1937'de Beyoğlu'nda bir gece muhabbeti...

Aslında gecenin bir numaralı konusu, Amerika ve oradaki hayattı, ama Amerika'da piyasaya çıkar çıkmaz büyük ses getiren "Fareler ve insanlar" romanına geçilmiş, edebiyat muhabbeti başlamıştı. Prusyalı bir babanın oğlu John Steinbeck'in romanını başından sonuna yarım saatte bir güzel anlatan Fehmi Bey, sözlerini bitirince derin bir sessizlik oldu. Üzerinde tütün dumanının sis gibi salındığı ahşap masadaki beş bira bardağı, üçüncü kez tazelenmiş olmanın rehavetiyle yeniden havaya kaldırılıp tokuşturulmayı bekleyedursun, beş kişi arasında ve belki son yıllarda Beşiktaş'ta oturup da Londra üzerinden Amerikaya uçmuş tek kişi olan Fehmi, alkışlanmayı bekleyen sirk cambazları gibi iki yanındaki edebiyatçı arkadaşlarına baktı ve arkasına yaslanıp sağ eliyle bıyığını burdu. Fehmi, eski adamlar gibi, hatta Enver falan gibi bıyıklarını yukarıya kaldırmak için limon suyu bile kullanmaktaydı.
Son zamanda moda olan Hitler bıyığıyla Yahya Kemal'e benzemekten hoşnut Nazif Bey, başını gerdan kırar gibi yana eğerek, "İyi hikaye, ama biraz fazla bolşevik etkisi altında sanki" dedi. Ünlü şair gibi kiloluydu ve ciddiyeti asla elden bırakmazdı.
Karga burunlu fotör şapkalı Mehmet Bey, şapkasını baş parmağıyla geriye iterek, "Böyle bir romanı bu memlekette kimse basmaz" dedi. Fehmi neşeli bir kahkahayla, "Kaliforniya'da yasaklanma ihtimali var zaten, ama kimin umurunda. Kitap gerçekten iyi" deyip bıyıklarının ıslanmasına aldırmadan koca bir yudum aldı birasından. Mümtaz, bence biz de elaleme bakmayalım ve istediğimizi yazalım, sahici yazarlık da bunu gerektirmez mi?" diye ortaya bir soru atıp çekildi.
"Gerekir gerekmesine de, nerde o yazarlar, nerede o eserler?" deyip gülen Fehmi, sadece onun hissedebildiği kadar kayan protez cam gözünü şık bir hareketle göz boşluğunda düzeltti. Onun bu hareketine alışkın arkadaşları hiç oralı olmadan, övdüğü Kaliforniya şaraplarını damaklarında hissetmek adına biralarını yudumladılar. Zengin bir ailenin oğlu ve Türkiye'nin Amerikan büyükelçiliğinde katiplik yapmış olan Fehmi, Amerika'dan gelirken getirdiği bir sandık dolusu kitabı, daha gemide okumaya başladığını ve Doğu ekspresi Sirkeci garına ininceye kadar üç roman okuduğunu söyleyip, okuduğu romanları anlatmaktaydı.
Masadakiler, üçüncü bardakların son yudumlarını alırken, bir ara dört kişi birbirlerine bakıp "zamanı geldi" diyen ortak ifadenin güvencesiyle sustular. Pek konuşmayan Nizamettin, sinekkaydı traşlı yüzüne musallat olan sineği yeniden kovalayarak, "Fehmi, biz kararlaştırdığımız gibi bir edebiyat dergisi çıkarmak istiyoruz artık, Babıali'de eksikliği hissedilen bir şey, halk gazetelerdeki tefrika romanları deli gibi okuyor, bizim dergiyi de okur diyoruz" dedi.
Fehmi, biraz canının sıkıldığını belli etmemeye çalışarak, hafiften başını salladı ve Nizamettin'in sözünü bitirmesini bekledi.
"Amerika'ya son gidişinden önce burada toplanmıştık, hatırlarsın. Dönüşte senin pederden, dergi için başlangıç sermayesi ayarlayabileceğini söylemiştin. Dergide her hafta sen de kitap yazılarıyla katkıda bulunacaktın, eh malzemeyi getirmişsin. Başlangıç sıkıntısını atlattık mı tamamdır, gerisi gelir, dergi tutar. Eminiz." Nizamettin masaya doğru eğilerek, "değil mi Mehmetciğim?" dedi.
Mehmet, uzun bir cevap verip Nizamettin'in kurduğu ciddi atmosfere halel getirmemek adına, sadece "Evet evet" deyip somurduğu sigarasının dumanı ardına saklandı.
Fehmi, bu konuyu çabucak kapatıp Amerika maceralarını anlatmaya devam edebilmenin şevkiyle, "Valla şimdilik biraz zor, ama bir fırsatını bulursam pederle konuşmayı denerim" deyip, uzun bacaklı Amerikalı afetler konusuna geçti.
Fehmi'nin ipe un sermekte olduğunu anlayıp ilk tepkiyi veren, Mümtaz Bey oldu. Fehmi'nin bir Amerikalı sarışını nasıl tavladığını anlattığı sırada, "Fehmi, senin bir göz eksiğin olsa da, kimse anlayamıyor, inan" dedi. Fehmi bir kahkaha daha atıp, "sevecen bir bakış insanı sempatik yapıyor mirim, karşı tarafın da ilgi varsa..."
Mehmet, sigarasından bir nefes daha çekti ve başını kaldırıp ağzını hafif açarak, "Senin hangi gözün camdı?" diye sordu. Bunu söylerken sigara dumanı ağzından, rüzgardaki mangal ateşi gibi savrularak çıkmıştı.
Fehmi Bey, başparmaklarını pantolon askısına takarak arkasına yaslandı ve "Sağ gözüm" deyip sırıttı.
Mehmet, "Hah işte" dedi. "O gözün daha sempatik ve daha anlamlı bakıyor."
Denize düşen Fehmi, önündeki bira bardağına sarılırken, dört arkadaşı da birer kahkahayla geceyi onurlandırdılar ve bardaklarını son kez tokuşturup sağlığa kadeh kaldırdılar. Fehmi Beyle son kez...

