Siz siz olun, mucizelere inanın...

Eskiden Romalılar nasıl konuşurlarmış biliyoruz, Latince...
Öğrenmek zorunda kaldığım en sıkıcı dildi, çünkü yaşamayan ölü bir dil ve ben bu dili öğrenirken, ondokuz yaşında oldukça diri biriydim -ilgim sıfırdı, çok sonraları ilginç geldi...
Müzelere eski eşyaları koyabilirsiniz, eski fosilleri de koyabilirsiniz, ama eski kokuları koyamazsınız. Gerçi eski kokuları, eski terkibine bakarak imal eden bir parfüm müzesi biliyorum. Napoleon Bonaparte'ın Woterloo savaşından sonra sürgüne giderken sürdüğü parfümün nasıl koktuğunu da biliyoruz, hatta eski Roma İmparatorlarının kokuları dahil binlerce eski ve yeni kokuyu Fransız Versailles Sarayının Osmotheque bölümünde koklayabiliyoruz, ama İskitler nasıl konuşuyorlardı? Sümerce kulağa nasıl geliyordu? Bunları bilmiyoruz. Bunlardan daha derin merak, dil denen olayın nasıl ortaya çıktığı konusudur. Neden bin türlü dil ortaya çıkar? Dilleri kim ortaya çıkarır, bu iş nasıl olur?
İşte bu soruyu, bilim adamlarından daha iyi yanıtlayabilecek kişiler tanıyorum, mesela birlikte oynadıkları sokak köpeğine "Gofret" adı koyan Beyoğlu sakini çocuklar, bu kategoridekilerden. Zira onların Avustralyalı akranları böyle bir fenomene imza atmış bulunuyorlar...
Hikaye oldukça sıradan bir olay gibi başlıyor...
Avustralya çölünde kırmızı kum üzerine kurulmuş altıyüz kişilik bir Aborjin köyüne ilkokul öğretmeni olarak gönderilen Carmel O'Shannessy'inin görevi, çocuklara anadilleri Warlpiri'yi ve İngilizceyi öğretmektir. Öğretmen, çocukların kendi aralarında, basit, kulağa bebek sesi gibi gelebilen, Warlpiri'yi de andıran bir dil konuştuklarını duyar. Sadece çocukların konuştuğu bir dil olduğunun farkına varır...
Öğretmen, çocukların bazı sözcüklere kendilerince başka adlar takıp, bildik Warlpiri konuştuklarını sanmış, ama konuştukları dilin, beyazlar Avustralya'ya gelmeden önce yaygın eski Kriol dilinden sözcükler içerdiğini anlayınca, araştırmasını derinleştirmiş. Üniversitelerden yardım almış ve sonunda bütün bilim dünyası ayağa kalkmış:
"Bu yepyeni bir dil!.."
Lajamanu adlı köyde, çocukların icad ettiği, kendi fiilleri, sıfatları vesairesi olan, kendine has gramere sahip yepyeni bir dil...
Köyün çocukları bu dili, bütün gün hep kendi aralarında kaldıkları için büyük bir yaratıcılıkla icad etmişler ve büyüklere çaktırmak istemedikleri konuları bu dille ifade eder olmuşlar, ama dil gizemini kaybetmiş. Çünkü o tıfıllar büyümüş!
Yıllar içinde yeni dili araştıran öğretmenle birlikte dünyanın dil bilimcileri, şimdi bu köye hayran! Çocukların geliştirdiği ve artık tüm köyün bildiği yeni dile "Lajamanu Stil" diyorlar. Dili fiillerinin Warlpiri diline, adlarının da İngilizce ve Kriol diline benzediği söyleniyor. Asıl ilginç olan, grameri. Çünkü bizim "Şimdiki zaman" ve "Gelecek Zaman" tipi zamanlarımıza onlar bir de "Gelecek olmayan Zaman"ı eklemişler. Yani fiili öyle çekiyorsunuz ki, "Bu eylem şimdiki zamanda veya geçmiş zamanda yaşanmış olabilir, ama gelecekte asla!'" anlamına geliyor...
Aborjinler ilginç bir halk. Bir ara çok popüler olan Bruce Chatwin'in "The Songlines" (Traumpfade) kitabını okuduysanız, "İlkel göçebe" diye daima küçümsenen Aborjinlerin ve diğer göçebe halkların, aslında nasıl sofistike bir uygarlığın sahipleri olduklarını görürsünüz. Çocuklar başlı başına mucizedirler zaten. Van depreminde 47 saat sonra göçük altından yarasız-beresiz çıkan birkaç günlük Azra bebeğin, bu sonbaharda 2 yaşına bastığını biliyor muydunuz? Çok güzel minicik bir kız. İşte o mucize bebeklerin en akıllıları, atalarının Kriol dilini bile her nasılsa kullanarak yepyeni bir dil kuran Lajamanu çocukları olmalı...
Şimdi dil bilimciler, bir güzel mucize saydıkları bu olayla uğraşadursunlar, biz mucize konusunda eli artırıyoruz ve rest deyip, şunu hatırlatıyoruz: Kırmızı kum çölüne, tıfılların dil icad ettiği yere, 2010 Şubatında gökten balık yağmıştı. Bu da bir mucize!..
1980 yapımı, "Tanrılar çıldırmış olmalı" filmini gördüyseniz, (bir Jamie Uys filmidir) bir uçaktan atılan (yani "gökten düşen") CocaCola şişesini, kendi dünyasının sınırlarına götürmek için yayan yola çıkan yerlinin komik ve absürd hikayesi anlatılır. Botswana'da çevrilen filmde başrolde, gerçek hayatında da -"uygar" dünyadan uzak yaşayan- bir yerli oynamıştır. Hadi, orada gökten şişe, -hem de rol icabı- düşüyor, Lajamanu'da gökten bir tek balık düşmüyor ki! Düşse, filmle bir benzerlik kuracağım. Hayır, gökten sağnak halinde balık yağıyor, hem de çöle!..
Bu mucizeye inanabilmek için hemen bilimsel araştırmalara soyunan bilim dallamaları, o dönemde yaşanan dev bir tayfun sırasında, fırtına hortumunun nehirlerdeki balıkları emip göğe taşıdığı ve o balıkların da, ufaklıkların yeni dil icad ettikleri köye yağdığını anlıyorlar...
Tesadüflere pek inanmayan biri olarak, Tanrı'nın belki çılgın falan değil ama, sahiden çok nüktedan biri olduğu sonucuna varabilim!

