Werner Finck / Krallara layık karşılama

Bir Hint mihracesi Berlin'de: Dünyaca ünlü bir prens olduğunu bilmesek, sadece onun buralarda zaman geçirmesine bakarak, bunun anlamını hissedebiliriz. Bu dünyanın sadece büyükleri, bir yerde böyle hakkıyla zaman geçirir, ama sadece kısa bir süreliğine. Zira eğer uzun zaman geçirirlerse o karizmatik hâlelerini kaybederler. Öyleyse selam sana sevgili prensim!
   Böyle bir Beyefendiyi nasıl bir memnuniyetle kendi mekanımda ağırlardım. Kuşkusuz küçük bir mekanım var ve sadece benim özel alanlarımdan, evimden ibaret ama biraz fantazi ve stil duygusu ile bir şeyler yapılabilir. Hele bir teşrif etsinler.
   Evimi önce güzel bir mekana, gözle görünür şekilde esasen kalbur üstü bir mekana dönüştürürüm. Bu arada odalarımdan ikisini, saray odası diye adlandıracağım. Lamba adına odada bulunanlar, o memnuniyet anında alevlenecekler. Daha da ötesi, sevgili misafirim hangi köşeye oturursa otursun ben onu aydınlık gülüşümle aydınlatacağım. Onu kapılarda karşılayacağım. Sıradan insanların hızlı hızlı ilk sözlerinden farklı olarak, kalpten sözler söyleyerek karşılaşacağız. Belki önce bahçede, belki hemen eve geçeceğiz. Durum ne gösterirse. Sadece, önemli olan, biraraya gelmemiz. Daha antrede sevgili Mariciğimiz karşılayacak ve onun paltosunu alacak, paltonun alınışı sırasında ben de orada olacağım. Bu olay için öngörülen süre bir dakika. Hemen sonra, en önemli odaların gezilmesi geliyor ve balkon. Banyo gezilmeyecek, şöyle bir gösterilecek. Yemek odasında en önemli yiyecekler çoktan yerlerini almış olacak, ve saire ve saire. Tören kısmından sonra dostane bir buluşma olacak, gecenin ilerleyen saatlerine kadar birlikteliğimiz devam edecek...
   Gördüğünüz gibi, gerçekleşmemesinin nedeni ben olamam.


Werner Finck (1902-1978), Kabare ve sinema oyuncusu, yazar. Bu kısa denemesi 1967'de "Die Morgengabe" adlı antolojide yayınlandı.

Kısacık hayatıyla Alain Fournier

Deniz subayı olacaktı, Paris'deki bir yatılı okulda deneme yazarı eleştirmen Jacques Rivière ile tanışınca hayatının gidişatını değiştirip, Fransız edebiyatının en büyük yazarlarından biri oldu, hem de tek romanıyla: "Le grand Meaulnes." En yakın arkadaşı Rivière'ye yazdığı mektuplar "Correspondance avec Jacques Rivière" adıyla derlendi. Akademik kariyer sınavında çaktı ama 1909'dan itibaren ünlü Paris Journal gazetesinde edebiyat eleştirileri popüler oldu, orada Fransız edebiyatının devleri André Gide ve Paul Claudel ile tanıştı. 1910'da tek romanı "Le grand Meaulnes"i yazmaya başladı. Kitap 1913'de tefrika halinde Fransızların huzuruna çıktı, Goncourt ödülüne aday gösterildi ama kazanamadı. Alain Fournier, I. Dünya Savaşı'nın başında mecburi askeri hizmetini yaparken 22 Eylül 1914'de cephede kaybolduğunda 27 yaşındaydı. Cesedi, 1991'de bir toplu mezarda asker künyesi sayesinde tesadüfen bulundu. Tamamlayamadığı romanı "Colombe Blanche", yarım bıraktığı haliyle 1922'de yayınlandı.

Masum bir yalanın üzerine yeni hayat inşa etmek

Almanya'da yaşarken en büyük derdim, sürekli karanlık bulutlu havalar ve çipil çipil sokaklardı. Göğün mavisine alışmış İstanbul ahalisi için pek de kolay bir durum değil, ama alışılıyor. Güzel kaçışlar örgütleyebiliyorsunuz. Çok daha zor zamanlarda, savaşın acıtıcı gerçeklerinden kaçış yolu bulmak hiç de kolay olmuyor. Gerçi hayat dolu biri olmak, hayatın size iyi ve cömert davranması için gizli kapaklı bir nedendir. Hani ne derler, ölü ölüyü diri diriyi sever. Hayata pozitif bir yerden bakmayı her şart altında kolay olmasa da, bunu başaranları hayat ödüllendirir.
    Orta Almanya'nın karanlık yağmurlu havasını solurken bir taraftan da yıl 1940 yılı falan gibi bir dönemde yaşıyor, savaşın kısa zamanda biteceği ve karabasandan kurtulanacağı ham hayaliyle avunmaya çalışıyorsanız, beklemenin ve sabrın her zaman iyi bir şey olmadığı fikrini atlayabilirsiniz. Hayat, yaşayabileceğe yere gitmeyi seçer. Hareketsiz sanılan bitki örtüsü bile yapar bunu. Bir yerde yaşaması güçleşirse başka yerde yeşerir, insan neden bir yere saplanıp kaldın. Kütü bir duruma, ancak düzeleceği konusunda somut beklentiler varsa katlanılabilir, sadece belirsizlik ve bol boş umut varsa katlanılamaz.
    İşte yirmi yaşındaki Erhart da karanlık havalara dayanamamış ve aydınlık bir yerlere gitmek adına askerlik dairesine gidip, kuyruklu bir yalan atmış:
    "Ben Rumca tercümanım, beni Yunanistan'a, askerlerimize tercüman plarak gönderin, gönüllüyüm."
    Yunanistan'ı işgal eden Alman ordusu Wehrmacht'ın nitelikli personele ihtiyacı var, tercüman da ihtiyaç duyulanlardan, o zaman Rumca bileni ara ki bulasın. Tek kelime bile Rumca bilmeyen Erhart'ı önce Viyana'ya göndermişler. Yolda onu almış mı bir telaş, "yalan söylediğim anlaşılırsa beni oyarlar" diye. Herşeyi göze alıp gerçeği söylemeye karar vermiş. Viyana'daki üs bölgesinde, "Benim Rumcam tercümanlık yapmaya yetmez komutanım" demiş ve şu cevabı almış:
    "Bana seni Selanik'e gönderme emri verildi, emir emirdir!"
    Erhart, nazi Almanya'sının hiç olmazsa kasvetli havasından kurtulmuş olmanın sevinciyle trene binmiş, ama içini kemiren kurt yol boyunca onu rahat bırakmamış. "Rumca tercüman olmadığım ortaya çıkarsa beni n'aaparlar?"
    Tren Selanik'de denizi görünce, Erhart, Yunanistan'a gitmenin herşeye deyeceğini düşünmüş ve içindeki kurtu öldürmüş. Ege mavisi, pırıl pırıl deniz, eşeklerin üzerinde kiliseye giden Ortodoks papazları, balıkçılar, aheste çekilen kürekler...
    "Komutanım, ben Rumca tercüman değilim, bu dili de hiç bilmem."
    "Bana da zaten tercüman mercüman gibi hep abuk sabuk adamları gönderiyorlar. Normal bir asker olduğuna sevindim!"
    Atina'ya sivil bir göreve verilen Erhart Kästner şöyle yazıyor:
    "Mutluluğun çekim alanına girmiştim. Atina'ya mı gidecektim? Atina, bütün hayallerimin hedefiydi. Bu macera bir kaç gün sürer belki diye düşünmüştüm, en azından şehri bir kerecik olsun görebilecektim. O gün, bu ülkede dört yıl kalacağım söylenseydi, sevinçten herhalde paramparça olurdum."
    Savaştan sonra Kästner iki yıl savaş esiri olarak Kuzey Afrika'da kaldı ve Yunanistan hakkında şiirsel güzel kitaplar yazdı. Ama bu güzellikleri yaşayabilmek için yapmak zorunda kaldığı şeylerden burada bahsetmek istemiyorum, zira yazdığı kitapların şiirsel güzelliği bana mani oluyor.