Tanıyamamak...

Bir insan bedeninin her yedi ila on yıl arasında tüm hücrelerinin yenilendiği söylenir. Ama bazı organların kendi kendini yenilemesi biraz daha uzun sürer. Yanılmıyorsam bağırsaklar kendilerini onaltı yılda tamamen yenilemiş oluyorlar. Beyin hücrelerinin kendilerini yenilemediği söylenirdi, bunun da tam doğru olmayıp bir tür hurafe olduğu ortaya çıktı. Kısacası her insan, en fazla yirmi yılda bir, daha önceki yirmi yıllık bedeninden neredeyse tamamen farklı bir beden taşıyor. Burada "Taşıyor" sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü biz kendimize, "Yaw ben gene aynıyım işte" diyoruz, güya değişmiyoruz, "Sadece biraz daha yaşlandım o kadar" diyoruz. E öyle değil işte...
İnsanların fikirleri, kısmen karakterleri, dünyaya bakışları da değişiyor, ama biz kendimizi hala "aynı kendimiz" saydığımızdan, bu değişiklikleri ya görmüyoruz, ya da farkına varabildiklerimizi -kendimizce- doğal bir proses sayıyoruz...
Geçenlerde Avrupalı bir arkadaşım önüme bir fotoraf koydu ve sordu: "Bu kim?" Açıkçası hemen kestirip attım, "Tanımıyorum" dedim. "İyi bak, tanımıyor olamazsın" deyince, gide-gele birkaç dakika dikizleyip, "Cık" dedim. tanıdığım hiç kimseye uzaktan-yakından benzemiyordu...
Sonra bana bir ad söyledi...
Son on yıldır, ya da şöyle, "bedenimi tamamen yenilediğim son 20 yıl zarfında" birini tanıyamamak konusunda kendi kendime bu kadar şaşmamıştım. Resmine baktığım kişi, altı yıl boyunca içtiğim su ayrı gitmeyen Avrupalı bir arkadaşımdı ve kendisiyle en son yedi-sekiz yıl önce uzak bir yerde, başka bir kıtada buluşmuştuk ve o dönemden sonra haberleşmelerimiz azalmış, son birkaç yıldır da tamamen durmuştu...
Ben resimde, tanıdığım dostumu ararken, allak-bullak bir vaziyette, bağımızın kopma nedenlerini de düşündüm ve vardığım sonuç, ancak böyle anlarda idrak edilebilecek cinstendi: Değişmiştik -hem de nasıl...
İnsanlar değişince, değişmeden önceki bedenlerinden değil sadece, o süreçteki atmosferlerinden de ayrılıyorlar. İlgi alanlarından düşünce biçimlerine, yaşadığınız yerden dostlarınıza kadar bir dizi değişim de o bedensel değişimi izliyor. Hayat biraz da böyle birşey zaten. Ben onun resminde yarım saat boyunca tanıdığım kişiyi aradım. Sadece gözleri ve burnu dostumunkilere benziyordu. Son dönemde fikren ayrıldığımızı, anlaşamadığımızı biliyordum, ama bir insanın bedenen de bu kadar değişebileceğini hiç düşünmemiştim...
Yıllar sonra beni telefonla aradı...
Fikir ayrılıklarının ve farklı insanlar haline gelmenin bir öneminin kalmadığı yerde buluştuk: Seslerimizde...
"Bir insan ne kadar değişirse değişsin, iki şeyi pek değişmez: Sesi ve hareket etme biçimi". Bunlar da onun sözleri. Ben telefonda ona, ne kadar değişmiş olduğunu "anlata anlata bitiremedim", o da bana, benim tanımadığım Güney Afrikalı bir dostunu havaalanında, davranış biçiminden nasıl tanıdığını anlattı. "Yoksa tanımam mümkün değildi, adam tamamen değişmişti" dedi!..
Şimdi, yeniden alışma faslı. Ve yalnız telefonla görüşüyoruz. Ben de "değişmediğim" konusunda umutsuzca kanıt sunmak ister gibi telefonda ona "Türkiye'nin berbat siyasi durumu"nu falan anlatıyorum. Eh, değişmeyen şeylerden biri de bu! Yani!..