Thích Nhất Hạnh / Barış ve Lanet

Evrensel bir Budizm türü geliştiren ve 16 yaşından itibaren budist keşiş olan Thich Nhat Hanh, 1926'da Orta Vietnam'da doğdu. Ülkesinin en sevilen ve dünyada en tanınan şairidir. International Network of Engaged Buddhist'in (INEB) onursal başkanıdır. Size, 1 Ocak 1967 tarihli Varlık yayınlarından çıkan Cep Dergi, Dünyaya açılan Pencere'de yayınlanan iki şiirini sunuyorum. Şiirler, Talat Sait Halman tarafından Türkçeye çevrilmiş.


BARIŞ

Bu sabah uyandırdılar beni,
Dediler ki kardeşim savaşırken ölmüş.
Bahçede nemli yaprakları büklüm büklüm
Fidanda bir gül açıyor.
Yaşıyorum, ciğerime doluyor gülün gübrenin kokusu
- Yemek, dua, uyku…
Ne zaman bitecek nicedir süren sessizliğim?
Ne zaman fışkıracak içimden beni boğan sözler?

LANET

Dinleyin:
Dün altı Vietkong gelip geçti diye
Köyüm bombalandı, taş taş üstünde kalmadı.
Kurban gitti herkes.
Bugün köye döndüm yıkımdan sonra:
Dumandan ve akan ırmaktan başka şey görünmüyor.
Tapınağın ne çatısı kalmış ne mihrabı.
Evlerin hepsi yerle bir.
Sanbu çalılıkları yanıp kül olmuş.

Alan talan olmayan yıldızlaerın altında,
Dünyanın dört bucağında yaşayanlara haykırıyorum:
Kardeşe kardeşini vurdurtan
Bu savaşa lanet olsun!
Sorarım size: Birbirimize kim düşürdü bizi?

Şahidim olsun dinleyenler:
Boyun eğmem bu savaşa,
Eğmedim, eğmeyeceğim.
Ölmeden bin kere haykıracağım bunu.

Kırık gagası kana bulanmış,
Eşi uğrunda can verirken çığlık atan kuş gibiyim:
İşte, bakın, asıl düşmanlarımız
İhtiras, vahşet, kin, açgözlülük.
Düşmanımız olamaz insanoğlu -Vietkong deseler de adına!

Cana kıyarsak kardeşimiz kalır mı ki?
Kimlerle yaşarız sonra?

Albert Camus'nün son yolculuğu...

