarafsız bir yerden yaklaşabildiğini söyleyebilirim. Ben de hafifledim ve göçebelerin dinlerini araştırırken bu hayvan yoluma çıktı. Kuzey Asyalı göçebeler ona Börü veya Böri diyorlar ve birçok göçebe boy'un Ongon'u, yani totemi kurt. Kırgızlarınkinden tutun da Çingis Han hakkında anlatılanlara kadar bazen abuk sayılabilecek kurt hikayeleri, söylenceleri vardır. Masallardaki gibi havvan donuna bürünen Kamların, Amerikalı rejisörlerin "kurtadam" denen tipler olmaları da mümkündü, hem de çeşit çeşit hayvan donuna girip, koruyucu hayvan ruhlarına dönüşen cinsinden. Yakutlar bu hayvanlara Ije-kil diyorlardı ve tabii Kurt da onlardan biriydi…
Sadece göçebelerin değil, Doğu Asyalıların da Kurdu önemsediklerini sonraki yıllarda öğrendim. Kurtları örnek alan Çingis Han'ın kurduğu Moğol soylular sınıfının Anadolu'dan Ortadoğuya, oradan Çin'e ve Hindistan'a kadar o zaman bilinen dünyanın büyük bir bölümüne hükmetmesinden önce uzunca bir süre Aşina hanedanının aynı rolü üslendiğini öğrendiğimde, bu Kurt hikayesi gene önüme çıktı. Kimilerinin "yol gösterici", kimilerinin "Soyu devam ettirici" diye adlandırdığı o kurt, bu kurttu ve adına da Aşina deniyordu. Kurtların bu kadar uzun süre bu kadar popüler olabilmeleri ise, galiba sürü örgütlenmelerinde gizli…
Böceklerin bile düşünebildiği, duygularının olduğu, abstrakt düşünmeyi bile başardıkları, planlar yapabildikleri kanıtlanmışken, kurt gibi mistik bir hayvanın insanları nasıl etkilemiş olduğunu tahmin etmek artık zor değil. Kurtlar, küçük aşiretler gibi davranıyorlar ve çok örgütlü akıllı avcılar. Ülkücüler devrinden kalma çok kurt efsanesi dinledim. Bunlar, kitap niyetine okunmayacak ilkellikte, hamaset ürünü faşizan ve aptalcaydılar. Tarihlerine ilham olmuş Kurt gibi bir hayvan hakkında ciddiye alınabilecek bir tek adam gibi hikaye yazmamış Türklere karşılık, Çinlilerin böyle bir Bestseller'e sahip olduğunu öğrendikten sonra gardım iyice düştü ve siyasi saçmalıkları bırakıp bu hayvana karşı sempati duymaya başladım. Jiang Rong takma adıyla "Kurt totemi" diye bir roman yazıp, Çin'in tüm zamanlar için satış rekorunu kıran Lü Jiamin, kitabına eklediği bir makaleyle Çinlilere bir de koyunluktan vaz geçip kurtlar gibi olmalarını öneriyordu. Avni Pardo'nun Türkçeye çevirdiği kitap, berbat bir kitap kapağıyla piyasaya düştü ve pek de ilgi görmedi. Çin'de 25 milyon adet satılan bir kitaptan bahsediyoruz. Kurtların sofistike hayatları, örgütlenme biçimleri, avlanma ve savaş usulleri, insanlarla kurdukları iletişim biçimleri, bu hayvanları ilginç kılıyor -en azından benim için...

Rüya gören arılar...

"Arı gibi çalışkan olma"yı mutlaka duymuşsunuzdur, ama "Arı gibi akıllı olmayı" henüz duymadığınızdan eminim, -ben de yeni duydum...
Hayvanlar duygulu yaratıklardır. Çocukluğumda hayvanlara uzak bir yaşam sürmemin sonucu olarak böyle şeyleri hiç düşünmemiştim, hatta -galiba- "ısırdı" diye bir köpek korkusuyla kuduz aşısı bile oldum, hem de o zamanlar karnınızdan yediğiniz ve insanı allak bullak eden iğnelerdendi. Artık çocuk değilim, özellikle kedileri çok severim, ve bu hayvanların her birinin ayan-beyan özgün karakterleri olduğunu, insanlarda olduğu gibi iki kardeş kedinin bile birbirine zıt karakterleri olabildiği, insanlarla iletişim kurduklarını falan bilirim. Köpekler için de durum pek farklı değildir. Kızkardeşimin Tibet cinsi köpeği konusunda anlattıkları da hep kulağımdadır...