Unutulmaya mahkum bir yazardan Kafka çıkaran adam...

Eskiden bar işletmiş olmanın avantajıyla müzikten iyi anlayan Murakami Haruki, dev romanı 1Q84'ün daha birinci bölümünde, bizi minietekli sihirli tetikçisi Aomame ile birlikte, Çek besteci Leoš Janáček'le de tanıştırır okurunu. Prag'dan çıkan ve Dünya kültür hazinesine katkıda bulunan incilerden biridir Janáček. Benim adını bildiğim ama müziğini pek bilmediğim bir sanatçı. Ama "Aslan Asker Schwejk"i herkes bilir -yazarı Jaroslav Hašek bile, o romanı kadar ünlü değildir.
    Önemli yazarların eşfedilme hikayeleri, her zaman heyecan vericidir. Bir sanatçının keşfedilmesi ve Dünyaya takdimi, her zaman enteresan hikaye örneklerindendir. Adını şimdi burada -ondan izinsiz- anmak istemediğim ünlü bir Türk yazarının açık yüreklilikle anlattığı kendi keşfedilme hikayesini ve o dönemdeki ruh halini ürpererek hatırlıyorum. Onu Türkiye'nin en çok satılan dergilerinden ve televizyondan da tanıyorsunuz. Onunki de basit ve çarpıcı bir hikaye. Tanınmış bir yazar olabilmek ve keşfedilmek için önce sahici bir yeteneğinin olması gerekir, yoksa varolmayan bir yetenekten "sahici sanatçı" çıkaramazsınız. Gerçek sanatçılar genellikle aşırı mütevazi, sıkılgan ve yalnız tiplerdir. Onlarla dostluk kurmak, onlara yaklaşmak da pek kolay değildir. Yazmayı bir yaşam biçimi olarak seçenlerin kendilerine ördükleri surları aşıp onlara erişebilirseniz, muazzam hazinelerle karşılaşabilirsiniz. Bu durumu en iyi, gene yazarlar bilir. Mesela Anton Çehov, yazarlığını pek ciddiye almayan ve bu yüzden kendini paralarcasına gezici köy doktorluğu yapmayı sürdüren biridir ve ölümünden hemen önce tüm mütevaziliğiyle, "Görürsünüz bak. Yazdığım her şey, ben öldükten birkaç yıl sonra unutulacak" gibi cümleler sarfetmiştir. Günümüzde Çehov, 80 dile çevrilmiş, kitapları en az 70 milyon adet basılmış, yazdığı oyunları hala kapalı gişe oynayan, kısa öyküleri -teknik itibariyle- hâlâ aşılamamış biridir. Dramaları, Shakespeare'inkiler ile birlikte dünyanın en iyilerinden sayılır. İşte onun gibiler, zamanın ruhuna uygun olarak bir şekilde "keşfedilirler."
    1884'de Prag'da doğan Max Brod, zamanının tanınmış yazarlarından. 1915'de "Tycho Brache'nin Tanrı'ya giden yolu" romanını yazdıktan sonra üne kavuşmuş. Brod, sadece bir yazar değil, bir "kaşif" aynı zamanda. Janáček'i keşfeden ve onun Dünya tarafından tanınmasını sağlayan kişi. Ve İnsanlığa yaptığı en büyük iyiliklerden biri de, Schwejk'ın savaşa karşı duruşunu Almanca'ya çevirip kitabı dünyayla tanıştırmış olması.
    Brod'un ünlü bir yazarken 1902'de tanıştığı Franz Kafka ise, o Yıllarda kimsenin tanımadığı bir yazar. 1924'de Kafka'nın ölümüne kadar onun en yakın arkadaşı kalan Brod, Kafka ölüm döşeğindeyken onun son isteğini de dinleyip ölmüşten beter oluyor. "Sevgili dostum" diyor Kafka, "ben öldükten sonra tüm yazdıklarımı ve roman taslaklarımı yakmanı istiyorum senden."
    Max Brod, sevgili arkadaşının cenaze merasiminden sonra onun kitap taslaklarını ve el yazmalarını inceleyip, bu eserleri yakmanın Dünya edebiyatına büyük bir kötülük yapmak anlamına geleceğine hükmediyor ve oturup, Kafka'nın bütün eserlerini bir editör titizliğiyle yayıma hazırlıyor. Almanca dilinin bu bir numaralı Çek yazarının kitapları önce Amerika, Fransa, İtalya ve İngiltere'de dikkat çekiyor. Almanlar Kafka'yı ancak 1945 sonrasında yeniden keşfediyorlar. Ve bu öykünün kahramanı Max Brod, kendi romanları artık bilinmeyen ve okunmayan bir yazar olarak 1968'de Tel Aviv'de hayata gözlerini yumarken, ardında bir edebiyat fenomenini bırakıyor: Franz Kafka'yı.
    Bana keşfedilme hikayesini anlatan ünlü Türk yazarının döne döne okuduğu yazar da işte o Kafka. Çünkü yazanlar bilir, her yazarın defalarca okuduğu ve hatta kendine örnek aldığı dev yazarlar, yani edebiyatın sahici üstadları vardır. Kafka, o ustalardandır ve onun tüm dünya dillerine çevrilmiş kitaplarını Max Brod'a borçluyuz...