O aslında Paris'e bir tren bileti almıştı. 4 Ocak 1960 gününün gazetelerini, lüks bir Facel Vaga FV otomobilde okuyamazdı. Ayrıca erkeklerle sohbet etmeyi de pek sevmezdi. Bir zamanlar günlüğüne şöyle bir cümle yazmıştı: "Neden kadınlar? Erkeklerin muhabbetinden nefret ederim." Nefret değil belki ama, ben de erkeklerle muhabbetten pek hoşlanmam -hele Türkiye'de...
Albert Camus, bu tarihten üç yıl önce tüm edebi eserleri için bir Nobel Ödülü almış olmasına rağmen kırık bir adam olarak yaşamakta olduğundan mıdır, kadınlarla olan sorunlarından mıdır, yoksa Madame Gallimard da arabada olacağından mıdır, işte her nedense, yayıncısının yeğeni Michel Gallimard'ın ısrarına dayanamamış ve o otomobile binmiştir...
Benim tanıdığım "Fransız otomobilleri" envanterinde, Facel Vega diye bir alet yok. Ben mekik gibi Citroen'lerin Avrupa'nın en orijinal ve asortik arabaları sayıldığı, Peugeot 404'lerin neredeyse çizgi romanlardan fırladığı yılların çocuğu olarak, 1958'de üretilmiş bu otomobili hiç ama hiç duymadım. Neredeyse asfalta dokunacak kadar alçak, 180 beygir gücünde, saatte 200 kilometre hız yapabilen, V8 Amerikan motorlu iki kapılı otomobil, "La Peste" (Veba) romanının yazarı Camus'yü güneydeki Lourmarin'den Paris'e götürecek...
Camus, benim ortasondayken kocaman gözlerle okuduğum sıçanlı "Veba" romanını yazmaya, Alman Wehrmacht orduları Stalingrad'da ilk yenildisini aldıktan sonra, -bunu duyar duymaz- 1943'te başlamış. Kitap 1947'de yayınlandığında Camus, Combat gazetesinin ünlü yayın yönetmeni olarak zaten tanınan bir yüz...
Albert Camus, 7 Kasım 1913'de, yani bundan tam yüz yıl önce Cezayir'de, Mondovi'de doğmuş. Üç kuşaktan beri Cezayir'de yaşayan Fransız bir ailenin oğlu. O zaman "Fransız Cezayiri"nin nüfusu 9 milyon kadar ve Fransa kökenli Fransızların nüfusu da sekizyüzbin. Albert'in babasının hayatı, daha o bir yaşındayken Marne cephesinde Birinci Dünya Savaşı'nda sona ermiş ve annesi onu ve abisi Lucien'i alıp, savaştan sonra memleketi Cezayir'e dönmüş...
Albert'in toplum içinde itibarını yükseltme dürtüsünün ateşini annesiyle abisi yakmıştır diyebiliriz sanıyorum. İspanyol asıllı annesi, okur-yazar değil, işitme sorunları var ve biraz konuşma engelli. Abisi de öyle. Ve Albert, kendini göstermek için daha ilkokulda futbolcu, kaleci ve en iyi okullara gitmek istiyor, bunun için herşeyi yapıyor....
Albert Camus, utandığı annesi ve abisini arkadaşlarından saklayadursun, yakışıklılığıyla dikkat çekiyor ve yeni kurulan Cezayir Üniversitesi'nde Felsefe bölümüne girip, orada vamp bir entelektüel kızla tanışıyor: Simone Hie. Daha sonra evlendiği bu kız ona ilk kez, daha üst sınıflara ve tanınmış kişilere uzanan kapıları açıyor. Albert'in bir Solcu olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı. Camus, daha 1935'de, Cezayir'deki Solcuların ortak örgütü Halk Cephesi'nin aktif üyesi ve bir yıl sonra da Komünist Parti'ye kayıt oluyor...
Tüm yazarlar gibi Albert Camus de sıradan bir işten parasını kazanmış. Türkiye'de bir ara tüm yazarlar nasıl reklam şirketlerinde metin yazarlığıyla uğraşır, hatta eskiden istidacılık yaparlarmışsa, o da Cezayir'de Metalürji Enstitüsü'nde memur. Bir tür katip, veya öyle birşey...
Ben Veba romanını ürpererek okurken, oradaki birçok sözün ne demeye yazıldığını, bazı sözlerin de zamanın polemikleriyle ilgili tarihe not düşmek amacı güttüğünü bilmiyordum. Mesela "Veba"da, "Ama bana, az sayıda insanın ölümünün, kimsenin öldürülmediği bir dünya için zorunlu olduğu söylenmişti. Bu bir ölçüde doğruydu ve belki ben böyle yüksek gerçekleri anlayabilecek mertebede değildim" der. Bu ironik cümle, doğrudan -zamanın Sovyet yanlısı Komünistlerine giydirmek amacıyla yazılmıştır. Bulgaristan'dan gelmiş bir babanın Sovyetlerle sorunlu Solcu bir oğlu olarak, ilk okuduğumda anlamadığım bu cümleyle daha sonra dost oldum olmasına ama Jean-Paul Sartre hiç dost olamamış...
