Sun Tzu'nun yediği halt...

Sevdiğim "Büyük adam"lardandı. Artık değil. Hakkında gerçek bir anekdot okuduktan sonra fikrimi değiştirdim. Dünyanın en eski ve en büyük savaş kuramcısı Sun Tzu'nun malum kitabını seksenli yılların ortasında ilk okuduğumda uçmuştum desem pek de abartmış olmam. Bu kadar kısacık bir kitapla bu kadar çok şey süylemek, tarihe geçmek için yeterlidir. Sadece ben değil, zamanın imparatoru da çok etkilenmiş! Milattan önce beşyüzlü yıllar…
Wu hanedanının başındaki Hükümdar, bir oturuşta okunan bu kitabın kapağını kapadığı gibi, adamlarına emir vermiş:
"Son Tzu buluna ve sarayıma davet edile…"
Şimdinin diline "Savaş Sanatı" başlığıyla çevrilen kitaba Sun Tzu elbette bir ad koymamış, o zamanlar böyle bir adet yok, ama imparatorun adamları ustayı bulmuşlar, saraya davet etmişler, o da sarayda yiyeceği güzel yemeklerin hatırına olsa gerek İmparatoru kırmamış…
Neyse yemek faslı bittikten sonra çaylarını içerken imparator:
"Madem yazdığın teorilerden ve kendinden bu kadar eminsin, benim haremimi de bir günde ordu haline getir de görelim."
Sun Tzu, "Tamam" demiş, "ama karışmayacaksın."
İmparator kabul etmiş…
Sun Tzu hareme dalmış, İmparatorla muhafızları da peşinden. Önce haremdeki kadınlara, onları bir ordu haline getireceklerini söylemişler, herkesde hafif meşrep bir kıkırdama…
Sun Tzu haremdeki kadınları ikiye ayırmış, her grubun başına da bir kadın komutan atamış, bu iki kadın imparatorun gözdeleriymiş…
Kadınların önüne birer mızrak konmuş, Sun Tzu askerlerin mızrakla nasıl durduklarını göstermiş ve ilk emri vermiş:
"Mızrak aaal!.."
Kadınlar, mızrakları lütfen, parmaklarının uçlarıyla, pis bir şey tutuyormuş gibi istemeye istemeye almışlar, ama şakanın, gülmenin bini bir para…
Sun Tzu İmparatorun iki gözdesine demiş ki, "herkes mızrakları alacak ve gülmeden, gösterdiğim gibi dimdik duracak."
Kadınlar kıkırdamaya devam etmişler…
İmparator da gevşemiş, olaydan vazgeçmek üzereyken Sun Tzu yeniden, bu kez iki gözdeye emir vermiş:
"Size bir çay molası kadar vakit veriyorum, eğer bu askerler kıkırdamaya devam ederlerse ikinizin de kafalarını kestiririm."
Kadınlar ürkmüşler tabii, ama sevgili İmparatorlarının buna izin vermeyeceğini bildiklerinden işi sıkı tutmamışlar. Sun Tzu İmparatorla çayını içip kadınların yanına döndüğünde, gene benzeri bir durumla karşılaşmış. Evet kadınlar bu kez sıra olmuşlar, mızrakları da tutuyorlarmış ama kıkırdamaya devam…
Sun Tzu, İmparatorun muhafızlarına, o iki kadının hemen başının kesilmesini emretmiş…
İmparator hemen araya girmiş, "Aman üstadım ne yapıyorsun, onlar benim en sevdiğim iki kadınım" demiş. Sun Tzu da, "Siz benden bir ordu istediniz ve karışmamaya söz verdiniz" deyince İmparator susmuş ve muhafızlar o iki güzel kadının başlarını gövdelerinden ayırıvermiş. Bunu gören kadınlar, değil gülmek, nefes bile almadan put gibi dikilmişler mızraklarla…
Sun Tzu bu kadınlara sonra yürüyüş yaptırmış mı veya ok atma talimi yaptırmış mı, koşturup "Yaylalar yaylalar"ı söyletmiş mi bilmiyorum, ama Wu Hanedanlığının topraklarını hızla büyüttüğünü ve Sun Tzu'nun Wu sarayının en güçlü kişilerinden biri olduğunu biliyorum. Askerlik adına böyle bir haltı göçebeler yemezdi sanıyorum, zira eski Törelerde kadınlara kimse ilişmez. Sun Tzu tarihin en büyük savaş kuramcısı sayılsa da sicili bozukmuş, bilmiyordum…
Sun Tzu, savaşların sadece kol gücü ve iyi stratejiyle kazanılamayacağını, "şans"ın da yardımcı olması gerektiğini ve bu "şans" denen şeyin ne olduğunu göçebelerden öğrenemeden ölmüş. Keşke daha çook uzun yaşayıp, Kubilay Kağan'ın birkaç bin kişilik ordusuyla koca Çin'i nasıl aldığını da görebilseydi. O zaman disiplin adına kadınların kanına girip İmparatorların gözüne girmenin hiç bir anlamı olmadığını, savaşları orduların değil zamanların kazandığını ve zamana hükmedenlerin daima kazanabildiklerini ama bunu yapmadıklarını da anlardı belki...

Sen beni nasıl tanımazsın kardeşim?!..

Bu fenomenle ilk önce, bir Arabesk starı aracılığıyla tanıştım…
Çiçek Pasajı'nın tam ortasında, yandaki masalardan birine eğilmiş birileriyle konuşuyordu. O zamanlar ben henüz televizyon seyrediyordum ve kendisini oralarda görmüştüm, ayrıca bir Tarabya sakini olarak, bir zamanlar oralardaki tavernalarda şarkı söyleyenlerin seslerini balkonuma kadar getiren rüzgarla kavga etmişliğim bile var, seslerini nasıl unuturum! Ben bu tip müziği dinlemem, sanatçılara büyük saygım olmasına rağmen onlara "Aaa bilmemkiim" muamelesi yapmam. Zaten sahici sanatçıların eğlenmek için gittikleri bir mekanda mutlaka büyük ilgi görmek isteyeceklerini de sanmıyorum, O da beklemedi ama benim onu tanımamı istedi. Bu o kadar belirgindi ki benim için, şaşırdım. Yıl galiba Doksanların sonuydu ve o zamanlarda oldukça ünlü bir sanatçıydı. Onu hayatımda hiç görmemiş gibi yanından geçerken, onun, içinden, "bu tip, yabancı turist falan galiba" diye düşündüğünü duyar gibi oldum!
Ama gene aynı dönemde yaşadığım benzeri bir olay, beni bu yeni fenomen konusunda duyarlı hale getirdi. Obeze yakın bir tiyatro/dizi sanatçısı, gene böyle, bu sefer başka bir Beyoğlu pasajında karşıma çıktı. Adam bir sandalyede oturuyordu ve ben yaklaştığım halde ona bakmamama verdiği tepki, sandalyeden ayağa kalkıp, sinirli bir ifadeyle beni süzerken, bedensel bir hamle yapması oldu. Ben adama bakıp onun "sanatçılığını" algılayınca, haracını almış kibar ayılar kadar uysallaşıp sandalyesine oturdu. Bu olay aklımdan çıkmadı. Çünkü Türk entellerinin bazen ne kadar yontulmamış odunlar olabildiklerini iyi biliyorum. Haracını alıp oturan ve şimdi "bilinen" sanatçılardan biri olan tiyatrocunun, insanlardan gerekirse tehditle ilgi koparması olayı, romanlık bir malzeme olarak aklımın bir köşesinde duruyor!..
O gün ona ilgi göstermeseydim ve bana yamuk bir laf atsaydı ne yapardım bilmiyorum. Sanatçı biriyle kavga etmeyi düşünmem zor, ama ne söylerdim? Zor bir durum...
Bu iki olayın bugüne dek aklımdan çıkmamasının ve beni kızdırmaya devam etmesinin nedeni, Türkiye'de bir de bunun tersinin bulunması. Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanlığının galiba en son yılında İstanbul'da katıldığım bir davatte, Türk sinemasının gerçek starları da vardı. İzzet Günay, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit ve diğerleri. Hatta Koçyiğit'le ayaküstü konuştum da ve bunlar çok mütevazi ve hatta utangaç insanlardı. En ufak bir kendini beğenmişlik tavrına sahip değillerdi, zaten ilk fırsatta da hemen bir köşeye kaçıp kendi aralarında sohbete başladılar.
Bir diğer örnek, havaalanında pasaport kuyruğunda başıma geldi. Uçağa bineceğim, önümde elmas küpeli kımıl kımıl bir adam. Kendine her an gülünmesini isteyen biri. Evet gerçekten çok ünlü, iyi de bir komedyen, ama pasaport kuyruğunda bile ilgi beklemek nasıl birşeydir? Avrupalı bir sinema oyuncusuyla Anadolu'da beraber seyahat ettim, onu kimsenin tanımamasından nasıl mutluydu anlatamam. Başka bir polisiye yazarımızla da yeni kitabının ilanları Beyoğlu'nun dört bucağını kapladığında az daha çarpışıyordum. "İstanbul'un Yedi Tepesini ben yarattım" havalarındaydı ve bana göz aşinalığı olmasına rağmen az kalsın omuz atıyordu, öyle bir yürüme modeli yani!..
Bugün, gene böyle bir "Sen beni nasıl tanımazsın kardeşim!" vak'ası yaşadım. Adam Beyoğlu'nun ara sokağında alıcı kuş gibi dikilmiş, bana "beni tanı" diye bakıyor. (Anlayamadığım diğer konu da niye ben? Haracını ahaliden alıyorsun zaten, benden de almayıver, ne olur yani?!) Bu kez eğer bana laf atma durumu olsaydı, kafadan "Siktir lan" derdim herhalde. Ben bu hazırlıkla ona bakmadan yanından geçerken, birden hiç beklemediğim birşey oldu ve tip rahatladı. Bu garip durumun bir izahı var tabii. Yanımdaki yabancı dostum nedeniyle beni de yabancı sanmış olmalı. Dostum esmer de olsa bir Avrupalı ve bu bir şekilde belli olmuş olmalı. Beyoğlu'nda dolaşırken siz siz olun, birinci sınıf artistlik ama ikinci sınıf kişilik sahibi tiplere "Aaa bu o!"-haracınızı vermeden önce iyicene bir düşünün!..
Ben vermiyorum, Allah versin...

Kovboylar...

Giuliano Gemma
Sizi bilmem ama, ben çocukların kovboyculuk oynadığı devrin çocuğuyum ve bir dönem bu tipler ilgi alanımdı. Kızılderililer, geniş kenarlı şapkalar, uzun namlulu toplu Colt tabancalar, ve tabii atlar, bizim çocukluğumuzun en heyecan verici kahramanlarındandı. Sonra Cüneyt Arkın'ın kovboy filmi çevirip, kovboyculuk denen olay "Atını düzen kovboy" seviyelerine indiğinde ben çoktan Capra, Delon filmlerine dalmıştım ve Türkiye'de yaşamadığımdan, kovboyların batışını görmedim, ama kovboy haala "iş yapan" bir figür (Bu "iş yapan" lafını da Ahmet Ümit'den öğrendim, "Beyoğlu'nun abisi" gibi bir başlık taşıyan vasat kitabı için yapılan bir söyleşide "Aşak hala iş yapıyor" diye bir laf edip beni dördüncü sınıf piyasa yazarlarının topundan birden soğutmuştu). Yani "piyasa/mal" makamında konuşacak olursak, haala "alıcısı var."
Geçenlerde elime "Western Filmleri" diye bir kitap geçti. Okumayıp resimlerine baktığım kitapta dikkatimi çeken, eski filmlerdeki kovboyların, temizleyiciden yeni alınmış elbiseler kadar bakir ve sinekkaydı traşlı olduklarıydı. Günümüze doğru geldikçe kirleniyorlar, sakallanıyorlar falan. Silahlar da daha sofistike oluyor. Mesela "Bilim-Kurgu" tipi kovboy filmleri bile var (ve ben seyrettim -kaçmaz!)
Çocukken Bonanza'yı kaçırmayanların, tüm Sergio Leone filmlerini görmüş olmalarından daha doğal ne olabilir? Leone'nin para yetiremeyip ucuz bir artist ararken Clint Eastwood'u bulması da ayrı bir hikaye tabii. Sağcıların ilah rejisörü, kurukafa yüzlü Eastwood'un icad olunup iyi filmler çevirmesi de ilginçtir tabii ama Quentin Tarantino'nun "Django" filmine ne der merak ederim, zira bu filmde "Cango" adıyla kariyer yapmış italyan Franko Nero da oynuyor! Nihayetinde, Clint Bey de İtalyan Western filmleri mamulü bir iyi oyuncu.
Benim çocukluğumun kovboyları, temiz yüzlü adamlardı. Dağların başında at tepesinde nasıl o kadar temiz kalabildiklerini hiç düşünmezdim ve her nedense Giuliano Gemma diye bir İtalyan kovboyu çok severdim. Kovboy komedileri de çeviren ve çok içten gülümseyen bu adam, bir ay önce 1 Ekim günü hayata veda etti, sevgiyle anıyorum. Ama "kovboy kültürü", Amerikalıların en iyi PR malzemesi olmalı, zira böyle bir kovboy dünyasının hiç olmadığını hem de Amerika'da bir dostum anlatmış, ağzım açık kalmıştı. Evet, "inek çobanı" anlamına gelen bu tabancalı tipler, Amerikan sineması tarafından yaratılmıştır ve sonra da ona uygun bir tarih "zorla" aranıp bulunmuştur haklarında. Hele şimdi adına "kovboy şapkası" denen (bende de bir nümunesi bulunan) alet, çok sonra filmlerde moda olmuştur…
Kovboylar neden sevilir? Elbette korsanlar neden saviliyorsa, ondan! Özgürlük gibi bir şey var mı?
İnsanlar ikiye ayrılır: Özgür insanlar ve günlük hayatın esir tuttuğu insanlar. Bu fark, sofistike vahşi hayvanlarla bildik ev hayvanları arasındaki fark gibidir. Evcil hayvanlar da evcil insanlar gibi bin türlü hastalıkla uğraşır. Oysa özgür insanlar, bilemedin beş türlü hastalıktan ölür. Vahşi hayvanlar da böyle, zamanları geldiğini anlarlar, bir yere gizlenip orada ölürler, asla vahşi hayvan cesedi bulamazsınız, onlar adeta dünyadan Cennete ışınlanırlar. Kovboylar, tabancalı vahşi insanlar -yani özgür insanlar olduklarından sevilirler. Şahsen benim gerekçem bu. Ha bir de canını sıkan tipleri temizleme özgürlüğüne sahipsin falan -tabii sahiden ölmemek ve öldürmemek koşuluyla.
Kovboyculuk oyununda kural budur: "Sen öldün, oyundan çık!" İşte o zaman mızıkçılık yapmayıp oyundan çıkan çocuklarla oyuna devam edebiliyordunuz, ölmeyi kabul etmeyenlerle bu oyun oynanmıyordu. Ama Tommiks gibi bütün kurşunlar kafanızı sıyırdığından, bir türlü ölemiyordunuz -o da ayrı bir sorun!..