Bak onu yemeyecektin kardeşim

Bir soru soruluyorsa, soruyu kimin sorduğu her zaman önemlidir. Mesela çocuksunuz, bir din adamı önünüze kara kaplı eski bir kutsal kitap, onun yanına da renkli komik bir çizgi roman koyup, "hangisini okumak istersin?" diye sorduğunda, elinizi çizgi romana uzatırsanız, "Na na na…" diye ilahi bir uyarı duyabilirsiniz. Soruyu soran, sizi elbette diğer kitaba uzanırken görse "çok" sevecektir, "bundan iyi bir insan olacak" falan bile diyecektir. Hatta işi abartıp, "bu zaten daha bebekken ezan okunurken ağlıyorsa sesini kesip ezanı dinlerdi, nasıl bir çocuk olacağı o zamandan belliydi" gibi "müteveccüh" cümleler kurabilir, takma dişlerini göstererek huşu ile gülebilir.
    Soruyu bir başkası da sorabilirdi elbette.
Geçtiğimiz günlerde bir gazetede, "başarılı olmak" ile ilgili bir yazı okudum. Burada başarının tarifi elbette biraz getiri-götürü üzerinden hesaplanıyor, yani ekonomi dikkate alarak yapılmış bir hesap. Meğer 1960'lı yıllarda, gençler saçlarını uzatır, Hippy'ler tıngır mıngır dünyayı gezerken, "Marshmallow-Test" diye bir test varmış ve ilkokul çocuklarına, onlardan daha ufak anaokulu zıpzıplarına uygulanırmış. İçeriği küçük ve basit ama iddiası büyük ve kapsamlı bir test.
    Marshmallow denen şey, köpük şeker… Renkli, ağızda eriyen, meyvalı plastik tadında, çocukların -en çok da renklerine aldanıp- avuçlamaya heveslendiği birşey. Fazlası diş çürüttüğünden, bugünün çocuklarına genellikle yasak, ama onları uyaran annelerine babalarına serbest bir tüketim malzemesi…
    İşte o yıllarda bu şekerlerden uçuk pembe renkli veya beyaz olanlarından bir tane alıp küçük bir odadaki küçük bir masanın üzerine koyuyorlarmış, içediye de zavallı deney tıfılını salıyorlarmış. Çocuk odaya girmeden ona diyorlarmış ki: "Bakınız küçük Hanım -veya küçük Bey, masanın üzerindeki şekeri yerseniz, sadece onunla yetinmiş olacaksınız. Ama yemez de sizi buradan çıkaracak öğretmeninizi beklerseniz, bi kutu, bi torba -işte neyse o kadar çok şeker alacaksınız."
    Araştırmacılar, bilimsel ve dilimsel yöntemlerle bu testin denek çocuklarını incelemeye almışlar ve "bunlar büyüyünce ne olacak" diye cidden beklemiş ve defterler dolusu not tutmuşlar. Hali-vakti iyi ailelerden gelen çocuklar genellikle daha sabırlı, ailesinde sorunlar yaşanan çocuklar daha sabırsız çıkmış. O deneye katılan iki kardeşi aradan kırk küsür yıl geçtikten sonra ziyaret eden medya, şöyle bir sonuçla karşılaşmış... Ama önce araştırma sonuçları:
    Şekere hemen dalıp onu oracıkta yiyen kardeş değil de diğeri, sabırlı kardeş, toplumda mesleki ve sosyal alanda daha yüksek yer edinmiş. Testin sonucu da bu: "Sabırlı olan çocuklar daha başarılı oldular."
    E "başarı" derken?!..
Şekeri görüp canı istemesin diye ona arkasını dönen bir zamanların tıfıl kızı iş kadını, paralı pullu mallı mülklü biri. Erkek kardeşi? O, önüne konan kremalı çöreğe parmağını daldırıp sonra parmağını emen, çöreği yemediği halde yarışı kaybeden, gaddar psikologlara kendini beğendiremeyen, "Marshmallow olsaydı belki elimi sürmezdim" diyen, bir zamanların tıfıl oğlanı.
    O da kendine bir firma kurmuş, ama internetteki renkli firma sayfasına ve telefon numaralarına, adreslere rağmen firması bir tek kişiden oluşuyor: Parmağını yalayan çocuğun yetişkin halinden.
    Konuya eğilen Amerikalı bir gazeteci -kendisi de bir "ökönomi" yazarı olmak hasebiyle- buradan kendince bir sonuç çıkarmadan önce Marshmallow-Test'inin mucidini arayıp bulmuş, onunla konuşmuş. Meğer adam bu deneyi artık dünyanın başka ülkelerinde yapıyormuş. Eh Amerikalılar çocuklarının deney tavşanı yapılmasına artık razı olmuyorlar, Güney Amerikalılar henüz o kadar duyarlı değiller.
    Yazarımız, şekere elini sürmeyen "başarılı" iş kadınını tanıtadursun, satır aralarında, pek farkına varmadan bazı önemli ip uçları veriyor: Parmağını yalayıp şimdi tek kişilik firmasıyla mütevazi bir hayat süren adam çok mutlu. Kız kardeşi "başarılı olucam" diye yırtınıp gece-gündüz çalışırken, o aşık olmuş, gezmiş tozmuş, canı ne isterse onu yapmış -e tabii bu düzende "başarısızlık" sayılan bir sosyal cürüm işlemiş ve zengin falan olamamış. Zira malumunuz, "Mutluluk" lafı reklam sektöründe cılkı çıkarılacak boyutlarda kullanılsa da, ekonomik bir ölçüsü yok. Kız kardeşinin "başarı"sını ölçmek için sahip olduğu arabalar evler, klüp üyelikleri, yüksek maaşlar, mallar mülkler falan gibi veriler "başarı"ya endeksli, ama "mutluluk" bunların bir çoğuna ters. Ekonomi yazarı, mutluluğun dünyasından pek haberdar olmadığından, şeker parmaklayan adamımıza olan ilgisini kaybedip, başarılı kadının pırıltılı soğuk hayatını anlatmaya koyuluyor.
    Şimdi şeker testi mutluluk katsayısına göre yapılmış olsaydı ve "pisikokacik" -işte her neyse- o bilim insanları, beklemeden şekerlere dalan tıfılları bu yarışın galipleri ilan etselerdi, kendileri dahil dünyanın hallice bir kısmına başka bir yerden bakıp başka bir dünya göreceklerdi. Öncelikleri değiştirmeleri bile yeterli olurdu. Yazarımız, iki kardeşi karşılaştırdığı yazısını, kafası az buçuk karışık bir vaziyette sonlandırmış ve testin sorusunu sorup yanıtını değerlendirenin insana bakışını sorgulamamış. Her baktığı yerde çivi gören çekiç kafalılar gibi, her baktığı yerde bol bol üretip tüketen insan görmek isteyen ve böyle tipleri kendi mutsuz dünyasının prototipi saymaya meyilli ökönomistlerin her sorusunu ciddiye almak da gerekmiyor.
    Marshmallow isteyen?