Facel Vega FV
Camus ve Sartre, İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki büyük yazarı, iki büyük entelektüel devi. İkisi de kendine göre Sol'un ilahı, Sartre Camus'den sekiz yaş büyük, şehla, o da kadınları çok seviyor, ama Camus kadar yakışıklı olma ihtimali sıfır, karısı Simon de Beauvoir Camus'ye asılıyor, Camus kadını reddediyor, tüm bunlara rağmen Camus ve Sartre arkadaşlar, iyi dostlar. İkisi de Varoluşçuluk felsefesinin en önemli isimleri, ikisi de Gallimard Yayınevi'nin yazarı, -ama birbirlerini çekememeye başlıyorlar ve işte buradan, Camus'nün neden böyle kırık olduğuna geliyoruz...
Sartre, nurlu ufuklar, kızıl sosyalizm, insanın kurtuluşu uğrunda eh biraz kan dökecek olmasını "anlayışla" karşılıyor. Ve bu anlayışının sınırlarını, Stalin'in Rusya'nın yarısını Gulag'lara göndermesine, Sovyet Komünist partisinin yarısını da astırıp kurşuna dizdirmesine kadar genişletiyor. Sartre, kan denizinde de yüzseler, Sosyalistlere ve Komünistlere toz kondurulmamasından yana. Camus, Stalinizmin mezalimine cılız bir sesle karşı çıkıyor. Sartre'ya, "Veba"ya yazdığı o cümle gibi ironik cümlelerle dokunduruyor. Camus'ye göre, angaje edebiyat yerine angaje aktivistler gereklidir. Sartre ise, angaje bir edebiyattan yanadır. "Edebiyat Nedir" adlı inanılmaz polemikler, sert dil ve derin yazarlık bilgisi/kuramı içeren kitabında, "Her yazınsal yapıt, bir çağrıdır" der ve Camus'nün başını neden yediğini de, istem dışı bir kesinlikle şöyle ifade eder: "Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli olduğumuzu duyma gereksinimidir..."
Daha önemli...
Evet Camus ile feci bir polemiğe girip, onu "Sağcılaşmak"la suçlaması ve bunun için de o kılıçtan keskin ve sivri dilini kullanması, Camus'yü can evinden vurur...
Solcuların birbirine karşı ne kadar acımasız olabildiklerini bilen biri olarak, bu acımasız yaftalamanın Camus'yü mahvedeceğini bile bile "eleştirilerini" sürdüren Sartre'nın sonradan pişman olduğunu da unutmayalım. Sartre çok sonra, "Camus, benim son gerçek dostumdu" demiştir. Ama Camus'nün hayatının son dönemini entelektüel çevreden "Sağcı" diye dışlanmasına neden olmaktan hiç rahatsız olmamıştır, sonra üstüne üstlük 1968 gençliğinin yıldızı da olmuştur, hapiste Bader-Meinhoff tutuklularını da ziyaret etmiştir vs. Ama yalnız ve kalbi kırık Albert Camus de, Paris'e gitmek için, dangıl bir yeğenin ısrarına uymuştur...
Lüks arabasını büyük yazara göstermek için gaza asılan Michel, arabanın arka lastiği patlayınca kontrolü kaybediyor ve araba sağ ön tarafından, yani Albert Camus'nün oturduğu taraftan bir ağaca çarpıyor. Camus olay yerinde can veriyor, Michel Gallimard, on gün sonra hastanede ölüyor. Arka koltukta oturan Madam Gallimard ve kızı kurtuluyorlar...
Facel Vega firması, 1959 yılından itibaren ucuz otomobil üretmeye kalkmış ve Facellia adını verdiği ürünü, motorunun bir türlü istenen şekilde çalıştırılamaması yüzünden, Sartre'nın Nobel Edebiyat ödülünü reddettiği 1964 yılında iflas etmiş. Camus'nün ölümü ile yarım kalan ve taslağı da kaza alanında çamurun içinde bulunan son romanı "Le Premier Homme" (İlk Adam), 1994'de, gene Gallimard yayınlarından çıktı. Tamamlanmamış da olsa, Albert Camus'nün kızı tarafından yayına hazırlanan ve son yolculuğunda yanına aldığı son kitabı, yazarın  en iyi kitabı sayılıyor. Kitap Türkçeye hemen Tahsin Yücel tarafından çevrildi ve Can Yayınları tarafından yayınlandı...