Monokültür...

Politika dediğimiz bir tür laf sporuna takmış bir neslin ahvadıyız...
Türkiye'de insanların bu kadar "siyasi" olması hem hoşuma gidiyor, hem de sinirime dokunuyor. Hoşuma gidiyor çünkü herkes angaje, sinirime dokunuyor çünkü konuşulan konular daha çok "yüksek sisiyaset" ve siyasetçi dedikodusu boyutunda. Mesela eğitimin sorunlarını cidden konuşan yok, veya kıdem tazminatını tartışan sendika yok, ama bilmemkimin bilmemkime ne dediği ve bunun iktidara mı muhalefete mi yaradığını yorumlayan çok. Bazen "Türk siyaseti" denen olayın bir cinnet hali olduğunu ve bu haliyle sadece Türkiye'da yapılan bir kafa ütüleme seansı, kitlesel bir cezadan ibaret olduğunu düşünüyorum. Ona odaklanıp, dünyadan vazgeçiliyor. Albert Camus yüz yaşına bastı, Willy Brandt da öyle. Kürdilihicazkar makamının Hacı Arif Bey tarafından kuruluşunun 160'ıncı yılı. Mont dediğimiz ve özellikle 1970'li yıllarda moda olan ceket türü de galiba ellinci yaşını kutladı. Bugün kızkardeşim anlattı, Doris Day geçen yıl 90'ıncı yaşını kutlamıştı, otuz yıldan beri hayvan hakları için mücadele ediyormuş -dün gece 1959 yapımı Pillow Talk filmini seyrederken söyledi.
Gotik harflerle basılmış 1938 model bir kitapta, dünyanın çeşitli ülkeleri tanıtılırken Türkiye'den de bahsediliyordu ve onca enteresan bilgiden sonra, "Bugün nüfusu 17.5 milyon" deniyordu! Kitabı Beyoğlu'nda bir sahaftan aldım. Gene orada Che'nin posterinin yanında, eski Cem Karaca kırkbeşliği "Kalender"in önünde, gene Gotik harflerle basılmış, eski bir Shi Ching kitabı vardı, "Antik Çin şiirleri antolojisi". Çevre, iklim, sistemin sorunları gibi sıkıcı konulara bu blogda girmiyorum ama, bu konularda kitapçılarda çeviri kitaplar olsa da, siyaset dışı konularda bu diyarın ne kadar renksizleştiğini , "Politika merakı"nın, insanları hayatın renklerine nasıl kapattığına dikkat çekmek istiyorum.
Bugün herkesin en kanıksadığı şeyin, fermuarın, ilk kez 1951 yılında patenti alınan bir ürün olduğunu biliyor muydunuz? Türkiye'ye de 1950'li yılların ortasında gelmiş olmalı, -oldukça yeni birşey yani. İlk beton da 1867'de üretilmiş, Türkiye'ye gelişi çok sonra. Türkiye'de hepsi aynı kutu-kutu karaktersiz beton evlerin mucidini (mimarını?) inanın merak etmiyorum, ama "priket" denen şeyi hangi zırdelinin icad ettiğini merak edebilirim. Japonlar "Fazıl Say yılı" ilan ederken, Türklerin tek dünya klasik müzik starlarını neden ölüm tehditlerine boğduklarını merak etmek istemem. Onun yerine, Türk televizyonlarındaki onca yemek programının bir tekinde bile bir kere bile Çin mutfağından neden bahsedilmediğini merak edebilirim ve tabii Russell Crowe ile Cem Yılmaz'ın buluşup ne konuştuklarını da!
Beijing'deki tek Türk lokantasına Çinlilerin değil Türklerin gittiğine bakıp, "Kendine özgü kendisiyle aşırı meşgul halk" olmak konusunda Türklerden daha abartılı halkların bulunduğu söyleyebiliriz, ama Çin çok büyük. Sadece Sichuan eyaletinde 97 milyon Çinli yaşıyor ve o kadar insandan en az biri, çembalo çalmasını biliyor, başka biri Lir akordu yapabiliyor, bir diğeri Farsça şarkı söyleyebiliyor ve bunlar biliniyor. Türkiye'de "politik yorumcu" çok, ama ben birbiriyle alakasız, bahsettiğim bu konuları esasen başka dillerde okumak zorundayım, çünkü böyle şeyleri Türkçe yazanlar yok kadar az, hatta yok. Tayyip Erdoğan hakkında veya Kürt sorunu konusunda onyüzbinmilyon tane köşe yazısı var, ama dünyada fark yaratan Türk tıbbıyla ilgili bir tek satır yok! Eğer Türkçe dışında İngilizce, Almanca, Fransızca, İ;spanyolca falan biliyorsanız okuyabilirsiniz, ama Türkçe yok. Türkler, AKP ve CHP'nin maceralarından başka birşey okumuyor, okumak isteyenler de başka dillerden okuyor. Amerikalılar bir ara tüm dünyaya mısır ekmeye kalkmışlardı, sonra yanlışlığı anlaşıldı. Türkiye'deki Monokültürden rahatsız olan yok!..

Siz siz olun, mucizelere inanın...

Eskiden Romalılar nasıl konuşurlarmış biliyoruz, Latince...
Öğrenmek zorunda kaldığım en sıkıcı dildi, çünkü yaşamayan ölü bir dil ve ben bu dili öğrenirken, ondokuz yaşında oldukça diri biriydim -ilgim sıfırdı, çok sonraları ilginç geldi...
Müzelere eski eşyaları koyabilirsiniz, eski fosilleri de koyabilirsiniz, ama eski kokuları koyamazsınız. Gerçi eski kokuları, eski terkibine bakarak imal eden bir parfüm müzesi biliyorum. Napoleon Bonaparte'ın Woterloo savaşından sonra sürgüne giderken sürdüğü parfümün nasıl koktuğunu da biliyoruz, hatta eski Roma İmparatorlarının kokuları dahil binlerce eski ve yeni kokuyu Fransız Versailles Sarayının Osmotheque bölümünde koklayabiliyoruz, ama İskitler nasıl konuşuyorlardı? Sümerce kulağa nasıl geliyordu? Bunları bilmiyoruz. Bunlardan daha derin merak, dil denen olayın nasıl ortaya çıktığı konusudur. Neden bin türlü dil ortaya çıkar? Dilleri kim ortaya çıkarır, bu iş nasıl olur?
İşte bu soruyu, bilim adamlarından daha iyi yanıtlayabilecek kişiler tanıyorum, mesela birlikte oynadıkları sokak köpeğine "Gofret" adı koyan Beyoğlu sakini çocuklar, bu kategoridekilerden. Zira onların Avustralyalı akranları böyle bir fenomene imza atmış bulunuyorlar...
Hikaye oldukça sıradan bir olay gibi başlıyor...
Avustralya çölünde kırmızı kum üzerine kurulmuş altıyüz kişilik bir Aborjin köyüne ilkokul öğretmeni olarak gönderilen Carmel O'Shannessy'inin görevi, çocuklara anadilleri Warlpiri'yi ve İngilizceyi öğretmektir. Öğretmen, çocukların kendi aralarında, basit, kulağa bebek sesi gibi gelebilen, Warlpiri'yi de andıran bir dil konuştuklarını duyar. Sadece çocukların konuştuğu bir dil olduğunun farkına varır...
Öğretmen, çocukların bazı sözcüklere kendilerince başka adlar takıp, bildik Warlpiri konuştuklarını sanmış, ama konuştukları dilin, beyazlar Avustralya'ya gelmeden önce yaygın eski Kriol dilinden sözcükler içerdiğini anlayınca, araştırmasını derinleştirmiş. Üniversitelerden yardım almış ve sonunda bütün bilim dünyası ayağa kalkmış:
"Bu yepyeni bir dil!.."
Lajamanu adlı köyde, çocukların icad ettiği, kendi fiilleri, sıfatları vesairesi olan, kendine has gramere sahip yepyeni bir dil...
Köyün çocukları bu dili, bütün gün hep kendi aralarında kaldıkları için büyük bir yaratıcılıkla icad etmişler ve büyüklere çaktırmak istemedikleri konuları bu dille ifade eder olmuşlar, ama dil gizemini kaybetmiş. Çünkü o tıfıllar büyümüş!
Yıllar içinde yeni dili araştıran öğretmenle birlikte dünyanın dil bilimcileri, şimdi bu köye hayran! Çocukların geliştirdiği ve artık tüm köyün bildiği yeni dile "Lajamanu Stil" diyorlar. Dili fiillerinin Warlpiri diline, adlarının da İngilizce ve Kriol diline benzediği söyleniyor. Asıl ilginç olan, grameri. Çünkü bizim "Şimdiki zaman" ve "Gelecek Zaman" tipi zamanlarımıza onlar bir de "Gelecek olmayan Zaman"ı eklemişler. Yani fiili öyle çekiyorsunuz ki, "Bu eylem şimdiki zamanda veya geçmiş zamanda yaşanmış olabilir, ama gelecekte asla!'" anlamına geliyor...
Aborjinler ilginç bir halk. Bir ara çok popüler olan Bruce Chatwin'in "The Songlines" (Traumpfade) kitabını okuduysanız, "İlkel göçebe" diye daima küçümsenen Aborjinlerin ve diğer göçebe halkların, aslında nasıl sofistike bir uygarlığın sahipleri olduklarını görürsünüz. Çocuklar başlı başına mucizedirler zaten. Van depreminde 47 saat sonra göçük altından yarasız-beresiz çıkan birkaç günlük Azra bebeğin, bu sonbaharda 2 yaşına bastığını biliyor muydunuz? Çok güzel minicik bir kız. İşte o mucize bebeklerin en akıllıları, atalarının Kriol dilini bile her nasılsa kullanarak yepyeni bir dil kuran Lajamanu çocukları olmalı...
Şimdi dil bilimciler, bir güzel mucize saydıkları bu olayla uğraşadursunlar, biz mucize konusunda eli artırıyoruz ve rest deyip, şunu hatırlatıyoruz: Kırmızı kum çölüne, tıfılların dil icad ettiği yere, 2010 Şubatında gökten balık yağmıştı. Bu da bir mucize!..
1980 yapımı, "Tanrılar çıldırmış olmalı" filmini gördüyseniz, (bir Jamie Uys filmidir) bir uçaktan atılan (yani "gökten düşen") CocaCola şişesini, kendi dünyasının sınırlarına götürmek için yayan yola çıkan yerlinin komik ve absürd hikayesi anlatılır. Botswana'da çevrilen filmde başrolde, gerçek hayatında da -"uygar" dünyadan uzak yaşayan- bir yerli oynamıştır. Hadi, orada gökten şişe, -hem de rol icabı- düşüyor, Lajamanu'da gökten bir tek balık düşmüyor ki! Düşse, filmle bir benzerlik kuracağım. Hayır, gökten sağnak halinde balık yağıyor, hem de çöle!..
Bu mucizeye inanabilmek için hemen bilimsel araştırmalara soyunan bilim dallamaları, o dönemde yaşanan dev bir tayfun sırasında, fırtına hortumunun nehirlerdeki balıkları emip göğe taşıdığı ve o balıkların da, ufaklıkların yeni dil icad ettikleri köye yağdığını anlıyorlar...
Tesadüflere pek inanmayan biri olarak, Tanrı'nın belki çılgın falan değil ama, sahiden çok nüktedan biri olduğu sonucuna varabilim!

Thích Nhất Hạnh / Barış ve Lanet

Evrensel bir Budizm türü geliştiren ve 16 yaşından itibaren budist keşiş olan Thich Nhat Hanh, 1926'da Orta Vietnam'da doğdu. Ülkesinin en sevilen ve dünyada en tanınan şairidir. International Network of Engaged Buddhist'in (INEB) onursal başkanıdır. Size, 1 Ocak 1967 tarihli Varlık yayınlarından çıkan Cep Dergi, Dünyaya açılan Pencere'de yayınlanan iki şiirini sunuyorum. Şiirler, Talat Sait Halman tarafından Türkçeye çevrilmiş.


BARIŞ

Bu sabah uyandırdılar beni,
Dediler ki kardeşim savaşırken ölmüş.
Bahçede nemli yaprakları büklüm büklüm
Fidanda bir gül açıyor.
Yaşıyorum, ciğerime doluyor gülün gübrenin kokusu
- Yemek, dua, uyku…
Ne zaman bitecek nicedir süren sessizliğim?
Ne zaman fışkıracak içimden beni boğan sözler?

LANET

Dinleyin:
Dün altı Vietkong gelip geçti diye
Köyüm bombalandı, taş taş üstünde kalmadı.
Kurban gitti herkes.
Bugün köye döndüm yıkımdan sonra:
Dumandan ve akan ırmaktan başka şey görünmüyor.
Tapınağın ne çatısı kalmış ne mihrabı.
Evlerin hepsi yerle bir.
Sanbu çalılıkları yanıp kül olmuş.

Alan talan olmayan yıldızlaerın altında,
Dünyanın dört bucağında yaşayanlara haykırıyorum:
Kardeşe kardeşini vurdurtan
Bu savaşa lanet olsun!
Sorarım size: Birbirimize kim düşürdü bizi?