Saate bakmak...

İlk kolsaatimdi, kadrajı dönebiliyordu, afilli bir şeydi ama sünnet acısını unutturacak kadar da güzel değildi. Randevularıma zamanında gitmek dışında asla dakik olmayan ben, o saat dahil daha sonra kullandığım iki kol saatini sadece süs eşyası kategorisinde değerlendirip, daha enteresan süs eşyaları keşfedince hemen bir kenera koydum. Dünyada ilk kol saatini üreten Girard-Perregaux, iki saatçi ailesinin evlenen çocukları tarafından 1856'da kurulduğuna göre, kol saati denen nesnenin tarihinin oldukça yeni olduğunu söyleyebiliriz. Firma 225'inci yaşgünü için yeni bir saat tasarlamamış ama kırk yıldır ürettiği "Laureato" adlı kolsaatini üretmeye devam ediyormuş, saatin tanesi de 14.700 Avro.
    Ben kolsatine alışamadım ve o sıçramayı yapamayıp cep saatinde kaldım. Köstekli cep saati, bazen masa çalarsaati kadar sesli tik-taklarıyla çok hoşuma gidiyordu. Günümüzde cep saatinden âlâ ses çıkaran ekstra bir kolsaati yapmışlar. Piguet marka saatin çelik "şasi"sinde özel bir akustik dizayn kullanıldığı için hediyesi 589.500 Avro. O seksendokuzbinbeşyüz Avrosu da bahşişi falan olmalı.
    Kapağını tek düğmeyle açıp baktıktan sonra "klip" diye kapatmayı ve çalışırken masamın üzerindeki halini sevdiğim köstekli saatimin zinciri dahil hepsi, o zaman Avro henüz icad edilmediğinden oldukça ucuzdu! Berlin'de bitpazarından veya Eminönü'ndeki saatçilerden alınmaydı. Sovyetler yıkıldıktan sonra o taraflardan gelme oraklıçekiçli proleter devdimcili tank gibi sağlam ama kaba Sovyet cepsaatlerinden de almıştım. İstanbul malı gümüş olanını, masallardaki ak sakallı dedelere benzeyen bir adamdan, telefon kulübesi kadar küçük ve de uçuk kaçık hıncahınç bir dükkandan almış, kaybedince de üzülmüştüm. O oldu.
    Ve saat denen alet, bundan yaklaşık yirmi yıl kadar önce hayatımdan tamamen çıktı, ama o günlerin anısına bit kadar küçük bir cep saati de saklamışım, dün buldum evimde. Eski günlerin anısına. Bu olayın ardından, saatlerle ilgili yabancı bir dergi düştü önüme ve erkeklerin saat merakı beni şöyle bir sarıverdi.
    Saat çılgınlığının Türkiye'deki izlerini, Selimiye kışlasında, İzmit ve İzmir saat kulelerinde, Dolmabahçe sarayının girişinde ve tabii politikacıların bileğinde görebilirsiniz. Bir zamanlar Viyana malı kalite fesi ve usta işi redingotuyla Pera'da turlayan her hali-vakti yerinde erkeğin yeleğinin orta düğmesi ile saat cebi arasında sallanan zincirlerin nasıl hissedildiğini ve de hissettirdiğini biliyorum, yelek de zincir de vardı bende, ama fes yetine yakama kara bir "Anarşi" yıldızı takmayı tercih ettiğimi söylemeliyim. Ve tabii Troçki gözlüklerim.
    Vesileyle saat endüstrisinin hangi denizlerde gezinip hangi tarlalarda otladığını merak ettim, öyle ya -artık her cep telefonunun şaşmaz saati var. Yetmezse bir App indirip ekranı istediğiniz modelde bir saate de çevirebiliyorsunuz. Eh bu duruma saatler biraz geri kalıyor -gibi bir ön yargıya sahiptim. Kesinlikle öyle değilmiş! Ucuz saat endüstrisinin biraz geri gittiği söylenebilir belki, ama millet de benim gibi "süs olsun" diye saat takıp, randevularına zamanında yetişmek için akıllı telefonuna bakıyor. Ya diğer marka saatler? İsviçre, saatin memleketi, bunca saati kime satacağız diye düşünüyor mudur?
    Okuduğum dergide önemli saat firmalarından birinin menejeri, "İnternet sayesinde dünyanın her yerinde saat satıyoruz, çünkü saat hâlâ bir statü sembolü ve varlıklı ünlü erkekler kadınlar için bir numaralı aksesuvar" diyor ve "saat" dediği aletlerin her birinin fiyatının elli bin Avrodan başladığını, parantez içinde "lüzumsuz" bir kısa cümlede okuyorsunuz. Dergiyi karıştırırken gördüm, Chanel'in kadınlar için çok sınırlı sayıda ürettiği, 16 karatlık 535 elmasla süslü Diamond Secret Watch modeli 1.200.000 Avroymuş. "Böyle saatler nerede takılır ki" diye de bir soru vardı kafamda, arada dürten. Operaya gideriken takılabilir, veya Rus Konsolosluğunda Osmanlı ailesi ve Romanof ailesi buluştuğunda (smokinimle birlikte o buluşmaya ben de şahit oldum, sahiden de öyle şeyler takmışlardı)...
    Yıllar önce Frankfurt metrosunda karşımda metrük ayyaş kıvamında bir adam oturuyor, bir sonraki durakta pırıl pırıl bir hintli kadın bindi ve yanıma pencere kenarına oturdu. Kadın en fazla otuz yaşında, incecik, çok güzel bir kadındı, başında zar gibi ince nar kırmızısı bir örtü, saçındaki süsleri gizlemiyordu. Gene koyu nar kırmızısı bir sari giymişti, ayağında sandaletler, alnında kırmızı noktası ve altın. Evet, kadının hızması, sayısız bilezikleri ve burnunun kenarında taktığı halkadan kulağına uzanan salkımına kadar kırmızı altındı. Gerçekten görülmeye layık muhteşem bir güzellik, incelik, zerafet ve altın. Adam, "hadi canım sen de" gibi bir şey söyledi. Kendi kendine itiraz etti. Önce anlayamadım. Sonra, kadına doğru bir el işareti yaparak, "Gerçek değil o taktıkları" dedi, o zaman uyandım. Kadın, bu kaba ve anlamadığı üslupla önce irkildi. Adam, küçümsediği ve hepsini temizlik işçisi sandığı Asyalı bir "yabancı"nın üzerinde bu kadar fazla altın olamayacağına ve taktığı şeylerin plastik falan olduğuna inanmış olmalıydı. O kendi kendine söylenirken, kadın da özür diler gibi mırıldanıyordu, ama kendi dilinde. Benim için de bir şok durumuydu. Homurdanan tipe gülmek gibi dangalakça bir tepki gösterdim sadece. "Hadi lan" falan diyebilirdim. Bereket fazla zorlamayıp hemen indi. Kadın, o indikten sonra ezilmiş ve moralsiz, taciz edilmiş gibi çökmüş bir halde cam kenarında oturdu. Birşeyler söyleyip gönlünü alamadım, kendi dilinden başka bir dil bilmiyordu. İnsan ne yapacağını şaşırıyor. İnen adama yükselen tepkiyi trende hissettim, ama ben dahil kimse ağzını açıp tek laf etmedi adama. İşte o kadının kolunda o pahalı saatlerden bir tane gördüm. Küçük, şık bir şeydi. Güzelliğini mükemmel tamamlıyordu. Başta, karşımızda oturan dallama olmak üzere, pahalı saatleri ve aksesuvarları kimlerin aldığı, nerede taktığı ve kimlere yakıştığı klişelerinin diklemesine çöktüğü gün olduğundan enteresandı. Olay bugün gibi aklımda. Kadın inince metronun ruhu da gitti. Önyargıları darmaduman olmuş saf-salak bir topluluğa dönüştük. Saat kaçtı bilmiyorum. Cep saatim yoktu, cep telefonum da henüz akıllanmamıştı, -ama onun saatine bakmak isterdim.