Max Goldt / Dürrenmatt...

Ah küçük hanım burada neden böyle yalnız oturuyorlar bakalım? Hangi güzel kitabı okuyorlarmış bakalım?
- Dürrenmatt.
- Ne?
- Dürrenmatt.
-Ah Dürrenmatt. Söyleyin bakalım küçük hanım, bu akşam benimle sinemaya gelmek ister misiniz?
- Sinemaya mı? Hayır!
- Hayır?
- Hayır.
- O halde siz en iyisi, Dürrenmatt okuyacaksınız.
- Evet.
- Öyleyse kendi Dürrenmatt'ınızı okuyun.

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir...

Bir insanın hayatı Osmanlının çöküşü ve Cumhuriyet'in kuruluşuyla ancak bu kadar özdeşleşebilir. Sen soylu Şakir Paşa ailesine Girit'te doğ, sonra Atina'nın en elit kesimi içinde çocukluğunu geçir, Büyükada'da ilk okula git, 1907'de Robert Kolej'den mezun ol, İkdam'da ilk çeviri yazını yayımla, sonra git babanı vur...
Ama öncesi var...
Cevat Şakir Orta öğrenimi bittikten sonra -e o zaman modern Osmanlı aristokrasisinde moda- ille de yurt dışına gidecek. Nereye? Babası ille de Oxford'da tarih okumasından yana, ama o denizcilik öğrenmek istiyor. Tabii pederşahi Osmanlı adabı modern kişi özgürlüğüne üstün geliyor ve Cevat Şakir paşa paşa tarihçi oluyor ama sanatçı ruhlu bir insanı, klasik normların içine sokup, yaratıcılığa yabancı stupid bir monotonluğa zorlayamazsınız. Bütün kardeşleri sanatçı olan birinden kuru bir bilim adamı çıkaramazsınız -tabii o kişi ruhunu satmaya razı olmazsa (satmak çok zordur ve ölümden beterdir). Cevat Şakir'de ilk çatlak da bir İtalyan kızına aşık olmasıyla ortaya çıkıyor. 1913'de onunla evlenip İtalya'ya gidiyor ve orada ressamlık öğreniyor, -tarihçilikle alakası yok. Ve İstanbul'a dönüyor ki, Birinci Dünya Savaşı eşiği, babası iflas etmiş, Afyon'daki Kabaağaç çiftliğine yerleşmiş. İşte orada o günlerin karanlık ikliminde babası her ne söylediyse, Cevat Şakir babasını vuruyor ve yargılanıp kürek cezasına çarptırılıyor. Osmanlı'nın ölmekte olduğu yıllar...
Cezasının yedi yılını çeken Cevat Şakir, verem diye salınıveriyor ve o da 1925 yılına kadar yazılar yazıyor, karikatürler çiziyor, dergi kapakları yapıyor ve o yıl, Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuş, ortalık durulmamış, asker kaçakları ortalıkta dolaşıyor, asılan asker kaçaklarına üzülen bir yazı yazıyor ve kendini bir anda İstiklal Mahkemesi'nin iki Ali'sinin önünde buluyor. Ali Çetinkaya onu asmaya kalkıyor, Kılıç Ali "sürelim" diyor ve bilmeden Türkiye'ye ve tabii Bodrum'a büyük bir iyilik ediyor. Bodrum o zaman, eski bir Haçlı Kalesi'nin etrafında birkaç evden oluşan köy irisi bir yer...
Cevat Şakir'in, eski adı Halikarnasos olan bu yeri nasıl benimseyip nasıl sevdiğini, bir yazarın hiç yoktan bir şehre nasıl ruh verebileceğini, ondan sonra görüyorsunuz ki, yazarlığı küçümseyen tüm betonarme dallamalara kapak olacak düzeyde çok ayan-beyandır...
Cevat Şakir, burada oturup, mesela benim ilk gördüğümde yabancı bir kitap sandığım "Aganta Burina Burinata"yı yazmıştır. Bu kitabı lise talebesiyken Beyoğlu'nda bir Fitaş öncesi galiba Taksim'deki kitap sergilerinde keşfetmiştim. Bilgi yayınlarının ince uzun küçük kitaplarından biriydi ama kitabın kapağını unutmaya imkan yoktur. İri dalgalara konmuş gibi duran bir eski Yunan yelkenlisi. Aslında bir akım başlatacak yeni bir anlayışı da bu kadar kısa net sembolik bir şekilde anlatmak, bu kitabın kapağına nasip olmuştur. Kendine "Halikarnas Balıkçısı" diye bir ad takan Cevat Şakir, Bodrum'da balıkçılık başta olmak üzere her işi yapıp, Cumhuriyet tarihinin ilk Mavi Yolculuğuna da çıkmıştır. Bugün, Ege'nin bakir kalmış çok çok nadir köşelerinden bir kısmını görmek için yapılmaya devam edilen Mavi Yolculuğun o Cennet doğasına beton kondurmaya kalkanlara karşı mücadele edenlerin de adını büyük saygıyla andıkları Cevat Şakir, Bodrum'da doğanın en güzel yerine, göz zevkine sövercesine, keçilerin çıkamayacağı yerlere, Lego tipi "villa" dikmiş olanları bilmem ama, bu evlere "Plastik Lego evleri" adını takan yabancı arkadaşım bile Cevat Şakir'in kim olduğunu öğrenip ona hayran kaldı...
Türkiye'de "Yazarlıkla para kazanılmaz" lafının ağızlarda sakız olduğu dönemlerin daha başlangıcında turizm rehberliği ve yazarlık yaparak yaşamış Cevat Şakir...
Sonradan Mavi Yolculuk diye adlandırılan yolculuklara çıkarken yanlarına sadece karık ve peksimet alırlarmış ve tabii rakı. Medeniyetten tamamen sıyrılık ruh detoksu yapılan radyolu yıllar. O koylar haala akvaryum gibi, ama daha nereye kadar?
Bodrum'a gelen ilk entelektüeller, Halikarnas Balıkçısı'nın arkadaşları. Sadece peksimet ve katıkla denize açılıp denizi yaşayanların yazdığı kitaplar da deniz kültürüyle, balıkçılarla ilgilidir elbette. Daha sonra Yaşar Kemal'in dilinden düşmeyen Homeros'a uyanan sevgi, entelektüellerin denizin ruhunu keşfetmeleri, gene Halikarnas Balıkçısı sayesindedir...
Bodrum'da onun resimlerini, sözlerini içeren plakatları her yerde görürsünüz, adına yapılmış bir müze var. Bodrum Belediyebaşkanı Mehmet Kocadon'un ondan nasıl saygıyla söz ettiğini duymalısınız. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir, Bodrum'un ruhudur. Bodrum'un şimdi dünyadaki -İstanbul'dan sonra tek marka şehir olmasını bir yana bırakalım, özgün bir yaşam tarzı ve kültürünü tüm betonlaşmaya rağmen koruyabilmesinde bile bu neşeli yazarın payı vardır. Bodrum'dan ayrılırken yol kenarında güleç bir resmi, yanında da şöyle bir sözü vardı: "Bodrum'dan, geldiğin gibi ayrılmayacaksın." Kendi adıma söyleyeyim, -kesinlikle doğru!