Geçtiğimiz yıllarda -2013'den itibaren- hayvanların insanlara daha çok benzeyeceğini ve daha akıllanacaklarını anlatan ilginç makaleler okudum ve bunlardan hiçbiri de beni şaşırtmadı. Çin'deyken beyaz bir yunus cinsiyle hayatımda ilk kez iki ahbap gibi gözgöze geldim ve insana umulmadık kadar yakın olduğunu hissettim. Gerçi biz insanlar, hayvanların aklı konusunda konuşurken aslen onların bize ne kadar benzedikleri üzerinden değerlendirmeler yapıyor, böyle kriterler koyuyoruz, ama hayvanların aklı hiç de bizim umduğumuz ölçülerle değerlendirilebilecek gibi değil, bu yüzden de yarım yüzyıldır arı beyni üzerine çalışan bilim adamıRandolf Menzel'in söylediklerine kulak kabartıyorum...
Ana fikir her zaman, hayvanların düşünüp düşünemedikleri olmuştur. Eskinin bilim adamlarını geren en büyük konudur. Yunus düşünebilir mi? Evet. Bunu artık net söyleyebiliyoruz. Kediler ve köpekler için de yanıt aynı. Hayvanların ruhsuz birer biyolojik robot olduğunu düşünen René Descartes'ın üzerinden nice hayvanlar geçti, nice sürüler, nice kedi patileri, ama arılar?!..
İşte konu da bu zaten. Bir susam tohumundan daha küçük beyne sahip olan bal arısı, sadece düşünmekle kalmıyor, abstrakt da düşünebiliyor, yani biz nasıl harflere bakıp okuyarak, o işaretlerden aklımızda hikayeler kurgululayabiliyorsak, arılar da bunu yapabiliyorlar ve böceklerin kuru biyolojik otomatlar oldukları teorisi de çökmüş durumda. Acaba bu oldukça yeni bir gelişme mi, yoksa eskiden beri böyle mi? Menzel'in Die Zeit gazetesine Ocak ayında verdiği mülakata göre hiç de yeni değil, yani kendini bir halt sanan insanoğlunun kibrine inat arılar, hem düşünebiliyorlar hem de duygulara, hatta bir "ben" duygusuna bile sahipler. Arılar, inanılmayacak kadar hızlı öğrenebiliyorlarmış ve insan gözünden on kat hızlı bir algılama düzeyine sahipler...
İnsanlar rüya görürken gözleri göz kapakları altında hızlı hızlı sağa-sola hareket eder. Uyurken arıların da duyargalarını hızlı hızlı hareket ettirdikleri bir mod varmış ve buradan, bu üretken böceklerin de rüya gördüğünü söylüyorlar. Arıların mutluluk halini ve öfkelenmelerini, nefretlerini bilim adamları anlayabiliyorlar ve onları köpekler gibi eğitebiliyorlar. Biliyorum, kulağa garip geliyor ama gerçek, aklınıza gelen her canlının kendine özgü bir düşünce biçimine, akla, ve belki "ben" duygusuna sahip olması, hatta tek hücreli canlıların. Menzel bunu anladığında, hocası profesör tarafından hemen arılara yönlendirilmiş. Profesör inanamamış, talebesi "kafayı bozmasın" diye onu arılara yönlendirmiş. Yarım asır sonra bilinen konu şu: Arının bir iç dünyası var, içinden düşünebiliyor, karmaşık planlar yapıyor, hemcinsleriyle özgün bir dans aracılığıyla konuşuyor, rüya görüyor, duygulanıyor...
Tüm canlılar, çimdiye kadar onlara hiç bakmadığımız ölçülerde kişilikli şeyler. Eski Kam'ların hayvanlara çok önem vermesi ve av öncesi uzun törenler yapmaları, öldürülen hayvanların ruhlarının yüksek bir mertebeye (Cennete) gitmesi için özel ritüeller yönetmeleri vs. hiç de boşuna değilmiş...
Modern insanın hayvanları birer ruhsuz otomat olarak görüp, ruh denen şeyi sadece kendine bahşetmesi kabalığı gün itibariyle bilimsel açıdan da tamamen çürütülmüş bulunuyor. Asıl ilginç olan, tüm canlıların kendine özgü bilinçli varlıklar olarak yaşadıkları gerçeği. Sadece yunus değil, arı da...
Çinli genç bir sanatçı, arıların abstrakt düşünme biçimini bir sanat haline getirmiş. Onlara kovan kurmaları için değişik geometrik alanlar kuruyor ve arıların kovanlarını sonra meraklılara sergiliyor. Kısacası olay hayvanların sanat/estetik duygularına kadar varmış durumda. Ressam filler falan derken, heykeltraş arılara kadar gelmiş bulunmaktayız. Hayvan haklarıyla ilgilenen hayvanseverlerin, arılara daha dikkatli bakmalarında fayda var. Hem Einstein bile, dünyadaki insan hayatının arılarla doğrudan ilişkisini göstermiş, bu küçük hayvanların önemine dikkat çekmişti. Bir de sokmasalar, kesinlikle çok şekerler! Ama kızdırırsanız kediler de tırnaklarını fena geçirir, hatta fena dişler. Arılarınki kadarı kadı kızında da olur!..