Pixar, Ghibli ve duygular kokteyli


 Çocuktum, ilk kez açık hava sinemasında "esas film"den önce bir "Miki" seyrettiğimde resmen uçmuştum. O kadar hoşuma gitmişti ki, bir daha asla kopamadım animasyon filmlerden. Eskiden çizgi filmlere Türkiye'de "Miki" deniyordu ve bu ad altında sadece kısa Disney animasyonları anlaşılıyordu. 70'li yıllarda adına "Karton Film" denen çok ilkel bir animasyon türü televizyonlara dadandı, bereket çabuk kayboldu. Sonrasında animasyonun adı "Çizgi film" oldu ve ben bu sözcüğe sadık kalıyorum, çünkü türün klasikleri bu tarz iki boyutlu resimlerin çizilip fotoraflanmasıyla oluşturulmuş şeyler. Almanya'da özel bir okulda illustrasyonlarda Airbrush tekniği kullanmayı öğrenirken, bir taraftan da harıl harıl çizgifilm tekniği kitapları okumuştum, henüz bilgisayarlar grafik konusunda yetkin değildi ve benim ilk Apple'ımın ekranı da yeşil-siyahtı. Kasası taşınabilir büyüklükteydi ama monitör ufak bir televizyon küpü ayarındaydı. Çizgifilmin ve çizgiromanın küçümsenip yasaklandığı bir aileden gelmeme rağmen, bu şeyleri çok sevenlerdenim (Nuray Mert beni andı!)
   1980'lerden beri çizgi romanın en hasını okumaya özen gösteren biri olarak, çizgi filmin "Miki" versiyonunu, yani Disney yapımlarını çocukluğumun bir safhasında terkettim. Önyargım, animasyonun çocuklar için yapıldığı şeklinde "tecelli" etmişti. Gerçi Yüzüklerin Efendisi'nin ilk animasyonunu, Buz ve Ateş'i ve benzeri yetişkin çizgi filmlerini seyrettim, ama bu filmlerden hiçbiri, normal sinema filmleriyle boy ölçüşecek kalitede değillerdi.
    Ben animasyon filmleri, galiba Türkiye'ye döndükten sonra yeniden keşfettim, çünkü en kral sinema filmleriyle aşık atabilecek animasyonlar, 1990'lı yıllardan itibaren yeniden kapsama alanıma girdi. Japon Ghibli stüdyolarına hayrandım. Dünyanın en yaratıcı çizgifilm çizeri Hayao Miyazaki tarafından kurulmuş bir klasik çizgi film stüdyosu Ghibli. Bu muhteşem zat, Türkiye'de de gösterilen çizgifilm dizisi "Heidi"nin çizeri. Aslen Siyaset bilimi falan okumuş da olsa Miyazaki, 1984'de "Rüzgarlı vadi" (Kaze no Tani no Naustika) filmini yazıp çizen ve bu fantastik/epik çizgi film ile Japonya'da büyük bir başarı kazanmış bir sanatçı. Başarı, Japon tarihimnde bir ilk olduğundan, bir arkadaşıyla birlikte 1985'de "Ghibli Stüdyoları"nı kuruyor. Firmanın adı, İtalyanların Araplardan alıp kullandıkları "Çöl rüzgarı" anlamına geliyor. İtalyanlar II. Dünya Savaşı döneminde bu ad altında bir de uçak üretmişler.
    Ghibli stüdyoları bir zamandır sadece Miyazaki filmi yapmıyor, büyük usta da 2013'de emekliye ayrıldı, ama buna rağmen Ghibli'nin mübalaasız bütün filmlarini seyrettim ve bu müthiş yaratıcılığa gerçekten şapka çıkarmak gerekir. Stüdyonun iki filmi, 2003 ve 2006'da Oscar ödülüyle taltif edildi. Bunlardan ilki, 1995'de çizilmeye başlanıp 1997'de vizyona giren "Pranses Mononoke" idi (Hauru no Ugoku Shiro). Film, gösterildiği yıl en fazla seyredilen bir numaralı Japon film olmak rekoruna da sahip. Zaten bunu öğrendiğimde Japonlara olan sempatim iyice artmıştı. Kapalı gişe oynayan animasyon film... Bunun Türkiye'de de olmasını ne kadar isterdim! Animasyon, Türkiye'de hala küçümsenen bir alt tür seviyesinde. Halbuki kesinlikle sınır tanımayan, yaratıcılığını konuşturmak isteyenlere sonsuz olanaklar sunan bir alan, -özellikle günümüzde.
    İşte Pixar stüdyolarıyla, Ghibli filmlerinin çoğunu gördükten sonra "bu ahval ve şerait içinde" tanıştım. Galiba yabancı bir arkadaşımın önerisiydi. Pixar'ın kısa filmler kolleksiyonunu seyrettim. Firmanın sembolü olan masa lambası ve onun çocuğunun hikayelerini de içeren inanılmaz güzel ve yaratıcı değeri yüksek parçalardı. Tabii eski filmler de vardı aralarında, hepsi iyi değildi.
    Pixar 1979'da Kaliforniya'da Graphics Group adıyla bilgisayar grafikleri üretmek maksadıyla kurulmuş. Ghibli'nin kurulduğu yıllarda (1986'da) Apple kurucusu Steve Jobs tarafından 5 milyon Dolara satın alınıp, firmaya "Pixar" adı verilmiş. Pixar, "Pixel" ve "Art" kelimelerinin toplamından kurgulanmış bir ad. 20'inci yüzyıl sonunun mucize yaratıcısı Jobs, firmanın hem isim babası, hem de dünyanın en iyi animasyon stüdyosu olmasını sağlayan kişi. Firma başta Lucasfilm için birkaç detay üretmiş ve galiba esas olarak "Bilgisayar animasyonu" teknolojisi üzerinde çalışmış. Pixar'ın geliştirdiği ve bugün her bilgisayarın ve cep telefonunun kullandığı üç boyutlu bilgisayar grafiği endüstri normunun patent sahibi Pixar.