Şahidim olsun dinleyenler:
Boyun eğmem bu savaşa,
Eğmedim, eğmeyeceğim.
Ölmeden bin kere haykıracağım bunu.

Kırık gagası kana bulanmış,
Eşi uğrunda can verirken çığlık atan kuş gibiyim:
İşte, bakın, asıl düşmanlarımız
İhtiras, vahşet, kin, açgözlülük.
Düşmanımız olamaz insanoğlu -Vietkong deseler de adına!

Cana kıyarsak kardeşimiz kalır mı ki?
Kimlerle yaşarız sonra?

Albert Camus'nün son yolculuğu...

O aslında Paris'e bir tren bileti almıştı. 4 Ocak 1960 gününün gazetelerini, lüks bir Facel Vaga FV otomobilde okuyamazdı. Ayrıca erkeklerle sohbet etmeyi de pek sevmezdi. Bir zamanlar günlüğüne şöyle bir cümle yazmıştı: "Neden kadınlar? Erkeklerin muhabbetinden nefret ederim." Nefret değil belki ama, ben de erkeklerle muhabbetten pek hoşlanmam -hele Türkiye'de...
Albert Camus, bu tarihten üç yıl önce tüm edebi eserleri için bir Nobel Ödülü almış olmasına rağmen kırık bir adam olarak yaşamakta olduğundan mıdır, kadınlarla olan sorunlarından mıdır, yoksa Madame Gallimard da arabada olacağından mıdır, işte her nedense, yayıncısının yeğeni Michel Gallimard'ın ısrarına dayanamamış ve o otomobile binmiştir...
Benim tanıdığım "Fransız otomobilleri" envanterinde, Facel Vega diye bir alet yok. Ben mekik gibi Citroen'lerin Avrupa'nın en orijinal ve asortik arabaları sayıldığı, Peugeot 404'lerin neredeyse çizgi romanlardan fırladığı yılların çocuğu olarak, 1958'de üretilmiş bu otomobili hiç ama hiç duymadım. Neredeyse asfalta dokunacak kadar alçak, 180 beygir gücünde, saatte 200 kilometre hız yapabilen, V8 Amerikan motorlu iki kapılı otomobil, "La Peste" (Veba) romanının yazarı Camus'yü güneydeki Lourmarin'den Paris'e götürecek...
Camus, benim ortasondayken kocaman gözlerle okuduğum sıçanlı "Veba" romanını yazmaya, Alman Wehrmacht orduları Stalingrad'da ilk yenildisini aldıktan sonra, -bunu duyar duymaz- 1943'te başlamış. Kitap 1947'de yayınlandığında Camus, Combat gazetesinin ünlü yayın yönetmeni olarak zaten tanınan bir yüz...
Albert Camus, 7 Kasım 1913'de, yani bundan tam yüz yıl önce Cezayir'de, Mondovi'de doğmuş. Üç kuşaktan beri Cezayir'de yaşayan Fransız bir ailenin oğlu. O zaman "Fransız Cezayiri"nin nüfusu 9 milyon kadar ve Fransa kökenli Fransızların nüfusu da sekizyüzbin. Albert'in babasının hayatı, daha o bir yaşındayken Marne cephesinde Birinci Dünya Savaşı'nda sona ermiş ve annesi onu ve abisi Lucien'i alıp, savaştan sonra memleketi Cezayir'e dönmüş...
Albert'in toplum içinde itibarını yükseltme dürtüsünün ateşini annesiyle abisi yakmıştır diyebiliriz sanıyorum. İspanyol asıllı annesi, okur-yazar değil, işitme sorunları var ve biraz konuşma engelli. Abisi de öyle. Ve Albert, kendini göstermek için daha ilkokulda futbolcu, kaleci ve en iyi okullara gitmek istiyor, bunun için herşeyi yapıyor....
Albert Camus, utandığı annesi ve abisini arkadaşlarından saklayadursun, yakışıklılığıyla dikkat çekiyor ve yeni kurulan Cezayir Üniversitesi'nde Felsefe bölümüne girip, orada vamp bir entelektüel kızla tanışıyor: Simone Hie. Daha sonra evlendiği bu kız ona ilk kez, daha üst sınıflara ve tanınmış kişilere uzanan kapıları açıyor. Albert'in bir Solcu olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı. Camus, daha 1935'de, Cezayir'deki Solcuların ortak örgütü Halk Cephesi'nin aktif üyesi ve bir yıl sonra da Komünist Parti'ye kayıt oluyor...
Tüm yazarlar gibi Albert Camus de sıradan bir işten parasını kazanmış. Türkiye'de bir ara tüm yazarlar nasıl reklam şirketlerinde metin yazarlığıyla uğraşır, hatta eskiden istidacılık yaparlarmışsa, o da Cezayir'de Metalürji Enstitüsü'nde memur. Bir tür katip, veya öyle birşey...
Ben Veba romanını ürpererek okurken, oradaki birçok sözün ne demeye yazıldığını, bazı sözlerin de zamanın polemikleriyle ilgili tarihe not düşmek amacı güttüğünü bilmiyordum. Mesela "Veba"da, "Ama bana, az sayıda insanın ölümünün, kimsenin öldürülmediği bir dünya için zorunlu olduğu söylenmişti. Bu bir ölçüde doğruydu ve belki ben böyle yüksek gerçekleri anlayabilecek mertebede değildim" der. Bu ironik cümle, doğrudan -zamanın Sovyet yanlısı Komünistlerine giydirmek amacıyla yazılmıştır. Bulgaristan'dan gelmiş bir babanın Sovyetlerle sorunlu Solcu bir oğlu olarak, ilk okuduğumda anlamadığım bu cümleyle daha sonra dost oldum olmasına ama Jean-Paul Sartre hiç dost olamamış...
Facel Vega FV
Camus ve Sartre, İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki büyük yazarı, iki büyük entelektüel devi. İkisi de kendine göre Sol'un ilahı, Sartre Camus'den sekiz yaş büyük, şehla, o da kadınları çok seviyor, ama Camus kadar yakışıklı olma ihtimali sıfır, karısı Simon de Beauvoir Camus'ye asılıyor, Camus kadını reddediyor, tüm bunlara rağmen Camus ve Sartre arkadaşlar, iyi dostlar. İkisi de Varoluşçuluk felsefesinin en önemli isimleri, ikisi de Gallimard Yayınevi'nin yazarı, -ama birbirlerini çekememeye başlıyorlar ve işte buradan, Camus'nün neden böyle kırık olduğuna geliyoruz...
Sartre, nurlu ufuklar, kızıl sosyalizm, insanın kurtuluşu uğrunda eh biraz kan dökecek olmasını "anlayışla" karşılıyor. Ve bu anlayışının sınırlarını, Stalin'in Rusya'nın yarısını Gulag'lara göndermesine, Sovyet Komünist partisinin yarısını da astırıp kurşuna dizdirmesine kadar genişletiyor. Sartre, kan denizinde de yüzseler, Sosyalistlere ve Komünistlere toz kondurulmamasından yana. Camus, Stalinizmin mezalimine cılız bir sesle karşı çıkıyor. Sartre'ya, "Veba"ya yazdığı o cümle gibi ironik cümlelerle dokunduruyor. Camus'ye göre, angaje edebiyat yerine angaje aktivistler gereklidir. Sartre ise, angaje bir edebiyattan yanadır. "Edebiyat Nedir" adlı inanılmaz polemikler, sert dil ve derin yazarlık bilgisi/kuramı içeren kitabında, "Her yazınsal yapıt, bir çağrıdır" der ve Camus'nün başını neden yediğini de, istem dışı bir kesinlikle şöyle ifade eder: "Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli olduğumuzu duyma gereksinimidir..."
Daha önemli...
Evet Camus ile feci bir polemiğe girip, onu "Sağcılaşmak"la suçlaması ve bunun için de o kılıçtan keskin ve sivri dilini kullanması, Camus'yü can evinden vurur...
Solcuların birbirine karşı ne kadar acımasız olabildiklerini bilen biri olarak, bu acımasız yaftalamanın Camus'yü mahvedeceğini bile bile "eleştirilerini" sürdüren Sartre'nın sonradan pişman olduğunu da unutmayalım. Sartre çok sonra, "Camus, benim son gerçek dostumdu" demiştir. Ama Camus'nün hayatının son dönemini entelektüel çevreden "Sağcı" diye dışlanmasına neden olmaktan hiç rahatsız olmamıştır, sonra üstüne üstlük 1968 gençliğinin yıldızı da olmuştur, hapiste Bader-Meinhoff tutuklularını da ziyaret etmiştir vs. Ama yalnız ve kalbi kırık Albert Camus de, Paris'e gitmek için, dangıl bir yeğenin ısrarına uymuştur...
Lüks arabasını büyük yazara göstermek için gaza asılan Michel, arabanın arka lastiği patlayınca kontrolü kaybediyor ve araba sağ ön tarafından, yani Albert Camus'nün oturduğu taraftan bir ağaca çarpıyor. Camus olay yerinde can veriyor, Michel Gallimard, on gün sonra hastanede ölüyor. Arka koltukta oturan Madam Gallimard ve kızı kurtuluyorlar...
Facel Vega firması, 1959 yılından itibaren ucuz otomobil üretmeye kalkmış ve Facellia adını verdiği ürünü, motorunun bir türlü istenen şekilde çalıştırılamaması yüzünden, Sartre'nın Nobel Edebiyat ödülünü reddettiği 1964 yılında iflas etmiş. Camus'nün ölümü ile yarım kalan ve taslağı da kaza alanında çamurun içinde bulunan son romanı "Le Premier Homme" (İlk Adam), 1994'de, gene Gallimard yayınlarından çıktı. Tamamlanmamış da olsa, Albert Camus'nün kızı tarafından yayına hazırlanan ve son yolculuğunda yanına aldığı son kitabı, yazarın  en iyi kitabı sayılıyor. Kitap Türkçeye hemen Tahsin Yücel tarafından çevrildi ve Can Yayınları tarafından yayınlandı...

Max Goldt / Dürrenmatt...

Ah küçük hanım burada neden böyle yalnız oturuyorlar bakalım? Hangi güzel kitabı okuyorlarmış bakalım?
- Dürrenmatt.
- Ne?
- Dürrenmatt.
-Ah Dürrenmatt. Söyleyin bakalım küçük hanım, bu akşam benimle sinemaya gelmek ister misiniz?
- Sinemaya mı? Hayır!
- Hayır?
- Hayır.
- O halde siz en iyisi, Dürrenmatt okuyacaksınız.
- Evet.
- Öyleyse kendi Dürrenmatt'ınızı okuyun.

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir...

Bir insanın hayatı Osmanlının çöküşü ve Cumhuriyet'in kuruluşuyla ancak bu kadar özdeşleşebilir. Sen soylu Şakir Paşa ailesine Girit'te doğ, sonra Atina'nın en elit kesimi içinde çocukluğunu geçir, Büyükada'da ilk okula git, 1907'de Robert Kolej'den mezun ol, İkdam'da ilk çeviri yazını yayımla, sonra git babanı vur...
Ama öncesi var...
Cevat Şakir Orta öğrenimi bittikten sonra -e o zaman modern Osmanlı aristokrasisinde moda- ille de yurt dışına gidecek. Nereye? Babası ille de Oxford'da tarih okumasından yana, ama o denizcilik öğrenmek istiyor. Tabii pederşahi Osmanlı adabı modern kişi özgürlüğüne üstün geliyor ve Cevat Şakir paşa paşa tarihçi oluyor ama sanatçı ruhlu bir insanı, klasik normların içine sokup, yaratıcılığa yabancı stupid bir monotonluğa zorlayamazsınız. Bütün kardeşleri sanatçı olan birinden kuru bir bilim adamı çıkaramazsınız -tabii o kişi ruhunu satmaya razı olmazsa (satmak çok zordur ve ölümden beterdir). Cevat Şakir'de ilk çatlak da bir İtalyan kızına aşık olmasıyla ortaya çıkıyor. 1913'de onunla evlenip İtalya'ya gidiyor ve orada ressamlık öğreniyor, -tarihçilikle alakası yok. Ve İstanbul'a dönüyor ki, Birinci Dünya Savaşı eşiği, babası iflas etmiş, Afyon'daki Kabaağaç çiftliğine yerleşmiş. İşte orada o günlerin karanlık ikliminde babası her ne söylediyse, Cevat Şakir babasını vuruyor ve yargılanıp kürek cezasına çarptırılıyor. Osmanlı'nın ölmekte olduğu yıllar...
Cezasının yedi yılını çeken Cevat Şakir, verem diye salınıveriyor ve o da 1925 yılına kadar yazılar yazıyor, karikatürler çiziyor, dergi kapakları yapıyor ve o yıl, Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuş, ortalık durulmamış, asker kaçakları ortalıkta dolaşıyor, asılan asker kaçaklarına üzülen bir yazı yazıyor ve kendini bir anda İstiklal Mahkemesi'nin iki Ali'sinin önünde buluyor. Ali Çetinkaya onu asmaya kalkıyor, Kılıç Ali "sürelim" diyor ve bilmeden Türkiye'ye ve tabii Bodrum'a büyük bir iyilik ediyor. Bodrum o zaman, eski bir Haçlı Kalesi'nin etrafında birkaç evden oluşan köy irisi bir yer...
Cevat Şakir'in, eski adı Halikarnasos olan bu yeri nasıl benimseyip nasıl sevdiğini, bir yazarın hiç yoktan bir şehre nasıl ruh verebileceğini, ondan sonra görüyorsunuz ki, yazarlığı küçümseyen tüm betonarme dallamalara kapak olacak düzeyde çok ayan-beyandır...
Cevat Şakir, burada oturup, mesela benim ilk gördüğümde yabancı bir kitap sandığım "Aganta Burina Burinata"yı yazmıştır. Bu kitabı lise talebesiyken Beyoğlu'nda bir Fitaş öncesi galiba Taksim'deki kitap sergilerinde keşfetmiştim. Bilgi yayınlarının ince uzun küçük kitaplarından biriydi ama kitabın kapağını unutmaya imkan yoktur. İri dalgalara konmuş gibi duran bir eski Yunan yelkenlisi. Aslında bir akım başlatacak yeni bir anlayışı da bu kadar kısa net sembolik bir şekilde anlatmak, bu kitabın kapağına nasip olmuştur. Kendine "Halikarnas Balıkçısı" diye bir ad takan Cevat Şakir, Bodrum'da balıkçılık başta olmak üzere her işi yapıp, Cumhuriyet tarihinin ilk Mavi Yolculuğuna da çıkmıştır. Bugün, Ege'nin bakir kalmış çok çok nadir köşelerinden bir kısmını görmek için yapılmaya devam edilen Mavi Yolculuğun o Cennet doğasına beton kondurmaya kalkanlara karşı mücadele edenlerin de adını büyük saygıyla andıkları Cevat Şakir, Bodrum'da doğanın en güzel yerine, göz zevkine sövercesine, keçilerin çıkamayacağı yerlere, Lego tipi "villa" dikmiş olanları bilmem ama, bu evlere "Plastik Lego evleri" adını takan yabancı arkadaşım bile Cevat Şakir'in kim olduğunu öğrenip ona hayran kaldı...
Türkiye'de "Yazarlıkla para kazanılmaz" lafının ağızlarda sakız olduğu dönemlerin daha başlangıcında turizm rehberliği ve yazarlık yaparak yaşamış Cevat Şakir...
Sonradan Mavi Yolculuk diye adlandırılan yolculuklara çıkarken yanlarına sadece karık ve peksimet alırlarmış ve tabii rakı. Medeniyetten tamamen sıyrılık ruh detoksu yapılan radyolu yıllar. O koylar haala akvaryum gibi, ama daha nereye kadar?
Bodrum'a gelen ilk entelektüeller, Halikarnas Balıkçısı'nın arkadaşları. Sadece peksimet ve katıkla denize açılıp denizi yaşayanların yazdığı kitaplar da deniz kültürüyle, balıkçılarla ilgilidir elbette. Daha sonra Yaşar Kemal'in dilinden düşmeyen Homeros'a uyanan sevgi, entelektüellerin denizin ruhunu keşfetmeleri, gene Halikarnas Balıkçısı sayesindedir...
Bodrum'da onun resimlerini, sözlerini içeren plakatları her yerde görürsünüz, adına yapılmış bir müze var. Bodrum Belediyebaşkanı Mehmet Kocadon'un ondan nasıl saygıyla söz ettiğini duymalısınız. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir, Bodrum'un ruhudur. Bodrum'un şimdi dünyadaki -İstanbul'dan sonra tek marka şehir olmasını bir yana bırakalım, özgün bir yaşam tarzı ve kültürünü tüm betonlaşmaya rağmen koruyabilmesinde bile bu neşeli yazarın payı vardır. Bodrum'dan ayrılırken yol kenarında güleç bir resmi, yanında da şöyle bir sözü vardı: "Bodrum'dan, geldiğin gibi ayrılmayacaksın." Kendi adıma söyleyeyim, -kesinlikle doğru!