Bir kaçış ve tesadüf hikayesi...

Tüm kaçışlar, aslında az veya çok kendinden ve dayatan gerçeklerden kaçıştır. Hayatınızın bir yerinde, eğer göründüğünüz ile olduğunuz haliniz arasında bir kopuş yaşarsanız, ya onunla yüzleşir ya da ondan kaçarsanız. İnsanlar kaçmaya yatkındır, zira hesaba çekilmek, hesap vermek, ne kadar haklı olursanız olun bir yerde can sıkıcıdır ve sıkıntıya gelemeyenler genellikle kaçar...
1980'li yıllarda Türkiye'yi terkedip yutdışında iltica edecek ülke arayanlar da böyleydi. Sonra onların sahiden kaçmak zorunda kalanları, bulundukları ülkelere iltica ettiler. Yunan adalarına gelip Türk sahillerini seyrederken Uzo içip aşlayan ve saz çalanlar da çoktu ve hiçbiri, yaşadığı sürgünü haketmemişti, tamamına yakını sadece fikirleri yüzünden cezalandırılmışlardı. Ama bir de, yaptığı haksızlıklar ve yolsuzluklar nedeniyle içinde bir an bile durmadan rahatsızlık veren kurtçuklarla yaşayanlar da var. Hiç bir gerçek hukuk devletine sığınamayacak ve ancak parayla doymak bilmez birilerini satın alabildiği ölçüde -bir süreliğine- kaçabilecek olanlar...
Dünyanın henüz bugünkü kadar küçük olmadığı günlerde, aykırı mizah anlayışıyla ünlü İngiliz yazar Noel Coward, Londra'da oturan yirmi ünlü kişiye, içeriği aynı olan yirmi mektup yazmış ve acil postayla göndermiş. Mektupta aşağı yukarı şöyle bir cümle varmış: "Her şey ortaya çıktı, henüz kaçabilecekken kaç."
Ne olmuş dersiniz? O yirmi kişi de şehri aniden terketmişler...
Bugün Türkiye'nin haline bakarak, o yirmi kişinin kaçmak yerine, mektubu yazan yazarı yakalatıp -şakaymış falan demeden- en derin zindanlardan birine attırabileceklerini tahmin edebiliyoruz, ama sahiden de hep böyle mi olur, yani Türkiye'deki gibi dünya tersine mi işler? Hiç sanmıyorum. Zira tesadüfler, hiç ummadığınız bir biçimde işleyip, olağanüstü zamanların olağan zamanlara dönmesini sağlayıp, rahata alışmışlar için yeni bir kaçaklar dalgasına yol açabilir. Avustralya'da yün fiyatlarının yüzde seksen artacağını öğrenip asrının vurgununu vuran adamın hikayesini biliyor musunuz?
Evsiz barksız bir adam 1870 yılında Sydney'de limanda oltasıyla bir köpek balığı yakalıyor ve balığın midesinde bulduğu gazeteyi okuyup, şehrin yün tüccarlarından birine gidiyor ve bir iş öneriyor:
"Güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgilere göre yün fiyatları yüzde 80 artacak. kara yarı yarıya ortak olursak, size kanıt sunarım." Tüccar razı oluyor, anlaşmayı yapıyorlar ve adam, köpek balığının midesinden çıkarttığı gazete parçasını gösteriyor.
"Bu gazete, Sydney'e bir hafta sonra gelecek olan gazete. Köpekbalıkları gemilerden çok daha hızlı yüzerler. Gazetede, Fransa'nın Prusya'ya savaş ilan ettiği yazıyor. Gazete, bir asker paltosu parçasının cebinde, köpekbalığının cebindeydi. Yani çok sayıda üniforma ve asker paltosuna gerek duyulacak, yüklü miktarda yün teslimatını en hızlı yapabilecek yer de Avustralya."
Kendi gerçeğinden kaçıp limana sığınmış olan bu evsiz barksız adam bir anda zengin olmuş, ama Avustralya da hızlı haberleşmenin önemini kavrayıp bir yıl sonra Asya kıtasına telgraf telleriyle bağlanmış. Şimdi internetle herkes birbirine bağlı, dünyanın herhangi bir yerinde olan önemli bir olayı anında öğrenmek mümkün. O yüzden kaçmak da eskisi kadar kolay değil, pek anlamlı da değil. Kaçtığınız gerçek, her zaman bir tık ötenizde...