    Ben Pixar'ın sinama filmlerine, sekizinci filmleri "Ratatouille" ile giriş yaptım -ama hala çıkamadım! Bence bu film, şimdiye dek dünyada yapılmış en iyi sinema animasyonudur ve elbette önce yetişkinler için yapılmıştır, Oscar da aldı. Film, arşivimde var, üstelik müziği de arşivimde. Bu filmde ilk kez, animasyonun sonsuz ifade biçimlerinin resmen kalite edebiyata açılabileceği gibi olağanüstü bir duruma şahit oldum. Pixar'ın tipik Amerikan "şaheserlerini" seyredemedim tabii. Mesela ToyStory dizisi. Çok iyi yapılmış olmalarına rağmen oyuncakların oradan oraya koşuşturması pek bana göre değil. Bu film serisinin üçüncü filmi, açılış haftasında Amerika'da 360 milyon Dolar, dünyada da 831 milyon Dolar hasılat yapan en "başarılı" (çoksatan) Pixar filmi ama görmedim, görmeyi de düşünmüyorum. 2009'da vizyona giren ve baş kahramanını Türkçe, Erol Günaydın'ın seslendirdiği -nur içinde yatsın- "Up" filmi de, en az "Ratatouille" kadar başarılı bir film. (Bu film, benim tıfıl arkadaşlarıma en çok önerdiğim filmlerden biridir) Pixar'ın büyüklüğü şuradan geliyor:  çok ilginç orijinal karakterler çiziyorlar, karakterleri kesinlikle çizgi dışı. Her devirde seyredilebilecek evrensel hikayeler yaratıyorlar ve inanılmaz yaratıcılar. Ayrıca son bilgisayar animasyon yöntemlerini kullanarak muazzam detaylı görüntüler sunuyorlar ve çizgi filmin, figürlerin kenar çizgileri görünen versiyonuyla vedalaşıyorlar. Kesinlikle "animasyon" adını kullanmamamızı gerektiren bir yaratıcılık örneği. 2001'den beri "Cars 2" ve "Monsters University" filmleri hariç 7 Pixar filmi de Oscar aldı. Ve özellikle benim en beğendiğim iki filmlerinin -Ratatouille ve Up- Oscar alması gerçekten çok hoşuma giden bir şey.
    Steve Jobs Pixar'ı Disney'e tam 7.4 milyar Dolara sattı. (Aklı sadece asfalta/betona çalışan Türk "iş adamları"na duyrulur.) Bir avuç insanın işlettiği bu firma Disney'e, hem de Steve Jobs'la birlikte gitti. Jobs da Disney'in yönetim kurulunda bir koltuk sahibi oldu. Stüdyonun diğer filmlerinden ve rejisörlerinden, yazıcı-çizici personelinden, müzik yapımcılarından falan bahsetmeyeceğim ve hemen Pixar'ın son filmine dalacağım.
    Türkiye'de "Tersyüz" adıyla oynayan "Riley's First Date", görmeyi hiç düşünmediğim bir filmdi. Filmde, Sünger Bob gibi acaip tipler var, aşırı renk manyağı, biraz fazla çocuksu görünüyordu. Filmin Pixar yapımı olduğunu öğrendikten sonra içime bir kurt düştü, zira bu firma kötü film yapmıyor -kesinlikle böyle. Ve filmi iTunes'dan kiralayıp izledim.
    Evet film sahiden de aşırı renkli ama konusu, sembolizmi, deyme Hollywood filmlerine taş çıkartır. Ve konusu, animasyon türünde galiba bir ilk. İlk kez bir animasyon filminde negatif duyguların da gerekli olduğu, onların da önemli işlevleri olduğu gösteriliyor. 11 yaşındaki kız çocuğu Riley'in ilk anılarının nasıl oluştuğu, çekirdek anıların insanı nasıl etkilediği, çocuğun beş duygusu üzerinden anlatılıyor. Beş ayrı figür tarafından temsil edilen bu temel duygular: Neşe, Üzüntü, Tiksinti, Korku ve öfke. Bunlar herhangi bir paralel evrende yaşıyorlar ve çocuğun karakterinin oluşmasını sağlıyorlar. Sadece buradaki sembolizm değil, bu duyguların sembollerle anlatılması ve onların karmaşık etkisinin gösterilmesi bile çok değerli. Hikayede benim en çok hoşuma giden olay, çocuğun "Neşe'sini kaybetmesi" konusu oldu. Yani "Neşe"yi temsil eden figür, "Üzüntü"nün ortalığı karıştırmasını engellemeye çalışırken birden kendini duyguların yönetim kabinini dışında buluyor, Üzüntü de yanında. Olaylar (yani duygular) kontrolden çıkıyor. Filmin ikinci yarısında, Neşesi'ni yitiren kız çocuğunun keyfini yerine getirebilmek için üç duygunun nafile çabasına tanık oluyoruz: Tiksinti, Korku ve Öfke. Beceremiyorlar tabii.
    Filmi, yeniden seyretmeyeceğim, bence estetik değeri düşük, bana hitab etmiyor, ama konusu bir harika. En iyi Pixar yapımlarından biri bence. Nitekim 2015 Kasım ayı itibarıyla dünyanın en çok seyredilen 250 filmi sıralamasında 67'inci sırada, yani 61'inci sıradaki filozof robot WALL-E'den sonra dünyada en çok seyredilen Pixar filmi.
    Bu yazının sonuç paragrafı da şöyle birşey:
    Türkiye dünyanın en muazzam kültür hazinelerinin üzerinde otururken, artık sanat eseri satın almaya, toplamaya ve müzeler açmaya başlayan Türk "iş dünyası", animasyona neden yatırım yapmaz? İnsanların birbirini yemekten başka konulara da odaklanmalarını sağlamak için küçük, kendileri için büyük bir katkı yapabilirler. Japon Ghibli stüdyoları, Patagonya'da bile tanınıyor, üstelik ilk filmlerinde fazla Japon öğeleri kullanmamaya da dikkat ediyorlardı, sonra bunu değiştirdiler. Türkiye'de animasyonun mutlaka -hem de kararlı bir kültür politikası ile sadece muhalefet tarafından bile olsa- sahici yatırım alanı olarak görülüp desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum, çünkü sınırlı kardoyla kolayca dünyaya malolabilen çok önemli bir iş alanı aynı zamanda. Kültür endüstrisi denen şey ne zaman "keşfedilecek"? Endüstri demek sadece gökdelen dikmekten ibaret değil, bunun çok çevre dostu ve yaratıcı biçimleri var. Türkiye'nin dünyaya açılabileceği çok güzel bir alan. Ben yatılı lisedeyken birlikte okul gazetesini hazırladığımız resim öğretmenim de "karton film"in önemine birkaç kez dikkatimi çekmişti, -galiba sonra yapmayı da denedi. Onu buradan saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Aile boyu Türk ajanlar ve Rusya'dan sevgilerle