Rudi...

68'lilerin eski Berlin, yürüyüş fotoraflarını görünce Rudi Dutschke'yi hatırlarım...
Ben onu hiç görmedim, ama bulunduğu yerlerin hemen yanında, kenarında, bazen tam üzerinde bulundum, bir yıllık arayla, hemen ardından...
"Rudi..." -Solcular ona böyle der- 1940'da Schönefeld'de doğmuş ve orada, yani daha sonrasının Doğu Almanya'sında, spor gazetecisi olmak istemiş ama rejim buna itiraz etmiş. Berlin Duvarı'nın henüz inşa edilmediği yıllarda Doğu ile Batı arasında günübirlik gidilip gelindiğinden, o da Batı'da okula gitmeye başlamış ve sonunda Batı'ya yerleşmiş zıpkın gibi, meraklı, kareketli, özgür düşüncesine sinek gölgesi bile düşürmeyen biri...
Almanya'da yaşayıp, Solla ilgilenmek ve Rudi'yi tanımamak imkansızdı. Bir lise talebesi boyutlarında ben de adını duydum, resimlerini gördüm. Bir kere bizim "Solcu Abi"lerden çok farklı biriydi, bi kere Türklerdeki gibi feodal bir "başgan" değildi. Rudi ilk Sol grubunu 1962'de Berlin'de kurmuş. 1964'de Kongo Başbakanı'nın ziyareti sırasında ilk büyük yürüyüşü örgütlemiş, sonra 1965'de üniversitedeki eğitim koşullarını protesto eden bir yürüyüş gelmiş. 1966 Martında Gretchen Klotz ile evlenmiş ve Mayıs 1966'dan itibaren de Sosyalist Alman Öğrenci Birliği SDS ile birlikte tüm Almanya'da Vietnam kongreleri düzenlemeye başlamış. 2 Haziran 1967'de İran Şahı Pehlevi'ye karşı gösteri yapan Alman öğrenci Benno Ohnesorg'u vurunca, Almanya'da oturma boykotları çağrısı yapmış. Bu olaydan sonra Rudi, herkesin tanıdığı bildiği öğrenci lideri olarak fırtına gibi esmiş. Rudi'nin ateşli konuşmaları gençleri ve öğrencileri büyülerken, sağcıları ve faşistleri de fena halde kızdırmış...
Beni heyecanlandıran bir başka girişimi de 1966'da bir tür Alternatif-Üniversite kurmayı denemesidir. 17 ve 18 Şubat 1968'de Berlin Teknik Üniversitesi'nde binlerce öğrencinin katıldığı büyük bir Vietnam toplantısı düzenler. 68'lilerle ilgili kült fotorafların bir kısmı, o günlerde çekilmiştir. Fotoraflar tüm dünyada yayınlanır. Son gösteriye 12 bin öğrenci katılmıştır ki bu, Berlin Teknik Üniversitesi'nin tıka basa dolması demek. O zamanlar üniversitede Türk öğrenci ya var ya yok -sonranın en hızlı devrimci abileri. Adlarını şimdi yazmayayım, okuyan yazanlar onları tanır zaten!
Rudi'ye karşı nefret olayında ip, "Nato'yu yıkın" diye konuşma yaptığında kopmuş olmalı, zira Alman faşistleri 21 Şubatta sokağa inip "Bir numaralı halk düşmanı: Rudi Dutschke" diye pankartlar taşımaya başlamışlar. Almanya'nın sağcı faşist gazetesi Bild, o zamanlar tam bir nefret küpü. -Nedense Bild'i pek seven Ertuğrul Özkök bilmem biliyor mu, ama o zamanın Bild gazetesi, şimdinin şeriatçı gazetelerinden/dergilerinden daha bed bir dille saldırıyor Rudi'ye. Mart'ya Prag kaynıyor. O da karısıyla birlikte oraya gidiyor. 11 Nisan günü Berlin'in ünlü Kudamm caddesindeki SDS Bürosuna giren genç bir işçi Rudi'ye yakından üç el ateş ediyor...
Rudi, başına iki, omuzuna bir kurşun yarası alıyor ve acilen ameliyat ediliyor. Evet ölmedi, görünürde bir şeyi de yoktu, ama bu olaydan sonra fazla ortalıkta olmadı. Rudi konuşma yeteneğini ve anılarını yitirdi. Konuşmayı yeniden öğrendi. 1969'da bunun için ve dinlenmesi için İsviçre'de, İtalya'daydı. Sonra Cambridge Üniversitesine öğrenci yazılıyor. Ama taşınmak için para bulamıyor. Zamanın Alman Cumhurbaşkanı Gustav Heinemann, cebinden 3000 Mark verip, 1975'de Rudi'nin taşınmasını finanse ediyor. Rudi 1976'da, parçalanan SDS'in ardıl gruplarından birine üye oluyor ve yeniden politikaya dönüyor...
Doğu Alman Rejimi ve reel Sosyalizmi eleştiren Rudolf Bahro Doğu Almanya'da tutuklandığında, Rudi Berlin'de ortalığı ayağa kaldırmış. Benim de alıp tamamını okuyamadığım (ağır geliyordu, anlayamıyordum) Bahro kitapları (mesela "Die Alternative") piyasaya çıktığında, o da Bahro-dayanışma komitesi kurmuş. 1979'da, Yeşillerin ilk komitelerine katılmış Rudi...
24 Aralık 1979'da, banyoda bir epilepsi nöbeti geçiren Rudi, küvette böğularak öldü. Aldığı kurşun yaraları onu yıllar sonra Danimarka'da öldürdü. Rudi, 3 Ocak 1980 günü Berlin Dahlem'de gömüldü, onu üçbin kişi uğurladı. Bu olaydan kısa bir süre sonra ben Berlin'e geldiğimde, Rudi yaşıyor gibiydi...
Berlin Teknik Üniversitesi'nde önce farkında olmadan, sonra farkında olarak, onun nefes aldığı havayı soludum ve onun hoşuna gidecek birşey yaptım. O yıl, adı henüz "Alternative Liste" olan Yeşillerin ilk tüzüğünü Türkçeye çevirdim. Hayatımda yaptığım ilk çeviriydi...
Rudi, Berlin gençliğinin ruhu...

Edebiyat eleştirisinin ölümsüz devi Marcel Reich-Ranicki...

Canlı yayında yanına oturmak isteyen yazara şöyle bağırıyordu:
"Benim yanıma oturarak meşhur olamayacaksın, yıkıl! Senin vasat zerzevatını kimse okumak istemiyor."
Kim olduğunu hala bilmediğim ve bilmek de istemediğim o yazar, Marcel Reich-Ranicki'nin bu tondaki yıkıcı, hatta parçalayıcı sözlerine sadece onbeş saniye dayanabildi -ki kayda değerdir! Ve adam, üç kişilik edebiyat eleştirmenleri programını terketmek zorunda kaldı.
Alman yazarlarının kabusu ve koruyucu meleği eleştirmen Marcel Reich-Ranicki, 93 yaşında bugün hayata veda etti. Onun büyüklüğünü bu vesileyle kemiklerime kadar yeniden hissettim. Anlatmak da kolay değil tabii...
Gencecik biriyken Almanya'dan toplanıp gönderilen Yahudilerden. Hem kendi ailesinden, hem de karısının ailesinden sayısız insan kaybetmesine rağmen İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Almanya'ya geri gönüp, asla aksatmadan edebiyat eleştirisi yapıyor. Ranichki, tüm varlığıyla sanat tutkunu biri. Şimdi bu yazdıklarımı görse, mesela "Geç kardeşim bunları, adam neden, hangi hasletleri nedeniyle önemliymiş onları anlat" diye küstah ve saygısız bir ses tonuyla çıkışırdı. Evet. Bu adamın konuşmalarını, Marcel Proust hastası kızkardeşim mükemmel taklit ederdi. "R"lerin üzerine basan, bazı sözleri uzatan, aksanlı sert bir Almancası vardır ve her lafı olaydır. Derinliği konusunda söyleyecek söz bulmak zor. Şu anda iPad'imdeki bir kitabına göz gezdirdim. Kitap, Türkiye'de de bir ara çok yapılan söyleşi kitaplarından. Ranicki'ye sorular soruyorlar, o da yanıtlıyor, ama her satırı şu kalitede:
"Gustave Flaubert ve Madame Bovary'ye ne diyeceksiniz?"
"Gustave Flaubert her ikisi de; hem şair hem protokolcü. Bir romantik ve bir realist. Bir vizyoner ve bir haberci. İhtiraslı ve aşırı titiz. O Fransa'nın en nesnel şairi ve en şevkatli kronisti. Rus Tolstoi ve Dostoyevski'yle birlikte, 19'uncu yüzyılın belki de en büyük roman yazarı. Asıl eseri, 'Madame Bovary' romanı tüm sınırları patlatmıştır: Uygar dünyanın bütün dillerine çevrilmiştir..." Bu şekilde devam ediyor ve onu okurken yazarlar ve eserler hakkında mutlaka hiç duymadığınız ayrıntılar ve çarpıcı keskin yorumlar görüyorsunuz. Sohbet esnasında Ranicki 151 yazardan bahsedip, 155 romanı eleştiriyor. Konuştukları, elbette daha çok sevdiği ve değer verdiği eserler ve yazarlar.
Ranicki, Alman gazetelerindeki "Edebiyat sayfası"nın mucidi. Frankfurter Allgemeine Gazetesinde başlattığı bu geleneği, sonra diğer büyük gazeteler de devralmış. Ranicki son nefesine kadar gazetenin, sadece edebiyat eleştirisi yayınlayan sayfasının da başeditörüydü.
Marcel Reich-Ranicki'nin stilini en iyi ifade edebilecek sözler galiba şunlar olabilir: Vasata ve sıkıcı olana asla müsamaha göstermeyen, bunlara karşı çok acımasız biri ve özgün kaliteyi yüceltiyor. Tarzını da, galiba en iyi Can Baba'nın o meşhur söyleşisindeki kesici laflarıyla tarif edebilirim.
Yanılmıyorsam 1980'li yılların sonu. Can Yücel, yeni yetme boş televizyon muhabirinin karşısında. Kadın soruyor:
"Kartpostal şairi Nazım Hikmet hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Can Yücel:
"Kart sensin, postal da sana girsin."
Program kesiliyor, -Reklamlar!
Cehalet ve vasatlık karşısında büyük şair Can Baba'nın fütursuz acımasız saygısız ve hatta kaba tavrı, aynen Ranicki'de de var. O, yazarların kişiliğine fena bindiriyor. Ve bu adamın parlak zekasının, keskin dilinin ünü, pek edebiyat okumayan sıradan Almanları da kavramıştı. Onun makineli tüfek veya tereyağı fabrikası gibi işleyen dili, Orta Avrupa'da bir fenomen olmuştu. Sokağa çıktığı zaman herkes onu tanıyordu. Bu kadar ünlü bir edebiyat eleştirmeni daha yoktu.
Marcel Reich-Ranicki, 20'inci Yüzyıl edebiyatını en derinlemesine bilen, eleştiren ve hakkını veren, ona değer kazandıran, değersiz olanları acımadan ezen, yazarları kaliteli olmaya zorlayan bir doğal afet, bir çığ, bir tayfundu ve edebiyat dünyasını da muazzam etkiliyordu. 15 metrekarelik çalışma odasından, tüm Almanca edebiyatı yönlendirdiğini söyleyenler, hiç de abartmıyorlar.
Ranicki çok dürüsttü. "Türk edebiyatını nasıl buluyorsunuz" sorusuna kameralar karşısında kısaca "ilgilenmiyorum" demekle yetindiğini iyi hatırlıyorum. Yanıtın, Ranicki'nin en nazik ve saygılı halini yansıttığını da söylemeliyim, çünkü daha sonra bu istikamette kurduğu biriki cümle sırasında yüzünün ifadesi ve el kol hareketlerinden, ben şahsen Orhan Pamuk'u ve diğer popüler birkaç Türk yazarını hayalinde kesip biçtiğinden eminim -ki asmış falan da olabilir! Bunu neye dayanarak mı söylüyorum? Onun sözlerine dayanarak. 1992'de şöyle demiş: "Nobeli önce Updike, sonra Philip Roth almalıydı, ama ikisi de almayacak. Onun yerine Sudan'dan falan birilerini bulacaklar. Yazıp yazamadıkları hiç önemli değil. Kongo'da yazamadıklarından, onlara bir Nobel ödülü vermeli."
Ben bu adamı seviyordum. O aksi haliyle inanılmaz boyutlarda doğrucu davut biriydi ve sözünü hiçbir şekilde esirgemiyordu. Bu sayede sağlam bir Çağdaş Alman Edebiyatı'nın doğmasına önemli katkısı oldmuştur. Ama onu seven yazar da oldukça azdır. Günter Grass'ın onun hakkında, "İlk gördüğümde Bulgar ajanı sanmıştım" gibi iğneliyici bir lafı vardır mesela. Ranicki de onun hakkında bir zamanlar, "Sadece ikinci sınıf yazarlara Nobel veriyorlar, o yüzden Grass bu ödülü kazanır" demişti!
Bu dünyadan büyük bir yıldız kaydı. Gerçek edebiyatın ne olduğunu Alman halkına ve Avrupalılara anlatmıştır. Yeri her daim boş kalacak, asla doldurulamayacak.