Rudi...

68'lilerin eski Berlin, yürüyüş fotoraflarını görünce Rudi Dutschke'yi hatırlarım...
Ben onu hiç görmedim, ama bulunduğu yerlerin hemen yanında, kenarında, bazen tam üzerinde bulundum, bir yıllık arayla, hemen ardından...
"Rudi..." -Solcular ona böyle der- 1940'da Schönefeld'de doğmuş ve orada, yani daha sonrasının Doğu Almanya'sında, spor gazetecisi olmak istemiş ama rejim buna itiraz etmiş. Berlin Duvarı'nın henüz inşa edilmediği yıllarda Doğu ile Batı arasında günübirlik gidilip gelindiğinden, o da Batı'da okula gitmeye başlamış ve sonunda Batı'ya yerleşmiş zıpkın gibi, meraklı, kareketli, özgür düşüncesine sinek gölgesi bile düşürmeyen biri...
Almanya'da yaşayıp, Solla ilgilenmek ve Rudi'yi tanımamak imkansızdı. Bir lise talebesi boyutlarında ben de adını duydum, resimlerini gördüm. Bir kere bizim "Solcu Abi"lerden çok farklı biriydi, bi kere Türklerdeki gibi feodal bir "başgan" değildi. Rudi ilk Sol grubunu 1962'de Berlin'de kurmuş. 1964'de Kongo Başbakanı'nın ziyareti sırasında ilk büyük yürüyüşü örgütlemiş, sonra 1965'de üniversitedeki eğitim koşullarını protesto eden bir yürüyüş gelmiş. 1966 Martında Gretchen Klotz ile evlenmiş ve Mayıs 1966'dan itibaren de Sosyalist Alman Öğrenci Birliği SDS ile birlikte tüm Almanya'da Vietnam kongreleri düzenlemeye başlamış. 2 Haziran 1967'de İran Şahı Pehlevi'ye karşı gösteri yapan Alman öğrenci Benno Ohnesorg'u vurunca, Almanya'da oturma boykotları çağrısı yapmış. Bu olaydan sonra Rudi, herkesin tanıdığı bildiği öğrenci lideri olarak fırtına gibi esmiş. Rudi'nin ateşli konuşmaları gençleri ve öğrencileri büyülerken, sağcıları ve faşistleri de fena halde kızdırmış...
Beni heyecanlandıran bir başka girişimi de 1966'da bir tür Alternatif-Üniversite kurmayı denemesidir. 17 ve 18 Şubat 1968'de Berlin Teknik Üniversitesi'nde binlerce öğrencinin katıldığı büyük bir Vietnam toplantısı düzenler. 68'lilerle ilgili kült fotorafların bir kısmı, o günlerde çekilmiştir. Fotoraflar tüm dünyada yayınlanır. Son gösteriye 12 bin öğrenci katılmıştır ki bu, Berlin Teknik Üniversitesi'nin tıka basa dolması demek. O zamanlar üniversitede Türk öğrenci ya var ya yok -sonranın en hızlı devrimci abileri. Adlarını şimdi yazmayayım, okuyan yazanlar onları tanır zaten!
Rudi'ye karşı nefret olayında ip, "Nato'yu yıkın" diye konuşma yaptığında kopmuş olmalı, zira Alman faşistleri 21 Şubatta sokağa inip "Bir numaralı halk düşmanı: Rudi Dutschke" diye pankartlar taşımaya başlamışlar. Almanya'nın sağcı faşist gazetesi Bild, o zamanlar tam bir nefret küpü. -Nedense Bild'i pek seven Ertuğrul Özkök bilmem biliyor mu, ama o zamanın Bild gazetesi, şimdinin şeriatçı gazetelerinden/dergilerinden daha bed bir dille saldırıyor Rudi'ye. Mart'ya Prag kaynıyor. O da karısıyla birlikte oraya gidiyor. 11 Nisan günü Berlin'in ünlü Kudamm caddesindeki SDS Bürosuna giren genç bir işçi Rudi'ye yakından üç el ateş ediyor...
Rudi, başına iki, omuzuna bir kurşun yarası alıyor ve acilen ameliyat ediliyor. Evet ölmedi, görünürde bir şeyi de yoktu, ama bu olaydan sonra fazla ortalıkta olmadı. Rudi konuşma yeteneğini ve anılarını yitirdi. Konuşmayı yeniden öğrendi. 1969'da bunun için ve dinlenmesi için İsviçre'de, İtalya'daydı. Sonra Cambridge Üniversitesine öğrenci yazılıyor. Ama taşınmak için para bulamıyor. Zamanın Alman Cumhurbaşkanı Gustav Heinemann, cebinden 3000 Mark verip, 1975'de Rudi'nin taşınmasını finanse ediyor. Rudi 1976'da, parçalanan SDS'in ardıl gruplarından birine üye oluyor ve yeniden politikaya dönüyor...
Doğu Alman Rejimi ve reel Sosyalizmi eleştiren Rudolf Bahro Doğu Almanya'da tutuklandığında, Rudi Berlin'de ortalığı ayağa kaldırmış. Benim de alıp tamamını okuyamadığım (ağır geliyordu, anlayamıyordum) Bahro kitapları (mesela "Die Alternative") piyasaya çıktığında, o da Bahro-dayanışma komitesi kurmuş. 1979'da, Yeşillerin ilk komitelerine katılmış Rudi...
24 Aralık 1979'da, banyoda bir epilepsi nöbeti geçiren Rudi, küvette böğularak öldü. Aldığı kurşun yaraları onu yıllar sonra Danimarka'da öldürdü. Rudi, 3 Ocak 1980 günü Berlin Dahlem'de gömüldü, onu üçbin kişi uğurladı. Bu olaydan kısa bir süre sonra ben Berlin'e geldiğimde, Rudi yaşıyor gibiydi...
Berlin Teknik Üniversitesi'nde önce farkında olmadan, sonra farkında olarak, onun nefes aldığı havayı soludum ve onun hoşuna gidecek birşey yaptım. O yıl, adı henüz "Alternative Liste" olan Yeşillerin ilk tüzüğünü Türkçeye çevirdim. Hayatımda yaptığım ilk çeviriydi...
Rudi, Berlin gençliğinin ruhu...