Gizli servislerin günümüzde nasıl çalıştıklarıyla ilgili birşeyler okurken gene dönüp dolaşıp en sevdiğim Bond filmine attım kapağı. "Rusya'dan Sevgilerle".
    Bu film beni Bond ile tanıştıran değil de sonradan seyrettiklerim arasında en sevdiklerimin başında geldiğinden, arada sırada belli sahneleri izlemek hoşuma gidiyor, ne de olsa tipik bir James Bond filmi. Protez göğüs kıllarıyla Sean Connery'in hayvani kabalığının erkeklik sayıldığı, kadın kıçına şaplağın kabalık değil marifet sayıldığı bir devrin ikonlarından. Bond filmlerini neden sevdiğimi düşündüğüm de oldu. Tanıdığım kadınların itici bulduğu Bond'u cazip kılan şey anı çok yoğun yaşamanın ve yaptığı her şeyin her cinayetin, yediği her haltın Kraliçe'nin dokunulmazlık garantisine sahip olmasının hafifliği değildi. Onca kitsch olayın içinde kullanılan sofistike erkek oyuncakları, gizlilik, şehir içi otobüsüne biner gibi dünyayı iki dakikada dolaşması falandı herhalde. Hayır!
    Bu filmde beni çeken şey, kesinlikle İstanbul'dur...
    "Rusya'dan Sevgilerle" filminde, harıl harıl Boğaz vapuru, Bond'un arkasında gördüğünüz Dolmabahçe Sarayı'nın 1963'deki hali, ara sokaklar, kuyruklu Chevrolet'lerin taksi ve dolmuş olarak çalıştığı İstanbul var.
    Gizli servisler bugün nasıl çalışıyor diye sorunca filmdeki Türk ajan Kerim Bey'i düşünmeden edemiyorsunuz. Sovyet tetikçilerinin Bulgar ajanlar olduğu, Kapalı Çarşı'dan zınk diye Yerebatan Sarayı'na inilen ve sütunlar arasından sandala binilip biyerlere gidilen bir film bu. Türk gizli servisinin filmdeki şefi eski bir sirk cambazı, Çingenelerle arası çok iyi ve en yakın ajanları kendi oğulları. Boş zamanlarında Kapalı Çarşı'daki odasında dar etekli genç kadınlarla gönül eğlendiriyor. Ian Fleming'in hayalindeki Türk figürü gerçekten ilginçmiş. Film günümüzde çekilmeye kalkılsaydı, değil İngiltere veya Amerika'da, Türkiye'de ve İran'da da bir finansman bulunamazdı. 1963'ün bakir ve cahil Dünyası bunun çekilmesine izin vermiş. Film, oda dolduran cartlak tablolar gibi orijinal, dikkat çekici, eski moda, hatta antika. O yüzden de oturma odasında değil, pek ziyaret edilmeyen bir müze salonunda asılı. Arada sırada şöyle bir bakmak için.