Philip Glass...

Ben sahici müzisyenlerle tanışmak şerefine nail oldum. Mesela Fazıl Say, şimdi adını buraya yazmak istemediğim ünlü bir Yunanlı müzisyen, Udo Lindenberg -ki hala bir efsanedir. Hemen yanında olduğum halde tutuldum, konuşamadım ve tabii Cem Karaca ve diğerleri...
Müziği küçümseyen adamları adam yerine koymam -çünkü müzik, insanoğlunun/insankızının beyninin sağ ve sol yarısının birlikte işlediği, benim "bedenin düşünmesi" diye adlandırabileceğim bir olayı tetikleyen en yaygın en popüler şeydir ve insanın ruhsal anlamda yücelmesinin de en elementar enstrümanıdır...
Japon kılıcı kullanmak hakkında bir fikir sahibi olanlar bilirler, hareketlerin otomatikleşmesi, yani bedenin belli vuruşlara, kılıçla belli hamlelerle karşılık vermesi, hiç düşünmeden olur. Bu olayda düşünceyi devreye sokan, yenilir. Müzik de bunun gibidir. Müzik yapanların çaldıkları müzik aletlerinden çıkan o muhteşem melodiler, çalanın hiç düşünmeden ortaya koyduğu şeylerdir...
Müzikle profesyonel bir şekilde ilgilenmenin eşiğinden, daha bir Ortaokul talebesiyken, bir Pop grubunun solisti olmak üzereyken direkten dönmüştüm. Ama eskiden rüyasında bile şarkı söyleyen biri olarak müziğe olan ilgim asla azalmadı...
Müzisyenler önce ikiye ayrılır: İyi müzisyenler ve diğerleri...
İyi müzisyenler de ikiye ayrılır: Orijinal müzisyenler ve diğer iyi müzisyenler...
Orijinal müzisyenlerin özelliği şudur: Yaptıkları müziğin herhangi bir parçasının sadece bir kısmını duysanız bile onları tanırsınız. İmzalarını, müzikleriyle atarlar...
Ben Philip Glass'ı, bir filmin müziği ile tanıdım, Francis Ford Coppola'nın dünyanın parasını bayılıp tek kuruş kazanmadığı "Koyaanisqatsi" filmiyle. Bu filmden daha önce de bahsetmiştim. Bir Hopi kehanetini, dünyanın beyazlar tarafından mahvedilişini anlatıyor. Sadece muazzam görüntüler ve tabii Philip Glass'ın acaip, orijinal ve etkileyici müziği eşliğinde. Filmi, Berlin'in bir program sinemasında keşfedip en az on kez izledikten sonra, plağını da almıştım. Kocaman siyah bir LP ve üzerinde kırmızı köşeli harflerle o uzun sözcük yazıyordu. Daha sonra "Kundun" filmi geldi -bu kez Beyoğlu'ndaki bir program sinemasında, Alkazar'da seyrettim. Filme sırf onun müziği nedeniyle gittiğimi itiraf edeyim. Dalay Lama'nın çocukluğunu anlatan harika bir filmdi. Ondan önce "Mishima" vardı elbette. Seppuku yaparak kılıçla gazetecilerin önünde intihar eden son Japon. Büyük yazar Mishima Yukio'nun hayatını anlatan bir filmdi. Philip Glass'ın plaklarının çoğunu aldım, bazılarını aradım durdum. Onun ezgilerini duyar duymaz hemen "Bu Philip Glass" dersiniz. Bugün bir klasik müzik parçasında onun stilini duyunca önce kulaklarıma inanamadım. O klasik müzikten ayrılma biridir ama...
Sahiden oydu ve hiç duymadığım bir parçasıydı. 2013'de yapılmış bir plakta, Symphony No. 8 Movement I, II, III ve Duo No 1, 2, 3, 4'ünü çalıyor. Ardından Hapsichord Concerto'su geliyor...
Gecenin müzik gıdası Philip Glass'dan...

Havalanan etekler...

1955 Yapımı güzel bir Billy Wilder komedisidir "The Seven Year Itch". Bu filmde benim en beğendiğim oyuncu, Marilyn Monroe değil Tom Ewell. Ama konu bu sevimli adam değil tabii...
Filmde Monroe, beyaz etekliğiyle metronun mazgalları üzerinde eteğini havalandırır, mutlaka görmüşsünüzdür, görmediyseniz bu olayın fotorafını görmüşsünüzdür. İşte Gezi Olaylarının en cıvcıvlı günlerinde, ünlü oyuncunun o elbisesi İngiltere'deki Random House tarafından açık artırmayla satışa çıkarıldı. Kimliği açıklanmayan kişi elbise'ye 3.21 milyon Yuro ödemiş. Şimdi elbiseyi hangi kadına hediye ettiyse -ki ben böyle birşey satın alsam kesin sevdiğim kadına hediye ederdim- bir metro mazgalı arıyor olabilir. Eh aramalı!
Geçen gün Hürriyet gazetesinin bahçesinde bir gazeteciyle sohbet ederken işte bu elbiseyi düşündüm. Çünkü oturduğumuz yerin hemen karşısında kantinin açık satış kısmı var, oraya geliyorlar, duruyorlar ve siparişlerini verip birkaç saniye bekliyorlar ve rüzgar var! Sadece benim görebildiğim, diğer dostlarımın arkası dönük manzara şu: Oraya gelen kadınlar eteklerinin kanarını öyle tutuyorlar ki, yırtacaklar. Rüzgar, kadınlara takmış olmalı, resman alttan esiyor!
Önce genç bir kadının eteği ters dönmüş gelincik çiçeği gibi açıldı, kar gibi beyaz külodu görünür görünmez şık bir hareketle kapandı. Kadınlar çırılçıplak bile olsalar, istemezlerse kimseye kendilerini göstermezler. Diğer kadınlarla utangaç gülüşmeler ve ellerinde çayları kantinden ayrılmalar.
Bu arada oradan Mehmet Yaşin geçti. Şimdi yemek programları yapan Yaşin, Türkiye'nin en iyi dergicilerindendir ve yanılmıyorsam bir ara Doğan Yayınları'nı yönetmişti. Kendisiyle birkaç kere telefonda konuştum ama yüz yüze tanımışmıyoruz. Beni bağışlasın ama çok şişmanlamış, -anormal boyutlarda.
Neyse o geçti, bu kez en fazla 21 yaşında genç bir kadını gördüm. Kantinin önüne dayanmış, ultra minisinden kimseye birşey göstermemek için adeta üçüncü dünya savaşı veriyordu. Bir taraftan utanan bir taraftan da bir an evvel ters rüzgardan kaçmaya çalışıyor, ama pilili eteğine hakim olamıyordu. İşta o zaman nedense Marilyn Monroe aklıma geldi. Aslında ne eteği ne de kendi o artiste benziyordu ama çok güzel bir kadındı. Etrafa bakındım, aslında milletin pek umurunda değildi, ama onun yaşı icabı bir istenmeyen frikik, onun için şu anda hayatının en önemli şeyi olabilirdi. Ve arkadaşlarını yardıma çağırdı! Evet. Kadınlar onu kadınca bir operasyonla oradan kurtardılar.
Son günlerde seyrettiğim en ilginç filmdi!

İkizler ve tekler...

İkiz kardeşi olan arkadaşım yok. İkili bebek arabalarında gezdirilen ikizlere bayılırım ama. Herkes bayılır. İkizlerden birine birşey olursa öbürü hemen hissedermiş. Böyle hikayeleri çok duydum. Birbirine benzememek için acaip acaip giyinen ikizler de gördüm. "İkiziz" demekten hiç hazzetmiyorlardı. İkizlerin benzeri meslekleri seçtikleri, kaderlerinin şaşılacak kadar birbirine benzediği, bazen ikizlerin başına iki ayrı yerde aynı şeylerin geldiği falan da duyulmamış şeylerden değil.
Balyoz Davası'ndan yargılanan ikiz amiraller Hasan Hoşgit ve Hüseyin Hoşgit, 18'er yıl ceza aldılar.
İkizlerin kaderi her zaman aynı olmuyor. Mesela Polonya'ya biri Başbakan diğeri Cumhurbaşkanı olan Kaczynski Kardeşler'in kaderleri de farklı olmuş. Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski, 10 Aralık 2010'da öldü, uçağı Rusya'ya giderken, mahiyetinde Polonya'nın en önemli adamlarıyla, Genelkurmay Başkanıyla falan düştü. Kardeşi Başbakan Jaroslaw Kaczynski, Rusya'yı suçladı, kardeşini onların öldürttüğünü söyledi. Bir sonraki seçimleri kazanamadı, ama yaşıyor.
Birbirinden ayrılması güç ünlü ikizler de vardır. Irina ve Marina Fabrizius, birlikte resim yapan gencecik ikiz ressamlar. Bizim tanıdığımız en ünlü ikizler de Güher ve Süher Pekinel kardeşler, dünyaca ünlü piyanistler.
*   *   *

Dün bir sünnet çocuğunun fotorafını çekerken arkadaki çay bahçesinde, şakalaştığım, iltifat ettiğim neşeli kasiyer kızı gördüm. Her zamanki gibi gülümsüyordu, ben de gülümsedim. Ama başörtüsünü çıkartmıştı. Kumral saçlarını gesgergin toplayıp ensesinde bir topuz yapmıştı. Fotorafı çektim, yanından geçerken o da masasındaki iki genç kadınla sohbete dalmıştı. Bugün gene gazetelerimi alırken gülüştük. Bu kez boncuk mavi bir başörtüsü vardı başında ve ben herzamanki iltifatım yerine, "Dün seni sahilde gördüm" deyiverdim. "Abi ben de sani gördüm, gene fena dalmıştın kitaba, beni görmedin" dedi.
"Sen başörtünü sadece çalışırken mi takıyorsun?" dedim, beni duyan başörtülük elli yaşlarından irikıyım bir kadın bana düşman düşman bakmaya başladı. Benzeri bir "müdahaleyi" daha önce yaşadığımızdan hazırlıklıydık.
"Sen beni nerde gördün?"
"Sahildeki kahvede, iki kadınla oturuyordun."
"Demek ki dediğini yaptı" deyince, irikıyım kadın iki adım mesafeden bizi izlemeye devam etti. Kadına dik dik baktım, hemen uzadı.
"Ne yaptı?"
"Sen benim ikizimi görmüşsün. 'Dışarıda başımı açıcam' demişti, açmış!"
Sonra etrafına bakındı. Bizi kimsenin dinlemediğini anlayınca, gene içten gülümsedi!
"Sen de açıyor musun dışarıda?"
"A yok" diye bir kahkaha attı. "Ben açamam."
"Saç rengini gördüm ama."
"Evet saçlarımız aynı renk."
Sohbeti tadında bırakıp ayrıldım ayrılmasına da, beni aldı bir merak. Onun ikizini mi yoksa başörtüsüz halini, yani tekini/kendini mi gördüm? (Öyleyse, bana neden yalan söylesin ki?) İşyeri başörtüsünü zorunlu tutuyor olabilir mi? Zira orada çalışan tüm kadınlar başörtülü. Kısacası bu da küçücük bir sahil kasabasında bugün günün bilmecesiydi benim için...

Edebi kahkahanın dozajı...