Edebiyat eleştirisinin ölümsüz devi Marcel Reich-Ranicki...

Canlı yayında yanına oturmak isteyen yazara şöyle bağırıyordu:
"Benim yanıma oturarak meşhur olamayacaksın, yıkıl! Senin vasat zerzevatını kimse okumak istemiyor."
Kim olduğunu hala bilmediğim ve bilmek de istemediğim o yazar, Marcel Reich-Ranicki'nin bu tondaki yıkıcı, hatta parçalayıcı sözlerine sadece onbeş saniye dayanabildi -ki kayda değerdir! Ve adam, üç kişilik edebiyat eleştirmenleri programını terketmek zorunda kaldı.
Alman yazarlarının kabusu ve koruyucu meleği eleştirmen Marcel Reich-Ranicki, 93 yaşında bugün hayata veda etti. Onun büyüklüğünü bu vesileyle kemiklerime kadar yeniden hissettim. Anlatmak da kolay değil tabii...
Gencecik biriyken Almanya'dan toplanıp gönderilen Yahudilerden. Hem kendi ailesinden, hem de karısının ailesinden sayısız insan kaybetmesine rağmen İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Almanya'ya geri gönüp, asla aksatmadan edebiyat eleştirisi yapıyor. Ranichki, tüm varlığıyla sanat tutkunu biri. Şimdi bu yazdıklarımı görse, mesela "Geç kardeşim bunları, adam neden, hangi hasletleri nedeniyle önemliymiş onları anlat" diye küstah ve saygısız bir ses tonuyla çıkışırdı. Evet. Bu adamın konuşmalarını, Marcel Proust hastası kızkardeşim mükemmel taklit ederdi. "R"lerin üzerine basan, bazı sözleri uzatan, aksanlı sert bir Almancası vardır ve her lafı olaydır. Derinliği konusunda söyleyecek söz bulmak zor. Şu anda iPad'imdeki bir kitabına göz gezdirdim. Kitap, Türkiye'de de bir ara çok yapılan söyleşi kitaplarından. Ranicki'ye sorular soruyorlar, o da yanıtlıyor, ama her satırı şu kalitede:
"Gustave Flaubert ve Madame Bovary'ye ne diyeceksiniz?"
"Gustave Flaubert her ikisi de; hem şair hem protokolcü. Bir romantik ve bir realist. Bir vizyoner ve bir haberci. İhtiraslı ve aşırı titiz. O Fransa'nın en nesnel şairi ve en şevkatli kronisti. Rus Tolstoi ve Dostoyevski'yle birlikte, 19'uncu yüzyılın belki de en büyük roman yazarı. Asıl eseri, 'Madame Bovary' romanı tüm sınırları patlatmıştır: Uygar dünyanın bütün dillerine çevrilmiştir..." Bu şekilde devam ediyor ve onu okurken yazarlar ve eserler hakkında mutlaka hiç duymadığınız ayrıntılar ve çarpıcı keskin yorumlar görüyorsunuz. Sohbet esnasında Ranicki 151 yazardan bahsedip, 155 romanı eleştiriyor. Konuştukları, elbette daha çok sevdiği ve değer verdiği eserler ve yazarlar.
Ranicki, Alman gazetelerindeki "Edebiyat sayfası"nın mucidi. Frankfurter Allgemeine Gazetesinde başlattığı bu geleneği, sonra diğer büyük gazeteler de devralmış. Ranicki son nefesine kadar gazetenin, sadece edebiyat eleştirisi yayınlayan sayfasının da başeditörüydü.
Marcel Reich-Ranicki'nin stilini en iyi ifade edebilecek sözler galiba şunlar olabilir: Vasata ve sıkıcı olana asla müsamaha göstermeyen, bunlara karşı çok acımasız biri ve özgün kaliteyi yüceltiyor. Tarzını da, galiba en iyi Can Baba'nın o meşhur söyleşisindeki kesici laflarıyla tarif edebilirim.
Yanılmıyorsam 1980'li yılların sonu. Can Yücel, yeni yetme boş televizyon muhabirinin karşısında. Kadın soruyor:
"Kartpostal şairi Nazım Hikmet hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Can Yücel:
"Kart sensin, postal da sana girsin."
Program kesiliyor, -Reklamlar!
Cehalet ve vasatlık karşısında büyük şair Can Baba'nın fütursuz acımasız saygısız ve hatta kaba tavrı, aynen Ranicki'de de var. O, yazarların kişiliğine fena bindiriyor. Ve bu adamın parlak zekasının, keskin dilinin ünü, pek edebiyat okumayan sıradan Almanları da kavramıştı. Onun makineli tüfek veya tereyağı fabrikası gibi işleyen dili, Orta Avrupa'da bir fenomen olmuştu. Sokağa çıktığı zaman herkes onu tanıyordu. Bu kadar ünlü bir edebiyat eleştirmeni daha yoktu.
Marcel Reich-Ranicki, 20'inci Yüzyıl edebiyatını en derinlemesine bilen, eleştiren ve hakkını veren, ona değer kazandıran, değersiz olanları acımadan ezen, yazarları kaliteli olmaya zorlayan bir doğal afet, bir çığ, bir tayfundu ve edebiyat dünyasını da muazzam etkiliyordu. 15 metrekarelik çalışma odasından, tüm Almanca edebiyatı yönlendirdiğini söyleyenler, hiç de abartmıyorlar.
Ranicki çok dürüsttü. "Türk edebiyatını nasıl buluyorsunuz" sorusuna kameralar karşısında kısaca "ilgilenmiyorum" demekle yetindiğini iyi hatırlıyorum. Yanıtın, Ranicki'nin en nazik ve saygılı halini yansıttığını da söylemeliyim, çünkü daha sonra bu istikamette kurduğu biriki cümle sırasında yüzünün ifadesi ve el kol hareketlerinden, ben şahsen Orhan Pamuk'u ve diğer popüler birkaç Türk yazarını hayalinde kesip biçtiğinden eminim -ki asmış falan da olabilir! Bunu neye dayanarak mı söylüyorum? Onun sözlerine dayanarak. 1992'de şöyle demiş: "Nobeli önce Updike, sonra Philip Roth almalıydı, ama ikisi de almayacak. Onun yerine Sudan'dan falan birilerini bulacaklar. Yazıp yazamadıkları hiç önemli değil. Kongo'da yazamadıklarından, onlara bir Nobel ödülü vermeli."
Ben bu adamı seviyordum. O aksi haliyle inanılmaz boyutlarda doğrucu davut biriydi ve sözünü hiçbir şekilde esirgemiyordu. Bu sayede sağlam bir Çağdaş Alman Edebiyatı'nın doğmasına önemli katkısı oldmuştur. Ama onu seven yazar da oldukça azdır. Günter Grass'ın onun hakkında, "İlk gördüğümde Bulgar ajanı sanmıştım" gibi iğneliyici bir lafı vardır mesela. Ranicki de onun hakkında bir zamanlar, "Sadece ikinci sınıf yazarlara Nobel veriyorlar, o yüzden Grass bu ödülü kazanır" demişti!
Bu dünyadan büyük bir yıldız kaydı. Gerçek edebiyatın ne olduğunu Alman halkına ve Avrupalılara anlatmıştır. Yeri her daim boş kalacak, asla doldurulamayacak.

Philip Glass...