Patron gene mutlu son istiyor...

Her akşam bir film seyretmek adetini ilkgençliğinden beri sürdüren biri olarak, iPad'imde daima birden fazla film bulundururum ve bu filmlerin en az yarısı, daha önce seyrettiğim filmlerden oluşur. eyrettiğim komedilerden, Almanca repliklerini ezbere bildiğim "Some like it hot" ve benzerlerini saymıyorum. Ama son bir yıldır tekrar tekrar seyrettiğim bir Türk filmi var ve vizyona girdiğinden beri, çeşitli nedenlerden dolayı Türkiye'de tek favorim...
    Bir ara "gülmek" konusuna sarıp Frankfurt kitapçılarını hallaç pamuğu gibi atmış ama hiç kitap almamıştım. Eh gülmek hakkında o kadar ciddi kitabı görünce, "Konu neydi? Positronların enerji transferi mi, anarkosendikalizm miydi?" olabiliyorsunuz -ki,  bu yeterince komik zaten. Ben, Siegmund Freud'un bu konularda 1905'de yazdığı bir kitabın yirmi sayfasını kitapçıda okuyup almadan bıraktım. Filozof Nicolai Hartman'ın 1953 model "Ästhetik" kitabındaki "Estetikle ilgili sorun alanlarının en zoru 'Komik'le ilgili olandır" beylik lafına da çok gülmüştüm açıkcası. Evet "Mizah ciddi bir iştir" bunu Aziz Nesin'den de biliyoruz, ama o kadar da ciddi olmamalı. Mesela Yılmaz Erdoğan'ın Ezgi Mola için yazdığı düz mantık replikleri de, filmin takıldığım iki "sorunlu" konusundan biri. Faruk: "Soğuk". Eylül: "E buz." Yılmaz Erdoğan, bu düz mantık repliğini, Faruk'a gülelim diye yazmış olabilir, ama komik olan asıl Eylül'ün sözleri. Ve bu tarz, bi dönem Türkiye'de marifet sayılıyor, herkes böyle lise fizik öğretmeni gibi konuşup, karşısındakinin mantık hatalarıyla... Neyse! (Bir dönem benim de kapıldığım bir şey) Ama bu "tarz"ın hala sürdürülmesini "ilginç" bulmak dışında bu film, fikir olarak tek kelimeyle mükemmel. Senarist filmi yazarken, film bir taraftan da oynanıyor. İşte bunun için Yılmaz Erdoğan'ı sahiden kutlamak gerekiyor. Bazen işi filmden kopmaya kadar götüren bazı replikleri ve Sinan'ın (Tolga Çevik'in) arkaları kalkıp kendini ele veren peruğunu saymazsak (yani kötü makyaj), hemen filmin mucizelerine gelebiliriz. Burada İsfendiyar tipini yaratan da oynayan da çok başarılı. Buradaki muazzam makyajı yapanla peruk makyajını yapanın kesinlikle iki farklı kişi olduklarını iddia edebilirim sanıyorum, çünkü İsfendiyar şekli şemaline sokulan Tolga Çevik'in makyaj için beş saat gibi bir süre "berber koltuğu"nda oturduğuna dair bir kısa gazete haberi okudum.
    Charles Chaplin'den Buster Keaton, Harald Lloyd'a, oradan Jacques Tati'ye, Jerry Lewis'e ve Woody Allen'a kadar, sinema denen şeyin, kariyerine esasen komedi olarak başladığını söylersek pek de abartmış olmayız. Ve Türkiye, bir komedi filmleri cenneti. Evet "Ya komedi ya aşk filmi" diye bazen kızdığım da oluyor. Başka konular yok kadar az, varsa da kötü, ama komediler, Türkiye'nin film açığını en iyi kapatan seyirlikler. Vahi Öz'den Öztürk Serengil, Sadri Alışık'a kadar eski ölümsüzler var, ama nisbeten daha yeniler de Kemal Sunal, Şener Şen gibi dev oyuncular. Japon kültür ateşesinden yıllar önce duyduğum bir sözü de buraya yazmadan edemeyeceğim. Genç ateşe, özel hazırlanmış Japon çayından bir yudum alıp, "Eğer Kemal Sunal filmleri Japoncaya çevrilip orada oynatılsa, kesinlikle hit olur" demişti ve öyle heyecanlıydı ki bunları söylerken, Japonların pek yapmadığı gibi bardağını sehpanın üzerine bırakıp, sözlerini jestlerle destekledi. "Patron Mutlu Son İstiyor" filminin Meksika'da "En iyi romantik komedi" ödülü ve "Californiya Film Award" alması bir tesadüf değil tabii.    
    Yaklaşık on yıldan beri asla ve kat'a televizyon seyretmiyorum. Tolga Çevik ile Ezgi Mola'nın televizyonda iyi işler çıkarttıklarını duydum, okudum, ama bu filmde gösterdikleri performans hoşuma gitti. Ezgi Mola için yazılmış, "el değmemiş Türk kızı" rolü, 1950'li yılların Amerikan bakirelerinden bile daha tutucu olsa da ona yakışmış. Tolga Çevik ise gerçekten çok iyi. Zınk diye sarhoş olup dilinin dolaşmaya başlaması birz hızlı oluyor, ama sonunda bu, oynanırken yazılan bir film ve böyle şeyler hiç rahatsız etmiyor.
    Şimdi, asıl kutlanması gereken kişiye, senarist Yılmaz Erdoğan'a geliyorum. Bu film, Yılmaz Erdoğan'ın rüşdünü dünya aleme kanıtladığının resmidir. Rejisör Kıvanç Baruönü de hikayeyi çok iyi çekmiş. Fonda Kapadokya'nın güzelliği, filmi daha da çekivi kılıyor. Tüm tipler orijinal ve güzel. Hikaye harika. Görüntü çok iyi. Müzikler cuk oturmuş. Bilge Atçı Arif'i oynayan büyük aktör Erkan Can, Taksi şoförü Ersin Korkut, tamirci Mustafa Uzunyılmaz, resepsiyonist kız, çok iyiler. Ve şimdi sinema seyircisi bundan bir tane daha istiyor. Komik olacak, göbeğinde bir aşk hikayesi olacak ve sonu mutlu bitecek... İtiraz yok!