Böyle bir başlık attıktan sonra entelimtrak birşeyler yazmak gerektiğini düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz demektir. Normalde, daha ilk cümlede, okura böyle davranan biri okunmaz -ama bizim "normal" olduğumuzu kim söyledi? Konu mizah, hem de edebi mizah!..
Aziz Nesin'i ilk kez Berlin'de gördüğümde pek şaşırmadım. Evet, son derece ciddi biriydi. Onun ne kadar ciddi biri olduğunu önceden duymasaydım kesin çok şaşırırdım -çünkü lise öğrencisiyken onun kitaplarından birini şehirler arası otobüste okurken o kadar çok gülmüştüm ki, beni az daha otobüsten atıyorlardı. (Eh gülme krizi gelince!..)
Aziz Nesin, 'Gülmece'nin ne kadar ciddi bir şey olduğunu çeşitli vesilelerle söylemiştir. Türkiye, mizahın memleketidir. Hocaların Hocası Nasreddin'den öncesi bile var. Eski Rum keşişlerin de eşeğe ters binen komik bir türü yaşamış Anadolu'da. Bektaşiler'den bu güne mizah yazan o kadar çok yazar var ki, -adeta hepsi bir de mizahı denemiş. Rıfat Ilgaz ile Haldun Taner'i hemen analım. Halit Kıvanç'ı, Muzaffer İzgü'yü unutmayalım. Ben burada biraz ileri gidip, en yeni modern Türk Edebiyatı'nın o uçuran muhteşem dilini de mizaha sayacağım. Murat Uyurkulak ve Murat Menteş okuduysanız -ki okumuşsunuzdur- ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.
Mizahın komiklik yapmak olduğunu sananlar yanılır, ama komik olanın ciddiyeti belli küçük bir dozajda tutmayı öğrenmesi gerektiğini mizahçılar iyi bilir. Hace Nasreddin gibi adamlara, gülünç olmaları karşılığında büyük bir özgürlük tanınmıştır. Onlar Sultana bile takılmak hakkına sahiptirler -tabii şimdinin çakma Sultanlarını kasdetmiyorum. Bu bir tür dozajındaki gayrıciddiyetle yaşamayı kabul etmesi halinde mizahçı, alabildiğine özgürdür. İşte tam da bu noktada, mizah dergilerinden bahsedeceğim. Mizah dergisi nihayet hafif bir mizah türüdür, günlük olaylara ve güncelliğe de oldukça bağımlıdır. Dergi mizahı ile edebi mizahın sınırlarına yaklaşanlar da var elbette, Metin Üstündağ böyle bir yazar. Mizah dergileri tamam. Onlardan Türkiye'de çok var...
Peki edebi mizah dergileri? İşte o yok. Bu türün masama düşen en iyi örneği, Almanya'da yayımlanan EXOT dergisi. Yüzotuz sayfalık bir kitap boyutunda, gerçek edebiyat...
Bu kalitede Türkiye'de "Afilli Filintalar" diye bir web sitesi var, ama dergi veya EXOT gibi kitap serisi yok. İşte bu yazının en ciddi cümlesi de şurası:
Bu yazı, Türkiye'de de edebi mizah dergisi yayınlanması umuduyla yazıldı...

Şampanyasına savaş...

En son kız kardeşim getirmişti. Derken bir tane de hediye geldi, etti iki. Ama bu şişelere, "Champagne" (Şampanya) demek yasak. Onlara "Sekt" deniyor. Resmen böyle, -içlerinde Şampanya olmasına rağmen...
Bir ara beni meşgul eden bir soruydu:
Acaba kim kimden faydalanıyor? İnsan mı üzümden, üzüm mü insandan?!..
Asmalara gözü gibi bakan kim? Asmaların tüm dünyaya yayılmasını sağlayan kim? Üzümünü yiyip şarabını şampanyasını içip ağacını evinin dibine varana kadar diken kim? İnsanlar elbette. Bu soruyu İstanbul'da, hemen "Rumlar ve Ermeniler" diye yanıtlardım...
Hemen dikkat çeker. Mesela Fatih At Pazarındaki İslamcı entelektüellerinin takıldığı en beylik kahvenin eski binasının önünde böyle bir ağaç görmüştüm. Eskiden İstanbul'da Hristiyanlar, evlerinin önüne asma dikerlermiş. Evin eski sahipleri gitmiş, ama asmalar İstanbul'da kalmış.
Şarabın icad edildiği yer de Anadolu. Bu diyarların evde yapma Süryani şarabını bilmeyen yoktur, ama daha da kralı Gürcü şarabıdır. Tabii özel anlar için, mesela aşık olunduğunda veya önemli birşey kutlanacağı zaman şampanya içilir! Modern zamanların modern adetleri...
Türkiye'de bir tür snobluk falan sayılsa da, bazıları için adı "gazozlu şarap" bile olabilir!..
Şampanyayı ilk kez Romalılar icad etmemişler. Onlar sadece, Fransa'nın Champagne bölgesindeki üzüm bağlarını kurmuşlar, o kadar. Orada yapılan şarap, arabalarla İtalya'ya getirilirmiş. Buranın şarabı ünlenince, tarih içinde başka yerlere de şarap gönderir olmuşlar. 17'inci yüzyılın başında şarap ihracı iyice artınca, galiba tesadüfen şampanyayı icad etmişler. Şöyle:
Bol miktarda şarap taşımak işini daha pratik hale getirmek amacıyla, şarabı daha üretim esnasında şişelemeye başlamışlar. Şişeler yolda sallana sallana fermantasyona devem edip köpüklenince, şampanyanın atası ortaya çıkmış. Önceleri, "şarap bozuldu" diye döküyorlarmış. Ama bu bozuk şarabı secenler de olmuş. Üretildiği yere en uzak mesafede yaşayan İngilizler, iyice gazozlanmış şaraba bayılmışlar. Yoksa bu tür şarap, daha işin en başında iptal edilecekmiş. Şampanyayı, galiba Ortaçağın uzunyol şoförlerine (yani arabacılarına) borçluyuz...
Şampanya şarabın ikinci kez, bu kez şişenin içinde mayalanmasıyla elde ediliyor. İçine maya ve pancar şekeri ekleniyor, bir mantarla kapatılıp telle bağlanıyor. Bu işlem, Mart ile Mayıs arasında yapılıyor, üç hafta sürüyor ve şarabın alkol derecesi yüzde 1.2 kadar yükseliyor. İşlem sırasında şarapta Karbondioksit oluşan şişeler, en az 15 ay piyasaya çıkmayı bekliyorlar. Bu arada önce mantarlardaki mayanın şişeden çıkarılması gerekiyor. İşte burada çalkalama işlemi devreye giriyor. Şişeler önce yan yatırılıp 21 çün çalkalanıyor ve her defasında biraz daha amuda kaldırılıyor. Şişeler başaşağı durduklarında çalkalama işi de tamamlanmış oluyor. Buzlu suya yatırılıp ilk mantarları birer birer uçuruluyor, yerine ikinci, mayasız asıl mantarları ve ardından telleri takılıyor.
Bu içki ingilizler sayesinde hayatta kalıp 18'inci yüzyılda moda olunca, Amerika dahil her yerde tüketilmeye başlanmış ve 19'uncu yüzyıla kadar bulanık bir içki olarak içiliyormuş, zira ikinci kez içine mayayı koyup müşteriye veriyorlarmış, açlkalama yöntemi henüz milinmiyormuş. Mayanın çıkartılması ve şişelerin çalkalaması yüntemini 1806 yılında Madame Clicquot adlı bir kadın icad etmiş.
1882'de 36 milyol şişe şampanya tüketilmiş mesela. Zamanın nüfusunu göz önünde bulunduracak olursanız, bi hayli eğlenmiş olmalılar! Ne de olsa sanat ve edebiyatın patladığı Belle Epoque döneminin bir numaralı içkisi. Şaraptan biraz daha alkollü olduğundan ve kana çabuk karışıp çabuk çakırkeyif ettiğinden, kadınların da tercih ettiği bir şey...
Şampanya, sembol içki haline gelip, birçok yerde aynı yöntemlerle üretilmeye başlanınca, bir isim sorunu ortaya çıkmış. Gerçi bu içkinin farklı adları vardır, Almanlar "Sekt", İspanyollar "Cava" falan der, ama Fransızca adı asıldır. Asortik bir ad. Bu adı yazarken kendi "Ş" harfimizi bile kullanırız. Fransızlar ille de "Şampanya" der ve bu adın sadece Champagne'da üretilen şampanyalar için kullanılmasını ister, diğerleri naylondur -mantık bu. Fransızların "ısrarını" Avrupa'da pek de takan olmamış. Zamanın en güçlü Avrupa ülkesi Almanya, takmayanların önde gideni tabii. Derken Birinci Dünya Savaşı patlamış, üretim düşmüş, Ekim Devrimiyle Rusya Pazarı kaybedilmiş vs. Ama Savaşı Fransa kazanınca, Şampanyanın adına da konmuş. Fransız Şampanyası, Alman Şampanyasını yenmiş. Savaşı kaybeden Almanya, 28 Haziran 1919'da Versailles (Versay) Anlaşma'sını imzalarken, anlaşmanın "Şampanya paragrafı"nı da mecburen kös kös imzalamış. Anlaşmanın bu maddesine göre Almanya, Şampanya şişeleri üzerinde bir daha asla "Champagne" sözcüğünü kullanamayacaktır. Ağır bir ceza! Almanya Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte Şampanyayı da kaybetti malesef. O günden beri tüm şampanya şişelerinin üzerinde "Sekt" yazıyor! Ve biz de Sekt içiyoruz...

Şarlo'nun son filmi, ya da son oyunu...

Veda filmleri komedi de olsalar, yürek burkan bir yana sahip oluyorlar. Charlie Chaplin'i yaptığı son film, aynı zamanda renkli çektiği tek filmi "A Countess from Hong Kong" da böyle bir film. Onu Beyoğlu'nda, şimdi hayatta kalma mücadelesi veren sahaflardan birinde bulup almıştım. 1966'nın sonunda çakilip bir sonraki yılın 5 Ocağında vizyona girmiş. İlk dikkat çeken yanı, o dönem için hiç alışılmadık bir şekilde, adeta Chaplin ailesinin bir geçit töreni olması. Başrole yerleştirdiği Marlon Brando ve Sophia Loren'in ardından üçüncü rol, Charlie'nin büyük oğlu Sydney Chaplin'in. İki genç kızı oynayanlar, Josephine ve Geraldine Chaplin. Filmi yazan, yöneten, müziğini besteleyen de Charlie Chaplin, yaşlı kamarot rolünde birkaç kez görünüyor ve oyuncular listesinde kendi adını bereket en alta yazacak kadar alçak gönüllük gösteriyor.
"A Countess from Hong Kong" (Hong Kong'lu Kontes), filmden ziyade bir tiyatro. Evet. En başı ve en sonu dığında sokak çekimleri yok. Çok kişilik dans çekimleri falan da lüks bir otelin salonunda. Ağır akan, zamanın devleri Brando ve Loren'in tam kapasite işleyecekleri bir hikayeye sahip olmayan, şaşırtmayan, çekingen bir aşk komedisi. Filmin temposu bazen öyle düşüyor ki, koskoca Brando, poz kesen acemi aktörlere dönüyor. Eski Chaplin filmlerini hatırlatan müziği dışında, bazı absürd İngiliz esprileriyle büyük ustanın imzasını kenarından köşesinden görebiliyorsunuz, -ama o kadar. Dönemin komedi anlayışına çekingen bir çocuk gibi uyum sağlamaya çalışıp bunu başaramayan bir oyun havasında akıyor film ve tabii büyük bir flop oluyor.
Film, sinema kariyerine 1952'de babasının ünlü "Limelight" filminde başlayıp 1965 yılının yıldız filmi "Doctor Zhivago"da oynayan Geraldine Chaplin'in dördüncü filmi ve dördüncü küçük rolü. Sydney Chaplin'in ilk rolü de "Limelight"da, Geraldine'den daha fazla filmde oynamış biri o zaman ve baba Chaplin adeta çocuklarına torpil yapıp onları Marlon Brando ve Sophia Loren'le oynatıp dünyaya takdim ediyor.
Filmde, Ekim Devriminden kaçıp hayatta kalmak için hostes kız ve fahişelik yapmak zorunda kalmış "Kontes"i oynayan Sophia Loren, güzelliği dışında pek varlık gösteremiyor ama bu normal, çünkü filmde büyük iniş-çıkışlar yok zaten. Brando, gene sert gene ciddi. Bir diplomat pozlarında. Karısıyla ayrılmanın eşiğinde aşkı ile kariyeri arasında seçim yapmakta zorlanıp aşkı seçen biri. Filmin bütçesi 3.5 milyon Dolar. Kasa geliri, sadece 1.1 milyon Dolar.
Film iş yapmayınca, Chaplin zamana uyum sağlayamadığını ve tarihe mal olduğunu artık anlamış olmalı -ki bu aynı zamanda bir tür ölüm demektir. İşte bu tarihten sonra sağlığı kötüleşmeye başlıyor. Turp gibi sağlıklı ve komik Charlie Chaplin 1972'de son kez geldiği ABD'de bir Şeref Oscar'ı alıyor. sonra hep hasta, hep suskun. Ona eski komik siyah-beyaz filmlerini oynatıyorlar bazen, oynayan sanki o değilmiş gibi, "Adam ne kadar komik, harika" falan gibi şeyler söylüyor ve 25 Aralık 1977'de 88 yaşında, İsviçre'nin Vevey şehrinde hayata veda ediyor ama dünyaya veda etmiyor, o buralı. işte asıl son oyunu, son tiyatro oyunu o zaman yazılıyor.
Ben hayal meyal hatırlıyorum. Yıl 1978, gazete haberi: "Charlie Chaplin'in cesedi kaçırıldı."
Bir Mart'ı iki Marta bağlayan gece, kimliği belirsiz kişiler Chaplin'i mezarından çıkarıp ailesine galiba şöyle bir mektup yazıyorlar: "Charlie elimizde, eğer bize 600 bin İsviçre Frangı vermezseniz, -ehm- onu öldüremeyiz tabii ama onun ve sizin huzurunuzu bozabiliriz." Güler misiniz, ağlar mı?!..
İsviçre polisi gangsterlerin planını bozup hepssini yakalıyor. Charlie'yi yeniden gömüyorlar, ama başka türlü. Karısı Oona Chaplin, Charli'nin mezarını iki metre kalınlığında betonla kaplatıyor. Galiba bu, Şarlo'ya yapılan en kötü ikinci şaka. Oona, 1991'de ölüp Charlie'nin yanına gömüldükten sonra ikisinin mezarı birlikte betonla kaplanıyor ve Charlie karısını ancak bu şartlar altında affediyor -olabilir.
Şarlo'nun teatral son filminden kopup bunları anlatmamın nedeni, 1992'de onun hayatını konu alan kötü "Chaplin" filmi değil. Richard Attenborough'un draması sıkıcı, bir türli alışamadığım Robert Downey Jr. itici bir aktör. Ölüm faslını anlatmamın nedeni, 2008'de Martin Kolozs'un yazıp 15 Haziran'da İsviçre'de Tirol Festivalinde sahneye koyduğu "Kidnappin' Chaplin" oyunu. Bu öyle komedi falan değil, bir dram. Şarlo'nun iyi ağlatabildiğini biliyor muydunuz?
Son kez sahne alışı da şöyle: Charlie Chaplin'in filmlerinde kullandığı ünlü bastonlarından biri 2004'de Londra'da açık artırmayla 48 bin Sterline satıldı. Hitler'le dalga geçtiği 1940 yapımı "The Great Dictator" filminde kullandığı takma Hitler bıyıklarından biri 12 bin, diğeri 18 bin Sterline satıldı. Son trajikomedi de bu. İki bıyık arasındaki 6 bin Sterlinlik farkın incelemesini araştırmasını da acar İsviçre polisine bırakıp, aradan çekiliyorum...