Ben sahici müzisyenlerle tanışmak şerefine nail oldum. Mesela Fazıl Say, şimdi adını buraya yazmak istemediğim ünlü bir Yunanlı müzisyen, Udo Lindenberg -ki hala bir efsanedir. Hemen yanında olduğum halde tutuldum, konuşamadım ve tabii Cem Karaca ve diğerleri...
Müziği küçümseyen adamları adam yerine koymam -çünkü müzik, insanoğlunun/insankızının beyninin sağ ve sol yarısının birlikte işlediği, benim "bedenin düşünmesi" diye adlandırabileceğim bir olayı tetikleyen en yaygın en popüler şeydir ve insanın ruhsal anlamda yücelmesinin de en elementar enstrümanıdır...
Japon kılıcı kullanmak hakkında bir fikir sahibi olanlar bilirler, hareketlerin otomatikleşmesi, yani bedenin belli vuruşlara, kılıçla belli hamlelerle karşılık vermesi, hiç düşünmeden olur. Bu olayda düşünceyi devreye sokan, yenilir. Müzik de bunun gibidir. Müzik yapanların çaldıkları müzik aletlerinden çıkan o muhteşem melodiler, çalanın hiç düşünmeden ortaya koyduğu şeylerdir...
Müzikle profesyonel bir şekilde ilgilenmenin eşiğinden, daha bir Ortaokul talebesiyken, bir Pop grubunun solisti olmak üzereyken direkten dönmüştüm. Ama eskiden rüyasında bile şarkı söyleyen biri olarak müziğe olan ilgim asla azalmadı...
Müzisyenler önce ikiye ayrılır: İyi müzisyenler ve diğerleri...
İyi müzisyenler de ikiye ayrılır: Orijinal müzisyenler ve diğer iyi müzisyenler...
Orijinal müzisyenlerin özelliği şudur: Yaptıkları müziğin herhangi bir parçasının sadece bir kısmını duysanız bile onları tanırsınız. İmzalarını, müzikleriyle atarlar...
Ben Philip Glass'ı, bir filmin müziği ile tanıdım, Francis Ford Coppola'nın dünyanın parasını bayılıp tek kuruş kazanmadığı "Koyaanisqatsi" filmiyle. Bu filmden daha önce de bahsetmiştim. Bir Hopi kehanetini, dünyanın beyazlar tarafından mahvedilişini anlatıyor. Sadece muazzam görüntüler ve tabii Philip Glass'ın acaip, orijinal ve etkileyici müziği eşliğinde. Filmi, Berlin'in bir program sinemasında keşfedip en az on kez izledikten sonra, plağını da almıştım. Kocaman siyah bir LP ve üzerinde kırmızı köşeli harflerle o uzun sözcük yazıyordu. Daha sonra "Kundun" filmi geldi -bu kez Beyoğlu'ndaki bir program sinemasında, Alkazar'da seyrettim. Filme sırf onun müziği nedeniyle gittiğimi itiraf edeyim. Dalay Lama'nın çocukluğunu anlatan harika bir filmdi. Ondan önce "Mishima" vardı elbette. Seppuku yaparak kılıçla gazetecilerin önünde intihar eden son Japon. Büyük yazar Mishima Yukio'nun hayatını anlatan bir filmdi. Philip Glass'ın plaklarının çoğunu aldım, bazılarını aradım durdum. Onun ezgilerini duyar duymaz hemen "Bu Philip Glass" dersiniz. Bugün bir klasik müzik parçasında onun stilini duyunca önce kulaklarıma inanamadım. O klasik müzikten ayrılma biridir ama...
Sahiden oydu ve hiç duymadığım bir parçasıydı. 2013'de yapılmış bir plakta, Symphony No. 8 Movement I, II, III ve Duo No 1, 2, 3, 4'ünü çalıyor. Ardından Hapsichord Concerto'su geliyor...
Gecenin müzik gıdası Philip Glass'dan...

Havalanan etekler...

1955 Yapımı güzel bir Billy Wilder komedisidir "The Seven Year Itch". Bu filmde benim en beğendiğim oyuncu, Marilyn Monroe değil Tom Ewell. Ama konu bu sevimli adam değil tabii...
Filmde Monroe, beyaz etekliğiyle metronun mazgalları üzerinde eteğini havalandırır, mutlaka görmüşsünüzdür, görmediyseniz bu olayın fotorafını görmüşsünüzdür. İşte Gezi Olaylarının en cıvcıvlı günlerinde, ünlü oyuncunun o elbisesi İngiltere'deki Random House tarafından açık artırmayla satışa çıkarıldı. Kimliği açıklanmayan kişi elbise'ye 3.21 milyon Yuro ödemiş. Şimdi elbiseyi hangi kadına hediye ettiyse -ki ben böyle birşey satın alsam kesin sevdiğim kadına hediye ederdim- bir metro mazgalı arıyor olabilir. Eh aramalı!
Geçen gün Hürriyet gazetesinin bahçesinde bir gazeteciyle sohbet ederken işte bu elbiseyi düşündüm. Çünkü oturduğumuz yerin hemen karşısında kantinin açık satış kısmı var, oraya geliyorlar, duruyorlar ve siparişlerini verip birkaç saniye bekliyorlar ve rüzgar var! Sadece benim görebildiğim, diğer dostlarımın arkası dönük manzara şu: Oraya gelen kadınlar eteklerinin kanarını öyle tutuyorlar ki, yırtacaklar. Rüzgar, kadınlara takmış olmalı, resman alttan esiyor!
Önce genç bir kadının eteği ters dönmüş gelincik çiçeği gibi açıldı, kar gibi beyaz külodu görünür görünmez şık bir hareketle kapandı. Kadınlar çırılçıplak bile olsalar, istemezlerse kimseye kendilerini göstermezler. Diğer kadınlarla utangaç gülüşmeler ve ellerinde çayları kantinden ayrılmalar.
Bu arada oradan Mehmet Yaşin geçti. Şimdi yemek programları yapan Yaşin, Türkiye'nin en iyi dergicilerindendir ve yanılmıyorsam bir ara Doğan Yayınları'nı yönetmişti. Kendisiyle birkaç kere telefonda konuştum ama yüz yüze tanımışmıyoruz. Beni bağışlasın ama çok şişmanlamış, -anormal boyutlarda.
Neyse o geçti, bu kez en fazla 21 yaşında genç bir kadını gördüm. Kantinin önüne dayanmış, ultra minisinden kimseye birşey göstermemek için adeta üçüncü dünya savaşı veriyordu. Bir taraftan utanan bir taraftan da bir an evvel ters rüzgardan kaçmaya çalışıyor, ama pilili eteğine hakim olamıyordu. İşta o zaman nedense Marilyn Monroe aklıma geldi. Aslında ne eteği ne de kendi o artiste benziyordu ama çok güzel bir kadındı. Etrafa bakındım, aslında milletin pek umurunda değildi, ama onun yaşı icabı bir istenmeyen frikik, onun için şu anda hayatının en önemli şeyi olabilirdi. Ve arkadaşlarını yardıma çağırdı! Evet. Kadınlar onu kadınca bir operasyonla oradan kurtardılar.
Son günlerde seyrettiğim en ilginç filmdi!