Adalar vapuru birinci mevkide iki kişi...

1930'lu yılların başı, iki yaşlı adam Adalar vapurunda birinci mevkide aynı yuvarlak masanın kenarına ilişmiş, sohbet ediyorlar. Bembeyaz sakallı Rum tüccar, bir sessizlik anında az şekerli kahvesini höpürdetirken, kolalı dik yakalı papaz da yuvarlak masanın üzerinde duran Cumhuriyet gazetesine bir göz gezdiriyor, sonra yakın gözlüklerinin üzerinden tüccara dik dik bakıyor. Prens adalarının ilki Kınalıada'ya yanaşmalarına daha bir saate yakın zaman var. Sohbet konusu tıkanmış, ilerlememekte.
Tüccar, yeleğinin cebinden çıkardığı köstekli saatinin kapağını açarken, papaza hiç bakmadan, "Hayır, ben hayaletlere inanmıyorum" diyor. Bu sözü değişik versiyonlarda üçüncü kez tekrarladığından, aslında sohbet birmiş de sayılabilir, ama papaz pes etmek istememiyor. Akşam vapuru neredeyse tamamen boş, etrafta yeni bir sohbet başlatmaya değecek bir birinci mevki sakini de görünmüyor.
Papaz, koltuğuna yaslanıp, sivri sakalıyla tüccarı hedef alarak başını kaldırıp, "Ama bir hayalet görseydiniz inanırdınız değil mi mirim?" diye alaycı bir ifadeyle sorar. Gülümserken yüzündeki kırışıklar onu olmak istemeyeceği kadar muzip göstermiştir. Toparlanıp ciddileşir.
"Hayır" der tüccar. "Görseydim de, onun sadece bir hayal olduğunu bilirdim."
Papaz, sivri bir bıçakla dürtülmüş gibi ani bir hareketle masaya yaklaşır ve tüccara öfkeyle sırıtarak  tehditkar bir tonda, "Eh o zaman inanacaksın demektir dostum, çünkü ben bir hayaletim" der.
Tüccar, saatini yeleğinin cebine sokuşturup önündeki kahvesinden bir yudum alırken, fincanın üzerinden de karşısında oturan papazı süzer. İşte o sırada papaz, tüccarın gözünün önünde sigara dumanı gibi saydamlaşıp dağılır ve uçup gider, kaybolur.
Fincan elinde öylece kalakalan tüccar, son yudumunu almadan kahvesini masaya bırakır ve etrafına kuşkulu gözlerle bakınır, birinci mevki neredeyse boştur. İkinci mevkiyle aralarındaki süt rengi buzlu camın ardından geçen bir iki gölge ve birinci mevkinin kanepelerinden birinde başı önüne düşmüş uyuklayan şişman bir memur dışında kimseleri göremez. Beyaz peşkirli garson da, birinci mevkinin büfesinde kendi işiyle meşguldür, Devlet Deniz Yolları'nın Paşabahçeye yaptırdığı kahve fincanlarını silip parlatmaktadır.
Tüccar, beyaz sakalını sıvazlayıp, vapura binmeden önce bir alacaklısıyla yaptığı rahatsız edici tartışmanın onu kötü etkilediğini düşünür ve tabakasından yassı bir sigara çıkarıp yakar, arkasına yaslanır. Kendi duyabileceği bir sesle, adeta fısıldayarak, "Zaten hayaldi" der. "Sadece hayaldi."