Kışın yaz, yazın kış...

Eskiden bir zamanlar kışmış...
Şimdi Ağustos'un sıcağında, bir zamanlar palto giydiğimizi, hatta çenelerimizin takır takır attığını, buzda kaydığımızı falan unuttuk. Ben çocukken, okula giderken, annem beni uyandırıp kocaman bir Auer sobanın yanına oturturdu. Evin en sıcak yeri orasıydı -ve ben onca ihtimama rağmen her hafta sonu hasta olurdum. Böyle bir dakikliği nasıl becerdiğimi haala bilmem, ama bu sayede her hafta sonu en kral hikaye kitabına konardım. Yatakta ateşler içinde yatarken kabus değil, tüm La Fontaine hikayelerini görürdüm rüyamda -ha bir de tren görürdüm. Kışın o hastalık vakitlerinde en sıcak yer, yorganın altında resimlerine baktığım ve tabii okuduğum o hikaye kitaplarıydı. Sonra iyileşmece, pazartesi okul, cuma akşamı ateş, gelsin hikaye kitapları...
Yazın bunun tersi, klimalar, dondurmalar, gece üşümeleri, gece yarısı kumsalda donmaca falandır. İnsanlık hali: Ne yazı ne kışı severiz, ama aynı zamanda hem yazı hem de kışı severiz. Baharların artık tedavülden kalkacağını söyleyen iklim raporlarına bakacak olursak, yılın en güzel zamanları, yani "yaz olsa" veya "kış olsa" diye iç geçirmediğimiz ender zamanlardan oluyoruz. İlkbahar ve Sonbaharlar sizlere ömür...
İşte "eskiden kış diye birşey var mıydı" diye düşündüğüm geçen gün, karşımda iki futbol topuyla iki tıfıl cengaver dikilmişti ve birden penguenleri özledim -Gezi dolayısıyla televizyonda geçit töreni yapanlarını değil, sahicilerini...
İki topa birden girmek pek kolay değilmiş. Terleyip eridiğiniz o anlardan sonra penguenleri özlüyorsunuz, çünkü bu arkadaşların bulunduğu yerler serin oluyor. Ya suni soğutmalar ve bol soğuk su, ya da doğal ortamın serinleten soğutan üşüten donduran soğuğu. Ağustosuun bu aşamasında biriki dakikalık Arktik soğukla yetinmeyi yeğleyeceğiz elbette, çünkü tanıdığım harika bir kadın gibi ben de sıcağı soğuğa tercih eder oldum, beni gol bombardımanına tutan tıfıllar da öyle. Şubatta ortalık kar kıyametken onlar anneleri-babalarıyla Tayland'a giderler -orası yaz. Şubat sıcağında kumsalda kumdan kale yapmayı severler. Ben de kışın kiraz, yazın mandalina özleyen biri olarak, limon ağaçlarında türeyen minik yeşil limonların günden güne büyümesini seyretmeyi severim. Limonata türleri, buzlu renkli içecekler, bardakların buğulanmasını da severim, ama abartmadan...
Galiba memnuniyetin açık sırrı da burada: Herşeyden kararınca...
Fazlası hem sıkıcı, hem zarar. Ağustos ayı, bunu dikkate alıp bizi fazla sıkmasa iyi olur!..

Bişey yaparsan...

Hata olup olmadığı konusunda kuşkularımın uyanıp bir süre uyumadığı, gözüne uyku girmediği olayı bir hafta önce yaşadım ve buraya yazıp yazmamak konusunda tereddüt edip bugüne kadar bekledim. Yazmamın nedeni, kuşkularımın yeniden derin bir uykuya dalması...
Konu bir iltifatla başlar...
Aslında çok sayıda iltifatla, güler yüzle, minik hediyelerle, ayaküstü sohbetlerle...
Şu günlerde hemen hergün takılıp saatler geçirdiğim ve kitaplardan başımı kaldırmadığım anlarda masamın etrafına toplanan minikler olur ve onlarla kısa sohbetler yaparım. Mesela dişlerinin yarısı dökük bir tıfıl kız, "sesim güzel değil ama şarkı söylemeyi seviyorum" deyince benim "sen garanti aynanın önünde söylüyosundur" demem. Ve onun "Evettt!.." deyip gamzelerini çukurlaştırarak dünyaya/hayata gülümsemesi buna örnektir. Bu ufaklık, doktorluktan polisliğe kadar, olabileceği bir düzine meslek sayıp kararsız kalınca, onu pilot olmaya ikna eden de benim. Bu arada orta bire giden başka bir kızcık, bu masabaşı sohbetinde seyyah, daha tıfıl ve az konuşan sarışın kızcık da balerin olmaya karar verir. Burada sorun nerede mi? Bence hiçbir yerde. Ama kafama çekiç gibi vurulur şekilde sakallı bakışlarda. Adamın benim kız çocuklarıyla neden konuştuğumu anlamadığını, çocuklardan birinin ailesinin fena halde kafadan engelli, yani kızlarını ne balerin ne seyyah ne de pilot yapmaya niyetli olduğunu, hatta ergen yaşlarda belki erkek sineklerin yanına gitmesini bile yasaklayabileceğini nereden bileyim. Tabii bu, asıl olaydan önce...
Bana mendil satmak için ekstra yanıma gelen tıfıl cengaverlerden iki kuzen, hiç böyle bakışlara neden olmazlar. Hatta onlar masama oturup gazoz bile içerler, babalarını amcalarını tanırım. Gençler masama gelip nasıl dil öğrenebileceklerini sorarlar, onlara kitap hediye ederim -okunmuş kitapları kütüphanede tutma adetine yıllar önce son verdim. Böyle şetlerden birilerinin rahatsız olduğunu hiç görmedim. Bu birilerinin her zaman hoşuna gider. Ama bazen o bakışlar...
Bazı tipler öyle bakar ki, buna eskiler "Nazar" derler ve yoğun düşünce ile birlikte, baktığı kişinin ayağını takabilir, baktığı kişinin eliyle onun çayını devirebilir falan. Böyle bakanları sevmem. Sevgisizlik bir defisit/eksiklik biçimidir ve insanların hayatlarında az sevgi görmeleriyle ilgilidir -en azından bence böyle olsun. Kısacası, insanlara iyi ve güler yüzlü olmak, onları sevmek iyidir, o insanlara da iyi gelir, sevgiyi verene de...
Ayaküstü sohbetlerimden biri de, bir kasiyer kız. Ben gazete alırken, "Abi"yle başlayan bir laf atar ortaya ve devamını ben getiririm, güleriz. Ona iltifat da ederim elbette. Bir kere güzel bir kız olmamasına rağmen o kadar içten gülebiliyor ki, es geçmek mümkün değil. İşte o gün, "Başörtünün pembesiyle tırnak rengin aynı" dedim, her zamanki gibi gülüverdi. Bunu bekliyordu zaten, zira o da biraz önce "Başörtümü yeni aldım" demişti. İnce parmaklarını tuşların üzerinde şıpınişi gezdirip, gazete tomarımın fiyatını istedi. Biz gülerken hemen yanımda duran bir kadın bana, "Ben bu kızı çok severim" dedi. 'Ben de severim, çok neşeli biridir" diyecektim ama, muhafazakar mahallede bunun ters kaçabileceğini düşünerek, "Evet o çok neşeli" dedim ve o an kadının ciddiyetinin farkına vardım. Elli yaşlarında sıkı sıkıya başötrülü, göz altları kara, gözleri çakmak çakmak biriydi. Ağzını çarpıtarak gülmeye çalıştı. Evet, gülmekle sorunu vardı. "Ben bu kızı severim. Ona birşey yapan beni karşısında bulur" dedi. Ben, biz gülerken bu lafı "kelalaka" diye sınıflandırdığım anda, üçüncü laf geldi: "Ona sen birşey yaparsan, senin de karşına dikilirim..."
Ben orada bir an buz kalıbı gibi dondum. Kıza ne yaparsam? Ne?..
Kasadaki kız da dondu ve gülen yüzü bir anda soğuk bir kasiyere dönüştü. Ben kendimi o an iftira ile "Tecavüzcü Coşkun" ilan edilmiş biri olarak kasanın başında kalakaldım. Fazla uzun kaldığımı sanmıyorum ama bana birkaç saat gibi geldi. Karın sonra kıza birşeyler söyledi, galiba şakalaşmaya çalışıyordu. Kız zorla, o kadın gibi çarpık bir yüzle gülmek taklidi yaptı. Cadaloz, kızı çirkinleştirmişti! Bu aşağılık yaratık, kötü bir cadı gibi, dokunduğu, baktığı, düşündüğü herşeyi pisliğe çeviriyordu...
Gerçekten suç işlemiş, kendimi kıza sarkıntılık etmiş biri gibi hissettiğimden, kızın yüzüne bakamadım. Yapmadığım, aklıma bile getirmediğim bir şey için utandım. Kadının zehiri öyle etkiliydi ki, yıllardır şakalaştığım, mahalleden tanıdığım kız da yüzüme bakamadı. Belki o da kendini "zina yaparken yakalanmış biri" gibi falan hissediyordu.
Kadın kıza "Allah"lı birşeyler söyledi, kızdan soğuk "Allah"lı bir takım cevaplar aldı ve ben gazete tomarımla oradan ayrıldım. Şimdi masama gelen gençlerle, çocuklarla konuşurken, haala bu aşağılık kadının şırınga ettiği zehirin kalan son zerrelerini de içimden atmaya çalışıyorum. Bu konuda etrafımdaki herkesin çok yardımcı olduğunu söylemeliyim. İnsanlar hiç de fesat değiller -ve bunu bilmek gerçekten güzel...
Türkiye'nin bu dinbaz zehri bedeninden kusup, sular sellerle yunup yıkayacağından eminim...
...
İşte tam bunları yazmıştım ki Ağustos ortasında anlık sıkı bir fırtına çıktı ve ardından bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sahil, son zerresine kadar ıslanmış durumda. Yağmur, denizi bile yıkadı! Herkes kapalı mekanlara kaçıştı...
Çil yavrusu gibi kaçışanları seyrediyorum...
Ama o kızla yeniden eskisi gibi şakalaşıp gülebilir miyiz bilmiyorum...

Çalgı Çengi...

Murat Cemcir...
Yeni öğrendiğim ve sevdiğim bir isim...
"İşler Güçler" diye başarılı bir dizide de oynamış...
Türk Sinamasının yükselişi ile sevinçten kanatlananlardan biri de benim. Fatih Akın'ın filmlerini Semih Kaplanoğlu'nu ve tabii Nuri Bilge Ceylan'ı anmamak olabilir mi? Ama Gezi Hareketi gibi, hiciv/mizah ustası Türklerin mizahı, daha dikkat çekicidir. Açıkcası genellikle "ilkel" bulunan ama benim (ve Japon Kültür ateşesinin) çok beğendiği Kemal Sunal, Şener Şen filmlerinin ardından Yılmaz Erdoğan'ın "Vizontele"sinden bu yana ince (veya kaba!) mizah alanında taşların yerine hala oturmadığını düşünüyorum. Cem Yılmaz'ın tek kişilik kabere kalitesinin ötesine pek gidememesi, Şahan Gökbakar'ın banal sineması, mizah alanındaki açığın olduğu gibi yerinde durmasını sağlıyor...
Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar'da çok bariz görülen "zayıf hikaye" ve derinlikten yoksunluk fenomeni, umutlanarak seyrettiğim "Çalgı çengi" filmine de hakim malesef (hatta Türk romanına da hakim!).
Selçuk Aydemir'in yazıp yönettiği filmde beni en çok sevindiren ve umutlandıran, bu kadar düşük bütçeyle çekilmiş bir komedi filminin, bu kadar iyi piyasa yapması, bildik bir kuralı pekiştirmesi: Dünyada bir tek Türkler ve Hintliler, ithal (Amerikan) filmlerinden daha çok, kendi filmlerini izlerler...
Ama bu kuralın hakkını verip, daha iyi filmler çekilse olmaz mı?
Türkiye, bu çok önemli özelliğini neden desteklemez, Film sektörüne neden destek olmaz? Bu soruları haybeye sorduğumun farkındayım, ama Türkiye'de nihayet kültür politikası yapmak zorunda olanların yakında bir zaman, Türklerin bu özelliğinin öneminin hakkını verecek yöneticilerin de olacağına olan inancım tam.
"Çalgı Çengi", Murat Cemcir'in bir aktör olarak göz doldurduğu zayıf bir film. Konu yetersiz, görüntüler kısıtlı, espriler 1980'lerin "köyden indim şehire" tipi lehçe üzerine kurulu. Filmin bu kadar tutmasını ben, mizah sinemasındaki boşluğa bağlıyorum. Bu alanda giderek daha da zayıflayacak bir Cem Yılmaz ve benzerleri olduğu müddetçe, yenilikler ses getirecektir -vasat bile olsalar!
Türkler gibi zengin mizah sahibi bir halkın dünya çapında uçuşa geçmesi, yasakçılığın ve otosansürün ortadan kalkacağı yakın dönemde yaşanacak gibi görünüyor -ama iyi donanımlı film yapımcıları, yönetmenler ve öyuncuların sahne alması koşuluyla. Olmayan Cem Yılmaz derinliğiyle bu zor...

Elektrik...

Hayatımda duyduğum ilk elektrik çarpması olayı, çocukken bizim mahallede bir elektrik işçisinin direklerin tepesinde arayıp bulduğu, kaderiyle ilgili bir olaydı. Adam resmen öldü. Sonra olayın ille de ölümcül olmadığını amcamdan öğrendim. O, elinden her iş gelen, İngiliz anahtarı ve kontak anahtarı sahibi, elektrikle bu tip oyunlar oynayabilen tek kişiydi ailede. Açıkçası elektrik hakkında cidden düşündüğümü hiç hatırlamıyorum, elektrik mühendislerine falan da bir tür, tımarhane şaltercisi gözüyle baktığım oldu. Filmlerde delileri yatağa bağlarlar ve verirler elektriği, mesela Milos Forman'ın muazzam filmi "Guguk Kuşu"nda (One Flew Ower the Cuckoo's Nest) böyledir. Jack Nicholson'a şalteri indiren -bence olsa olsa elektrik mühendisi olabilirdi. Elektronik mühendisi ise, elektriğin sofistike, led ışıklı yanar-döner cinsiyle ilgilenen tiplere deniyordu.
Elektriğin bugün ne ifade ettiğini, yanılmıyorsam Nürnberg'de Avrupalı entelektüel dostlarla bir sohbet sırasında farkına vardım. Konumuz kapitalist yaşam biçiminin nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğuydu ve bugün insanlığın yüzde 60'dan fazlasını barındıran şehirlerde hayatın, elektriksiz mümkün olmadığını orada ilk kez derinlemesine anladım sanıyorum. Teorik olarak birçok şeyi biliyorsunuzdur, ama birşeyi anlayıp kişisel bilginiz haline getirmeniz her zaman mümkün olmaz. Hayatınızda teorik kalan şeylerin çoğu da unutulmak üzere aklınızın tozlu raflarına konur ve bir gün oradan uçar. Bizim konuştuğumuz konu, en önemli yeme/içme/barınma ve şehirli hayat kalitesinin elektriksiz olamayacağıydı. Bugün temel ihtiyaç malzemelerini satan ve depolayan alışveriş merkezi gibi yerler, sadece iki maddeyle işliyor: Her sokak arasına kadar girebilen araçların kullandığı benzin ve buzdolaplarını çalıştıran elektrik. Biz bunları konuşurken, -açıkçası internet daha pek önemli değildi, iPad icad edilmemişti, blogum ve twitter hesabım da yoktu. Şimdi elektrik, tabletlerden cep telefonlarına kadar kişiselleşmiş aletler de değildi, elektrik üzerinden Twitter'dan yeni dostlar edinmemiştim, elektrik günlük hayatımıza bu kadar derinlemesine girmemişti...
Geçen yıl Güneş'teki patlamaların dünyada elektrik kesintilerine neden olabildiği konusunu araştırıp dünyadan örnekler bulurken, kimsenin önemsemedği ve ilelebet kesintisiz sürecek sandığı elektriğin, sahiden gitmesi halinde, insanları sadece günlük yaşamları bakımından değil, duygusal açıdan da fena etkileyebileceğini düşündüm. Mesela benim hiç görmediğim, ama her gün Twittlerini okuduğum çok sayıda dostum var. Yalnız yaşamanın, giderek daha geniş kitleleri kapsadığı, milli sınırların anlamsızlaştığı, Almanya'dan İtalya'dan Japonya'ya bir dakikada sohbet kurup haberleşebildiğiniz bir dünyada, elektriğin çok daha önemli hale geldiğini, aynı ölçüde dünyanın da çok kırılgan bir yer haline geldiğini anladıkça, şalterlerle ilgilenen uzmanları önemsiyorsunuz. İşte bu ahval ve şerait dairesinde, konuya kafa yormayı da sürdürüyorsunuz. Bu konuda kapı gibi bir roman yazılmamış olsaydı, konuya hiç girmeyecektim. Hannah Dübgen'in dtv yayınlarından çıkan "Strom" (Elektrik) adlı, yaklaşık üçyüz sayfalık romanı çıkmasaydı, daha önce bu kunuda yazdığım bir yazıyla yetinecektim, ama kitap harika. Bu kadar önemli bir konuyu roman formatında bu kadar iyi işlemek, elektriğin anlamını kafalara çivi gibi çakıyor. Elektrikler kesilirse, bir anda hemen yanınızdaki insanla tanışmak ve ona güvenmek zorunda kalabilirsiniz, zira sosyalliğin zirvelerinde dolaşırken tüm ilişkileriniz bir anda sıfırlanabilir. Ve inanın oluverir! Hayat bazen, filmlerden çok daha absürd...

Burkalı Batman, İslamcılara karşı...

"Bursalı" değil, "burkalı" Batman... Yanlış okumadınız...
Pakistan'da böyle bişiy var!
İlk duyduğumda ben de pek inanamadım...
Türkiye'de "Çarşaflı Batman İslamcılara karşı" diye birşey çıksa kıyamet kopar, kafası kendinden büyük bir sürü Müslüman aydın ateş ğüskürür, hatta Ahmet Hakan'a bile ters gelebilir olay!..
Şu sıralarda bir furya esiyor dünyada, o da İslamcılarla dalga geçme furyası. Furyayı başlatanlar mı?!..
Evet bildiniz!..
Gezi Gençliği...
İslamcıları ve yolsuz Müslüman politikacıları pataklayan burkalı genç öğretmen Jiya'nın maceralarını anlatan çizgi film dizisinin ilki 28 Temmuz 2013 günü Pakistan'da gösterildi ve muazzam destek buldu. Burkalı gezen ve dikkat çekmeyen bu genç kadın, birden İslamcıların beynine çöküyor ve çeşitli dövüş stilleriyle İslamcıları evire çevire dövüyor!
Fikir, Pakistan'ın ünlü pop şarkıcısı Haroon Rashid 'den. Çizen, Yousaf Ejaz. şimdilik 13 kısa hikayeden oluşan "Burka Avenger" dizisinin başarısını duysanız hayretten uçarsınız -ben şahsen sevindim. Rashid AFP ajansına, dizinin 60 ülke tarafından satın alınmak istendiğini ve bu konuda çalışmaların sürdüğünü söylemiş...
Dizideki burkalı genç kadın, kızların okullarını kapatıp kızları okula göndermeyen islamcıları pataklayıp, burkalı kadın olarak evinin yolunu tutuyor, tıpkı bir süper kahraman gibi, burkası pelerin gibi dalgalanıyor havalarda.
İslamcıların mizah özürlü olduğunu tüm dünyaya gösteren Gezi Gençliği, daha çimdiden bir sanat patlamasının da fitilini tutuşturmuş görünüyor. İslamcılara karşı mizah muhalefetinin, sanıldığından çok daha etkili olması bir yana, eskiden kimsenin hayal bile edemeyeceği şeyler yaşanıyor ve gençlik islamcıları eleştirmekle yetinmeyip onlara karşı ölçüsüz zeka ve espriyle karşılık veriyor. Gezi Gençliğinin izinden giden gençliğin dünyada İslamcılara karşı topyekün orantısız mizah uygulayacakları bir dönem mi geliyordur nedir?
"Burka Avenger"in çizeri Ejaz, küçükken Paştun ninesinin burkasını giyip Batmancılık oynadığını söyledi! Burkalı kız Jiya, "Allah yarattı" demiyor! Bu diyarların yazarlarına, çizerlerine, sanatçılarına duyrulur...
Elinizi korkak alıştırmayın!..
Pakistanlı gençlere bakın...

Ölü kuşun kaderi...

Ben aslında sinemaya gitmek istiyordum, İstanbul'da devrim oldu!
Erteledim...
Daha doğrusu sinemalar erteledi. 31 Mayıs gecesinden itibaren Beyoğlu'nda sinemalar boştu, hem de öyle böyle değil, tamamen boş...
Bu diyarın akıllı kedilerine ve sokak çocuklarına beleşe film göstermek gibi bir düşünce henüz tomurcuklanmadığından, filmler oynamadı, -hatta İstanbul'a bile gelmedi. Bir süre sonra afişleri de yok ettiler....
Benim Gore Verbinski'nin "Lone Ranger" filmine gitme isteğimin iki sivri "dürtü"sü vardı. Biri Johnny Depp, diğeri Walt Disney, -ikisini de çok severim...
Johnny Depp adlı aktörü ilk kez Frankfurt Garında kocaman bir afişin üzerinde görüp adına dikkat kesilmiştim, çünkü "Depp", birine Almanca ağız dolusu "salak" demenin en eğlenceli biçimidir! Tabii Johnny'nin bu anlamla uzaktan yakından bir ilgisi yok, o gerçekten iyi bir aktör. Disney, zaten malumunuz... Onun bu yazıdaki rolü, "Disney Stüdyoları"na adını vermek ve bu rolünü gayet iyi oynuyor!
Johhny Depp'in oynadığı çılgın kızılderili "Tonto", başının üzerinde ölü bir kuş taşıyor. Filmin ikinci yarısında, kuşun neden ölü ve neden baş tacı edildiğinin absürd hihayesi var elbette, ama bunu sinemaya gidip orada görmek gerek.
Verbinski, Depp'in baş rolünü oynadığı "Karayip Korsanları" dizisinin de rejisörü. Ve dünyada çok ilgi çeken bu eğlendirici film dizisinin ilkine, arayıştaki Disney Stüdyoları tarafından oldukça dikkatli yaklaşıldığı biliniyor. Disney Stüdyoları, altın çağını yaşadığı Miki, Donald ve ardından masal çizgi filmleri derken, en iyimser halimle ifade edebileceğim üzere, "hafif bir sarsıntı" geçirmişti. Verbinski, Karayip korsanı Jack Sparrow'u yaratarak, Disney'e kocaman bir hayat öpücüğü verdi -hatta buna Fransız öpücüğü bile diyebiliriz.
Bilmem izlediniz mi, çizgi film "Rango" da gene Johnny Depp'in seslendirdiği bukalemun kahramanıyla, Disney'e çizgi film konusunda bayrağı yükseltebileceği konusunda umut verdi, zira bu filmle rejisör Oscar aldı.
Benim burada dikkatimi çeken, çocukken faltaşı gibi açılmış gözlerle izlediğim Disney çizgi filmlerini artık çocukların bile izlemediği, Japonların -mesela Hayao Miyazaki ve onun önderliğindeki Ghibli Stüdyoları'nın ve tabii Pixar Stüdyoları'nın adeta tarih yazdığı bir dönemde, Disney'in yeniden yükselmesi gerçekten zordu. İşte Verbinski denen 49 yaşındaki adam bu zoru başardı. Disney filmleri, eğlenceli, neşeli, aile ve çocuklara hitab eden, şiddet ve korku katsayısı düşük olan filmler olmak zorunda. Disney bu noktada Verbinski'ye sonsuz kredi açmış vaziyette pupa yelken giderken, çeğrek milyar Dolar yatırdığı son Verbinski filmi "Lone Ranger", ikiyüz milyon zararla battı. Büyük şok.
Bu büyük "flop"u övmek amacıyla yazılan bu yazıda anlatılan şu aslında: Bu filmde galiba henüz pek görülmeyen şey, yeni  tür tam bir "ad absurdum" örneği olması ve mizah katsayısının sululuk seviyesine kadar yüksek tutulmasıdır. Yoksa hovboy şapkalı at, aptal kutsal at, en eski çizgi roman kahramanlarından bile absürd bir film kahramanı, komik... Ama inandırıcı değil. Verbinski, bu filmi çekerken kuşkusuz çok eğlenmiştir -hele o tren sahnesi bir harika, tabii çektiği şeyin bir film olduğunu bilerek. Verbinski, filmi seyredenlerin, kendilerini filmde kaybedip unutmaları gerektiğini, sinemaya biraz da bunun için gidildiğini unutup uçmuş. Bir filmde olduğunuzu, inandırıcılığı sorunlu sahnelerde ve esprilerde hatırlıyorsunuz, keyfiniz kaçıyor. Bazı sahneler çok teatral, bazı sahneler de eski kovboy filmlerinden kopya gibi duruyor, mesela Kızılderili saldırısı sahnesi John Ford'un "The Searchers" filmiyle çok yakın akraba. Demiryolu köprüsü sahnesinde de Sergio Leone'yi düşünmeden edemiyorsunuz. Film bir çizgi film olsaydı, belki daha başarılı olurdu. Bu arada, maskeli süvariyi oynayan Harvard'lı parlak çocuk formatındaki kişiyi anmaya, galiba gerek yok.
İstanbul devrimi Haziran ayını belirlemiş, muktedirleri haldır haldır ezerken, bu filmin "gelecek program" listesinden çıkarılıvermesine üzülürdüm, ama üzülmeye ne vaktim ne de gönlüm oldu. Sevinmeye programlanmış vaziyette, bu filmi de unuttum. Büyük beklentilerle gidip, buruk ayrıldım sinema salondan. Tonto'nun kuşu da canlandı, uçup gitti. Onca imkansız olaydan sonra kuşun canlanmasına da hiç bir şekilde şaşırmadım. Disney, büyük bir zarar pahasına, ortaya yeni bir film türü koymuş gibi. Şimdilik tutmadı. Aynı maya ileride tutar mı, onu da Nasreddin Hoca'ya sormalı -zira Gezi devrimi tutup, sınırsız ifade özgürlüğü bu topraklara bir yerleşirse, Hoca'nın sözünü sağır sultan dahil herkes dinler, Amerikalı çılgın kızılderililer bile!..